Sait Faik’in ‘’Bir Takım İnsanlar’’ı ve Benjamin’in ‘’Flanörler’’i | Kazım Aldogan

Şubat 18, 2026

Sait Faik’in ‘’Bir Takım İnsanlar’’ı ve Benjamin’in ‘’Flanörler’’i | Kazım Aldogan

Sait Faik’in öykülerindeki giriş cümleleri, okuyucuyu kolundan tutup öyküye davet eder. O’nun öykülerindeki girişler bana o öykünün tadına varacağımın bir habercisidir.

Sait Faik’in “Bir Takım İnsanlar” öyküsünün girişindeki ilk cümleler, O’nun anlatı poetikasının küçük bir özeti gibidir.

Gece. Saat 12’yı 10 geçiyor. Taksim’de saatin altında tramvay bekliyorum. Öyle olmasa bu kadar ince eleyip sık dokunmaya lüzum görmez. Vakit gece yarısını geçmişti derdim

Bu giriş, sinematik bir açılış gibidir adeta. Kamera önce saate, sonra bekleyen adama odaklanır. Ve olacakları merak eder “ben seyirci”.Gece. Saat 12’yi 10 geçiyor.” ifadesi, okura genel bir atmosfer sunmak yerine saati dakikası dakikasına vererek bir “şimdi ve burada” hissi yaratıyor. İlk cümledeki kesinlik (saatin verilmesi), birazdan yaşanacak olanın sıradan bir olay değil, bir kırılma noktası olduğunun işaretidir. Okur, “Neden 12’yi 10 geçe?” diye sormaya başladığı an, yazarın ağına düşmüştür.

Zaten Sait Faik karakterleri genellikle bir şeyi “bekleyen” ya da “yürüyen” veya telaşlı insanlardır. Faik, Taksim’de tramvay bekleyen bir adamın kamerasından, o sırada yanından geçen “bir takım insanları”n ruh hallerini çözümler.

Cümleler kısa ve vurucudur. Dolambaçlı betimlemeler yerine, durumu en yalın haliyle ortaya koyar. Bu sadelik, hikâyenin ilerleyen kısımlarındaki o duygusal yoğunluğu daha çarpıcı kılar.

Sait Faik külliyatından buna benzer “yumruk gibi” girişlere birkaç örnek:

Lüzumsuz Adam: “Haftada bir gün mahallemizin çocuklarıyla beraber mektep kaçağı oluruz.” (Doğrudan bir itiraf ve suç.)

Son Kuşlar: “Dünya değişiyor dostlarım. Günün birinde gökyüzünde, güz mevsiminde artık esmer lekeler göremeyeceksiniz.” (Kehanet .)

Hişt Hişt: “Yürüdüğüm zaman arkamdan birisinin ‘Hişt hişt’ dediğini duydum.” (Gizem.)

Faik, okurla arasındaki mesafeyi ilk satırda ortadan kaldırır. Okur birazdan kendisini öyküdeki o muhteşem atmosfere teslim edecektir. Sait Faik’in “Bir Takım İnsanlar”daki o ilk cümlesi sadece bir başlangıç değil, aslında hikâyenin genetiğini belirleyen bir ontolojik beyandır. Zaman, mekân ve insan ruhu arasındaki o kopmaz zinciri daha ilk satırda kurar.

Sait Faik, saati “12’yi 10 geçiyor” diyerek zamana dair bir kesinlikle verirken, hemen ardından gelen bekleyişle o zamanı “yaşanan zamana” (Bergson’un durée kavramına yakın bir anlayışla) dönüştürür. Zaman artık akan bir nehir değil, Taksim’de duran bir adamın bilincinde donmuş bir andır. Bu giriş, okura şunu fısıldar: “Birazdan okuyacakların sadece olaylar değil, bu özgül zaman diliminde sıkışmış ruh halleridir.”

Taksim ve tramvay durağı, Sait Faik için sadece bir lokasyon değildir. Mekân, insanın yalnızlığını kristalize eden bir dekordur. “Tramvay beklemek”, modern insanın kalabalık içindeki gözlemci kimliğini simgeler. Mekân burada karakteri kuşatır; karakter mekâna sığmaz, ama mekândan da kaçamaz.

Öykünün başlığı ile giriş cümlesi arasındaki gerilim çok güçlüdür. Yalnız bir adamın (ben) bekleyişiyle başlayan hikâye, dış dünyaya (“bir takım insanlar”) açılacaktır. Sait Faik, kendi iç dünyasından sokağa bakarken aslında “ötekinin” ruhuna sızmanın provasını yapar. Girişteki o çıplaklık, birazdan karşımıza çıkacak olan insanların sıradanlığına ve o sıradanlığın altındaki felsefi derinliğe bir kapı açar.

