Masthead header

Şahane bir kitaba sığan koca İstanbul: “Tanrı Kent” | Selva Trak Ulupınar

İstanbul’un semt semt öyküleşerek “Tanrı Kent’’ olarak kendini gösterdiği kitabıyla Jale Sancak, bir kez daha okurlarla buluşuyor. Geçtiğimiz günlerde İthaki Yayınları’nca tekrar yayımlanan öykü seçkisi için, zıtlıkların şiirsel kitabı diyebiliriz. İstanbul’un on sekiz semtini kendi adlarıyla birer öykü halinde sunan yazar, özellikle şehrin günümüzdeki durumunu ve atmosferini gözler önüne seriyor.

Birbirinden farklı semtler arasındaki aykırılıkları ve her semtin kendi içindeki karşıtlıklarını ön plana çıkartan öykülerde; gerek geçmişle geleceğin gerekse günümüzdeki kültürel ve ekonomik uçurumların kıyaslarının yapılması, “Tanrı Kent’’in öne çıkan özelliklerinden biri.

Yazarın çok yönlü üslûbunun şiirselliği, İstanbul temalı öykülerle bütünleşiyor ve  yer yer söz sanatlarıyla şiir türünü öyküyle bütünleştiriyor: “Yeniden kule meydanındasın, bir başına uçan martı, aşk yüzünden lanetlenmiş, tiryaki, kovgun, inatçı martı yeniden seninle birlikte… Hep birlikte oturuyorsunuz kahvede, rüzgâr kâğıtlarına musallat oluyor.’’ (Galata)

İstanbul’un lirik bir dille anlatıldığı bu tarz cümlelerin içine aynı zamanda realitenin de sığdırılması kitabın hoş ayrıntılarından biri olarak akılda kalıyor: “Martılı öykünün diğer kahramanı taze miço, o toy çocuk, rıhtımda bekleyen kadının gözlerinde yok olmamak için Zürafa Sokağı’ndaki orospulardan birine sığınıyordu.’’ (Galata)

Bir yazar olarak ülkenin sosyal ve kültürel sorunlarına duyarlı olduğunu bildiğimiz Sancak’ın “Tanrı Kent’’teki hemen her öyküsünde bu unsurlarla ilgili olarak bir vurguda, bir serzenişte bulunduğunu görüyoruz. Tıpkı “Hasköy’’ adlı öyküsünde anlatıcının, öykü kahramanı Engin’le kurduğu karşılıksız konuşmada ortaya serdiği zıtlıklardan birinde olduğu gibi: “Pırlanta, Miras, Özlem apartmanları… Hantal, şiirsiz, incelikten uzak bir varsıllığın eseri hepsi. Sen incelikten uzak her şeye öfkelenirdin.’’

“Tanrı Kent’’in içindeki öykülerde yer alan gözlemler özellikle dikkat çekiyor. Köyden kente, Anadolu’dan İstanbul’a göçün insan psikolojisi üzerindeki etkilerinin çarpıcı anlatımı yine “Hasköy’’ konulu öyküde görülüyor: “Bak sokakta oynayan çocukların ellerinde oyuncak tabancalar var. Bazıları paltosuz, çorapsız…. Şehrin kustuğu delikanlılar zayıf, solgun, coşkusuz, köşe başlarında dikiliyorlar. Kimi askere alınmayı bekliyor, kimi işsiz, umutsuz.’’

Hasköy’deki Anadolu insanından Nişantaşı’nın burjuvasına geçen yazar,  Nişantaşı kadını Asu aracılığıyla İstanbul’daki zıtlıkları sıralamaya devam ediyor. Böylelikle bu zıtlıklar bir öykü içinde sınırlı kalmayıp arka arkaya sıralanmış öyküler arası bir yolculuğa da çıkıyorlar. Bu kez Valikonağı kokuyor satırlar, Rumeli Caddesi, Maçka kokuyor. Afrikalı tekstilciler, konfeksiyoncular, overlokçular ve fuhuşla günümüz Nişantaşı’nın karanlık yüzü aktarılırken Rumeli Caddesi kadınları, dünya markaları, elit mekânlarıyla semtin parıltılı dünyası da öne çıkartılarak kentin tezatlık vurgusu devam ediyor.

Kebapçılar, kelle paçacılar, uykulukçular, bazlamacılarla fastfoodun, restoranların, patisserielerin kıyasıya kapışmaları, İstanbul’un cilvelerinden biri olarak yansıyor öykülere. Sancak’ın öykü seçkisi, okura kendini yutarcasına okuturken bir yandan nefeslenip düşündürtüyor da…

Fener’in mekân seçildiği aynı adlı öyküsünde misal, yazarın ilkin mekân tanıtımı konusundaki birikimi ve araştırmacılığı dikkati çekiyor: “Milenyum öncesiydi, geceleyin sessizlikte, harabeye dönmüş ikiz taş konaklardan, şövalyelerin kılıç şakırtıları, kanlı iktidarların buyrukları, sürgün prenslerin ilençli ezgileri, ürkek ayak sesleri, çığlıklar sızıyordu. Evlerin yıprak cumbalarında altı köşeli Yahudi yıldızları, yani Megan David’ler, oda duvarlarında haç suretleri terk edilmişti.’’

