Şangay Günlükleri | Sibel Mayo

Şubat 24, 2026

Şangay Günlükleri | Sibel Mayo

22 Ocak 2026. Londra Heathrow Havalimanı’ndayım. Yeni yılın ilk seyahatine hazırım. Uçuşuma birkaç saat daha var. İçimde tanıdık ama bu kez daha yoğun bir şey var. Kıpır kıpır hissediyorum. Yolculuk öncesi heyecan hep olur. Ama bu başka.

Çin…Hep uzak. Hep yabancı. Hep “başka”.

Zihnimdeki Çin…Wuhan. Canlı hayvan pazarı. Islak zemin. Buhar. Kaos. Dünyayı altüst eden virüsün sıfır noktası. Pandemi görüntüleri. Telefonlara zorunlu yüklenen uygulamalar. Her adımın takip edilmesi. Sağlık kodları. Bir devletin vatandaşı değil; bir sistemin hücresi gibi yaşayan insanlar. Kontrolün zirveye çıktığı ülke.

Ve tabii o kelime: “sweatshop” Küçücük atölyeler. Karın tokluğuna çalışan eller. Dünyanın ucuz tişörtlerini diken gölgeler.

Çin zihnimde bir üretim makinesi. Yüzü olmayan, sesi olmayan, devasa bir makine.

Peki şimdi ben nereye gidiyorum? Bir ülkeye mi, yoksa kendi zihnimde inşa ettiğim bir korkuya mı?

Ağın Dışında

13 saatlik uçuşun ardından Şanghay havalimanına iniyorum. Uçaktan çıkan yolcuların içinde Çinli olmayan üç beş kişiden biriyim. Dünyanın en kalabalık şehirlerinden birine girmek üzereyim.

Otele gitmek ayrı bir macera. Burada para geçmiyor. Sadece kâğıt para değil; alışkanlıklarımın hiçbiri kullanımda değil. Evdeyken telefona yüklediğim dijital cüzdanı açıyorum. QR kod. Bir kare. Bir ışık. Bir bip sesi. İşlemler burada hep bu karenin içinde olup bitiyor. Ya beceremezsem? Ya uygulama çalışmazsa? Ya sistem beni tanımazsa?

Kimse tek kelime İngilizce konuşmuyor. Yıllarca “küresel dil” diye öğretilen şey burada işe yaramıyor. Onların çeviri programını indirdim. Ekranın en başına koydum. Bir tür dijital koltuk değneği. WhatsApp yok. Google Maps yok. Tanıdık ikonlar yok. Dünyayla aramdaki bağ sandığım şeylerin aslında sadece Batı’ya ait küçük konfor adacıkları olduğunu fark ediyorum.

Becerdim. Otelimin dibine kadar gidecek metroya binmeyi başardım. Biraz rahatladım. Yalnızım. Gerçek yolculuklar yalnız yapılır, bilirsiniz siz de. Bilmiyorsanız, hiç yalnız seyahat etmemişsinizdir. Yol bir saat sürecek. Aslında şehir merkezine sekiz dakikada giden bir hızlı tren de var, ama o “hız”la varmak istemiyorum gideceğim yere. Biraz sakinleşmem lazım. Biraz gözüm alışmalı. Zihnimin demirbaşlarını geride bırakmalıyım. Bir şehre düşmekle, bir şehre yavaşça sızmak arasındaki farkı öğrenmem yıllarımı aldı. Ama artık biliyorum.

Zihnimdeki Çin kaotikti. Kalabalık ve kirliydi. Oysa metro camları parlıyor. Zemin lekesiz. İnsanlar sessiz. Kimse bağırmıyor, itişmiyor. Düzen, görünmez bir el gibi her yere dağılmış.

Metroda indiğim duraktan otelime yürüyorum. Telefonlar tam anlamıyla kolların uzantısı gibi burada. Parmaklar hep çalışıyor. Başlar hep önde. Dümdüz bakan neredeyse kimse yok. Yine de kimse kimseye çarpmıyor. Göz teması yok, ama çarpışma da yok. Sanki herkes görünmez bir koordinat sistemine bağlı. Bedenler farkında olmaksızın uyum içinde salınıyor.