Sait Faik’teki bu giriş ustalığını, fenomenolojik bir yaklaşım olarak ele almak mümkün. Nesnel dünyayı (saat, durak, gece) paranteze almadan, doğrudan o dünyanın içindeki “var oluşu” betimler. Felsefe-edebiyat ilişkisi bağlamında, bu girişler Heidegger’in”Varlık’ın mekâna fırlatılmışlığı”kavramını hatırlatır. Yazarın öyküdeki ilk cümleleri dünyaya attığı ilk çengellidir. O çengel takılmadan hikaye akmaz.”

Bana göre Sait Faik’ın ‘Bir Takım İnsanlar’ı ile Walter Benjamin’in flanörleri (flâneur) arasında sınıfsal bir ayrım var. Benjamin’in Pasajlar eserinde tarif ettiği flanör, kalabalığın içinde ama ona ait olmayan, şehri bir metin gibi okuyan entelektüel bir figürdür. Sait Faik’te ise bu durum daha hayati ve varoluşsal bir seviyeye taşınır. Benjamin’in flanörü şehri “röntgenler”, bir dedektif edasıyla ipuçlarını toplar. Sait Faik’in karakteri ise şehre “karışır”. “Bir Takım İnsanlar”ın girişindeki o tramvay bekleyişi, mesafeli bir gözlemden ziyade, hayatın akışına kapılmaya hazır bir bekleyişidir.

Benjamin için flanör, meta dünyasının (vitrinlerin, pasajların) içinde kaybolan ama ona direnen kişidir. Sait Faik ise metadan ziyade insana odaklanır. Onun vitrini, balıkçı barınakları, kahvehaneler ve vapur iskeleleridir. Faik’in “flanör”ü ile Benjamin’nin “flanörü’ arasındaki fark aynı zamanda bir sınıf farkıdır. Benjamin’in “flanör’ü burjuvadır.

Benjamin’de flanörlük modernitenin getirdiği bir “can sıkıntısı” (ennui) ile ilişkilidir. Sait Faik’te ise aylaklık, bir tür “insan sevme” pratiğidir. “Dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey” diyen bir adamın flanörlüğü, Benjamin’in melankolik flanöründen daha sıcak ve “toprak kokan” bir yerdedir. Faik’in “flanör’ü doğuludur.

Benjamin’de flanör modernitenin krizini izlerken, Sait Faik’te flanör, modernleşen şehrin (Taksim, tramvay) içinde hala nefes alan “insan sıcaklığını” arar.

Sait Faik ve Walter Benjamin arasındaki fark, aslında “bakışın yönü” ve “gözlemcinin konumu” ile ilgilidir. Benjamin’in flanörü bir nevi “laboratuvar gözlemcisi” gibidir; Sait Faik ise bizzat “deneyin içindeki elementtir.”

Benjamin’in flanörü için şehir bir metindir. O, Paris pasajlarını bir tarihçi veya sosyolog titizliğiyle “okur”. Onun için her nesne (bir tabela, bir vitrin) kapitalizmin ve tarihin bir sembolüdür.

Sait Faik’te ise şehir bir tecrübedir. O, Taksim’de tramvay beklerken sadece “bakmaz”, o anın içindeki nemi, gürültüyü ve insan kokusunu ciğerlerine çeker. Faik’in gözlemi optik olmaktan çok kinestetiktir (hareket ve temasla ilgilidir). Benjamin’in flanörü kalabalıktan gizlenmek ister; Sait Faik ise kalabalığın içinde kaybolarak “bir takım insanlara” dönüşmek ister.

Benjamin’in flanörü, genellikle üst orta sınıfa mensup, boş vakti (leisure) olan bir entelektüeldir. Aylaklığı, burjuva yaşantısına bir protesto veya o yaşantının bir sonucudur.

​Sait Faik’in gözlemcisi ise sınıfsızdır ya da sınıflar arasında sürekli geçiş yapandır. O, balıkçılarla balıkçıdır, işçilerle işçidir. Onun aylaklığı bir lüks değil, bir ihtiyaçtır. Benjamin’de aylaklık “zamanı öldürmek” veya “tarihi durdurmak” içindir; Faik’te ise aylaklık, “hayatı yakalamak” içindir.

Yorum yapın