Mekân kişilerinin öykü kişisi olarak satırlara oturtulmasındaki realite ise okuru öykünün derinliklerine alıp götürüyor: “Kıraathanede avunup denize atılan haçı, kaybolanları, İsa’yı, Musa’yı, ekümenleri hiç umursamayıp karo’yu, papaz’ı, kız’ı ve karo as’ı her şeyden çok umursayanlar.’’

Yedi milletten insana ev sahipliği yapabilen İstanbul gibi yazar da şehrin semtlerine göre değişen öykü kişilerinin her birine ustalıkla can veriyor. Sancak, bir öyküsünde Fatih, Çarşamba’nın ruhuna bürünürken birkaç sayfa sonra Sulukuleli bir çingene kadının ruhuna sızıyor. Böylelikle yazarın özgün yönlerinden birine daha şahit oluyoruz; kaleminin renkli mozaik yapısı, tıpkı İstanbul gibi…: “Biraz yürüyünce köfteci, dondurmacı, dükkânın birinde taze misvak, desen desen seccade, Çarşamba kehribar bir tespihin tanelerinde, Çarşamba saz benizli, Çarşamba bin yıl öncesi, cüz kesesi, tekke, takke ve cübbe, Çarşamba tepeden tırnağa.’’

“Gazi’’, realist bir öyküyken “Yeldeğirmeni’’, lirik bir dille sesleniyor okuyucuya. Üslûp, özünde aynıyken her öyküye uyumlanan değişkenliğiyle şaşkınlığa sürüklüyor sizi: “Her Allahın günü denize iner / Yel değirmeni, / her Allahın günü martı sağanağı, dalga sesi, vapur düdüğü…’’

Yeldeğirmenli terzi Salomon aracılığıyla insanlığa karşı serzeniş; içinde bulunduğumuz çağın gerçeklerinden biri olarak lirik bir anlatımla dile getiriliyor: “ceket boyları değişti hanidir, / paçalar bir dar bir geniş, kumaşlar çabuk tüyleniyor, / gidin şimdi, daha sonra gelin, / dünya, dünya değil.’’

“Etiler’’ öyküsünde yazarın; İstanbul’u sadece boyalı yüzü ve albenili yönleriyle değil, tüm çıplaklığıyla ele almaya çalıştığı bir kez daha görülüyor: “Sözün özü parlak cilâyı şöyle bir kazıyınca altından birtakım herzeler çıkmakta.’’ Öykülerin bu özelliği göz önüne alındığında Sancak’ın birbiriyle alâkasız birçok insanın hikâyesini dinleme fırsatı bulduğunu tahmin edebiliyoruz. Böylelikle yazar, içselleştiği semtlerle sakinlerinin yaşamlarını harmanlayıp öyküleştirerek okura sunuyor. Misal Fener, Balat, Tarlabaşı gibi semtlerin kentsel dönüşümlerinin ardından geldikleri durum ve semtlerini terk etmek zorunda kalan veya terk edemeyen sakinlerinin durumlarını anlatmak, aslında yazarın asıl meselesi…

Jale Sancak’ın adım adım eski İstanbul’un ruhunu aradığı “Kadırga’’ gibi semtler de yer alıyor kitapta. Yazar, onca yıldan arta kalan yaşanmışlık kırıntılarını kalemiyle yakalamaya çalışıyor: “Parmakları okşarcasına binlerce yıllık Kadırga’ya dokunuyor; biri suyun üstünden suret alıyor, ölümü öteliyor, diğeri sözcüklerle çiziyor suretleri, yaşamı kucaklıyor.’’

İstanbul gibi devasa bir şehrin onlarca semti arasındaki kültürel ve ekonomik farkları başarıyla gözler önüne sererken Sancak, insan ırkının bencilliğine, hırsına ve acımasızlığına da atıfta bulunuyor. İçinde bulunduğumuz sistem, şehrin belleğini hızla yok ederken yazarın kendi adına kültürel belleği koruyabilme çabasını özellikle hissediyoruz.

Seçki boyunca Sancak’ın, İstanbul’un belli başlı mekânlarıyla sakinlerine eşit olarak yer verdiğini söyleyebiliriz. İnsanıyla, havasıyla, suyuyla, camisi, kilisesi, havrasıyla, gecekondusu, villasıyla eşi benzeri olmayan bu Tanrı Kent, ilmek ilmek dokunmuş, sökülmesi imkânsız bir baş halı misali, her yönüyle rengârenk seriliveriyor kitapta okurun önüne.

Bir şehir bir kitaba sığar mı?.. İşçisiyle, köylüsüyle, çingenesiyle, cemiyet yaşamıyla, tarihiyle, mimarisiyle sığar mı bir şehir bir kitaba?… Tanrı Kent İstanbul sığıyor. Sığıyor ve semt semt, öykü öykü sızıyor okurun ruhuna, satır satır işlercesine…

Selva Trak Ulupınar – edebiyathaber.net (12 Haziran 2020)

 

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r