Yol kenarları bisikletle dolu. Sadece iki tip bisiklet var: sarı ve mavi. Anonim bisikletler. Markasız, sahipsiz gibi, ama herkesin. Birine yaklaşıyorum. QR kod. Yine bir kare. Yine bir bip sesi.

Işığın Koreografisi

Akşam oldu. Bund’a gideceğim. Nehir kenarına. Şangay’ın simgesi, Oriental Pearl Tower’ın sağında solunda yükselen gökdelenlerle birlikte hep ışıl ışıl görünen yere.

Fotoğraflarda şehir hep parlak. Nehir kıyısına yaklaştıkça kalabalık artıyor, ama gürültü yok.  Herkes aynı manzaraya bakıyor. Işıklar nehre vuruyor. Gökdelenler neredeyse gerçek değil. Bir mimari simülasyon gibi. Binalar birbirinden ayrılmıyor, isimler önemli değil, birlikte bir fon oluşturmak üzere dizilmişler gibi. Işıklar sırayla yanıyor, renkleri değişiyor. Bir şehir süslenip püslenmiş, sürmüş sürüştürmüş kendini sergiliyor. Nehrin yüzeyi bile bu koreografinin parçası. Nehrin karşı kıyısında yükselen gökdelenlerin kesintisiz ışığına büyülenmiş gibi bakıyorum. Elektrik sonsuz bir kaynak gibi. Tüm şehrin karanlıkta bu derece parladığı bir yeri ilk kez görüyorum. Belki de Batı’nın korktuğu şey, bu ışık. Bu, kendi gösterisini kurmuş farklı bir medeniyetin ışığı.

Yavaşça kalabalığın içinden ayrılıyorum. Bu şehirde kaybolmak beni korkutmuyor.

Gündelik Hayatın Sahnesi

Ertesi gün.

Burada insanlar fotoğraf çekmeye de çektirmeye de bayılıyor.

Sadece gençler değil. Altmış-yetmiş yaşındakiler bile. Bir parkta duruyorum. Bir kadın, muhtemelen emekli, kırmızı bir şal takmış. Yanında tripod. Bir adam açı arıyor. Kadın duruyor, dönüyor, elini kaldırıyor. Gülümsemiyor hemen, bekliyor. Bir fotoğraf için on dakika geçiyor, acele etmiyorlar. Bu bir “çek geç” kültürü değil. Fotoğrafa emek veriliyor, zaman ayrılıyor. Poz çalışılıyor. Herkes sanki profesyonel bir moda çekimindeymiş gibi.

Bir çift nehir kenarında defalarca yer değiştiriyor. Arkadaki gökdelen tam hizaya gelsin diye. Gülüşleri uzun sürüyor. Poz bitince dağılmıyorlar hemen. Birlikte ekrana bakıyorlar. Yeniden deniyorlar.

Çocuksu haller hiç saklanmıyor, utanılmıyor onlardan. Çantaların kenarından peluş pandalar sarkıyor.

Biraz ileride bir sokak satıcısı var. Kâğıt bardakta sıcak bir şey satıyor. Buhar yükseliyor.
Bir genç kız, satıcının önünde duruyor. Bardağı alıyor. Ama içmiyor, önce arkadaşına uzatıyor telefonu. Işığa göre yer değiştiriyor. Buharın yüzünü tam örtmediği bir açı arıyor.

Bir yudumluk sıcak içeceğin bile bir sahnesi var burada.

Hikayesini Kaybeden Logo

Yavaş yavaş şaşkınlığımdan sıyrılıyorum. İlk günün tedirginliği yok artık. Telefonu daha az kontrol ediyorum. QR kod görünce paniklemiyorum.

