
Rusya topraklarında bir asır önce yetişen en önemli sanatçılardan Vaslav F. Nijinsky’nin, tesadüfen kızının eşyaları arasında bulunan günlüğündeki parçaların bir araya gelmesinden oluşan “Nijinsky’nin Günlüğü”, sadece büyük bir sanatçının değil, aynı zamanda delirmeye giden yolda çözülmeye başlayan bir zihnin dolambaçlı yollarından çıkan hayatın da kendisine yazılmış bir manifesto niteliği taşıyor.
Vaslav F. Nijinsky, 1889 yılında Polonyalı bir ailenin çocuğu olarak Kiev’de doğmuş. On yaşında Saint-Petersburg İmparatorluk Tiyatrosu’na girmiş, burada gösterdiği büyük başarı sayesinde iki yıl sonra İmparatorluk Tiyatrosu’nda dans etmeye başlamış. “Don Juan”da kendisini izleyen dönemin Rus Baleleri’nin kurucusu Sergey Diaghilev’le tanışır ve Diaghilev, Nijinsky’yi Rus Baleleri’nin kadrosuna katar. Nijinsky böylece 1909 yılında Le Pavillion d’Armide’de dans etme onuru yakalar. Bu turnenin ardından İmparatorluk Tiyatrosu’ndan istifa ederek Diaghilev’in topluluğuna katılan Nijinsky, 1912 yılında “Bir Kır Tanrısının Öğleden Sonra”sıyla koreografiye ilk adımını atar. Ertesi yıl yine Paris’te “İlkbahar Ayini”ni sahneye koyar. Döndüğünde Macaristan’ın o dönemki en önemli drama sanatçılarından olan Emilia Markus’un kızı Romola’yla evlenir. Diaghilev’in tiyatrosundan ayrılır. Ancak Birinci Dünya Savaşı patlak verince iki adam tekrar bir araya gelir ve Nijinsky, topluluğa sanat yönetmeni olarak geri döner. Çıktıkları Güney Amerika turnesinden sonra karısıyla birlikte Saint-Moritz’e yerleşir. 1919 yılında bir sinir krizi geçirir ve kendisine şizofreni tanısı konur. Hayatının son 30 yılını çeşitli kliniklerde geçiren Vaslav F. Nijinsky, 1950 yılında yaşama veda eder.
Nijinsky, geriye şaşalı bir sanat hayatının dışında, Saint-Moritz’te yazdığı, tesadüfen kızı Kyra’nın eşyaları arasında bulunan bir de günlük bırakır. Edebiyat tarihinin klasikleri arasında yer alan bu günlük, Yapı Kredi Yayınları’ndan Orçun Türkay çevirisiyle yayımlanan “Nijinsky’nin Günlüğü”, bildiğimiz günlük ya da otobiyografinin çok ötesinde, hayat, Tanrı, sanat, doğa, para, cinsellik gibi temaları içeren, aralıksız konuştuğu bir metin gibidir. Kronolojik bir anlatıdan ziyade, Nijinsky’nin hafif hafif aralanmaya başlayan zihin haritasının kelimelere dökülmüş hâli olan bu metin, okuması ve anlaması hayli güç, belirsizliğini ise sapına kadar koruyan kaotik bir anlatı gibidir.
“Yaşam”, “Ölüm”, “Duygular” başlıklı üç bölümden oluşan “Nijinsky’nin Günlüğü”, edebi kaygıdan çok uzak kaleme alınmasına rağmen içerdiği duygu yoğunluğu nedeniyle okuru derin girdaplardan oluşan bir labirente çeker. Metin, kendini yineleyen, duygular arasında gidip gelen, çağrışımları farklı şekillerde yapan bir biçimde akar. Tanrı sevgisiyle başlayan bir cümle, kendini Tanrı olarak gören Nijinsky’ye dönüşürken, buradan Tanrı’nın aslında doğa olduğunu anlatan bir başka kişiye dönüşür. Ucunun muğlaklığı her sözcükte giderek artarken aniden ve belirgin bir şekilde metnin merkezine yerleşen “sevgi”, Nijinsky’nin karakteri hakkında da çok şey söylemektedir. Savaşa karşı, insana, hayvana, doğaya şiddete karşı bir Nijinsky karşımıza çıkar. Okurken parada pulda gözü olmayan mazbut bir adam gibi algıladığımız Nijinsky, geçmişine de özellikle ilişkilerle birlikte pay vererek böylelikle onu daha yakından tanımamızı ister gibidir.
Bazen cümle aralarına serpiştirdiği bazen de açıkça ortaya koyduğu yaşamla ilgili düşünceleri giderek bulanıklaşan bir zihni de açığa çıkarmakla beraber kısa süren sahne kariyerine rağmen adını sanat tarihine yazdırmış Nijinsky’nin belki de son ama en içten performansıdır “Nijinsky’nin Günlüğü”.

