Metrodayım yine. Karşımda oturan genç bir kızın üzerinde Louis Vuitton deseni var. Çantasında değil. Pijamasında. Üzerine bir kaban almış. Lastikli, sıradan bir pijama. Yanındaki çocuğun montunun astarında Hermès atları dolaşıyor. Bir başkasının ceketinde Chanel logosu.

Kimse üzerindekine özel bir anlam yüklemiyor gibi. Ne gösteriş var ne saklama çabası. Bu kullanımda ironi de yok, meydan okuma da. Sadece rahatlık. Aklıma Byung-Chul Han geliyor. Batı’nın bireysellik ve özgünlük takıntısına karşılık, Çin’in taklit ile kurduğu daha pragmatik ilişki. Batı “kopya” yı ahlaki bir düşüş olarak okurken, Çin’de kopya çoğu zaman ustalığın bir aşaması. Orijinalin karşıtı değil; devamı. Batı için marka bir anlatı. Burada ise daha çok bir malzeme gibi. “orijinal” kutsanmıyor. Batı’da nesnenin değeri, biricikliğiyle şişer, ona bir hikaye yazılır ve bu hikaye fiyatının içine eklenir. Bekleme listeleri, sınırlı üretimler, atölye mitleri… Aura korunur. Ya da korunuyormuş gibi yapılır.

Ellerine bakıyorum insanların. Dünya üzerinde dolaşan pek çok nesne bir aşamada bu ellere değmiş. Kesilmiş, dikilmiş, paketlenmiş, taşınmış. O ellerin logoya mesafesi Paris’teki bir tüketicinin mesafesiyle aynı olabilir mi?

Metro karanlığa giriyor. Bir an için vitrinlerin ışığı sönüyor zihnimde.

Geriye desen kalıyor.

Ve desen, hikâyesini kaybettiğinde hafifliyor.

Gösteri ve Sessizlik

Akşam bir müzikale gidiyorum. Şehrin bir ucunda. Devasa bir salon. İçeri girer girmez ölçeğin büyüklüğü çarpıyor yüzüme. Sahne neredeyse ufuk çizgisi gibi uzanıyor. Dekorlar kat kat. Işıklar yalnızca sahneden değil, tavandan, duvarlardan, koltuk aralarından akıyor. Oyuncular yüzlerce. Bir sahne bitmeden diğeri başlıyor. Kostümler, danslar, koreografi…

Her sahnede çılgınca alkışlamak istiyorum. Elim havada kalıyor. Kimse alkışlamıyor. Yüzlere bakıyorum. Büyük bir hayranlık ifadesi de yok. Telefon ışıkları bile sınırlı. Gösteri büyüdükçe salon daha da sakinleşiyor gibi.

Bir an duruyorum. Ben mi fazla etkileniyorum? Yoksa bu ölçekte bir gösteri burada olağan mı? Coşkuları mı yok diyorum içimden. Heyecanları mı eksik?

Günlerdir gördüğüm her şey büyük: gökdelenler, ışık gösterileri, dijital ekranlar, alışveriş merkezleri, her binanın önünde kuryelerin dağıttığı yüzlerce irili ufaklı kargo paketleri.  

Gösteri burada istisna değil; norm. Devasa olan hiçbir şey onları şaşırtmıyor.

Paris’te vitrin camının arkasında duran çantayı hatırlıyorum. Eldivenli elleri. Kontrollü mesafeyi. Orada kutsallık, mesafeyle üretiliyordu. Burada o mesafe yok. Logo tenle temas ediyor. Işık gökdelenin cephesine değil, doğrudan göze vuruyor. Sahne seyircinin üzerine taşmış durumda. Gösteri içeride değil; her yerde. Benjamin’in “aura” diye tarif ettiği şey belki de kaybolmuyor, sadece yer değiştiriyor.

Metro karanlığa giriyor. Bir an için bütün ışıklar sönüyor. Şehir, vitrin, sahne, logo.

Camda kendi yansımamı görüyorum. Bu dünyaya ne kadar da yabancı olduğumu fark ediyorum.

Mutlulukla gülümsüyorum.

Sibel Mayo

Şubat 2026, Bodrum

Yorum yapın