Safi hüzün │Berrin Yelkenbiçer

Şubat 19, 2024

Safi hüzün │Berrin Yelkenbiçer

Marilyyne Robinson’ın Evlerden Uzak adlı romanı okudukça insanın içinin çok derinlerine işleyen hüzün daha ilk satırlarda başlıyor.

Ruth ve Lucille’ın önce anneanneleri, o ölünce halaları, onlar gidince teyzeleri tarafından büyütüldüğünü öğreniyoruz. Demek ki anne babaları ya gitmişler ya da ölmüşler.

Bütün hikâyeyi Ruth anlatıyor.

Dede Edmund bu dünyadan kaçıp gitmiş. Ruth’un henüz hikâyesinin başındayken ölümü ‘kaçıp gitmek’ olarak tanımlaması, daha sonra yaşanacak terk edilmeler ve yalnızlığa dair ilk ipucu oluyor.

Anneanne Sylvia ve dede Edmund hiçbir şekilde refakat edilemez ruhlar.

Edmund, Amerika’nın batısındaki Fingerbone kasabasındaki gölün kıyısına kendi elleriyle bir ev inşa ediyor. Öyle bir göl ki o evde hatta kasabada yaşayan herkesin hayatında başrole yerleşip kaderleri şekillendiriyor.

Edmund, kara bir trenin içinde işte o göle kaçıyor. Gölün derinliklerine yapılan tüm dalışlara rağmen dede o kaçıştan hiç geri dönmüyor. Anneannenin çocukluğundan beri hissettiği, saatleri yavaş ve gürültülü yapan, sesleri suyun öte tarafından geliyormuş gibi değiştiren keskin yalnızlığı artıyor.

Sylvia ayakkabıları beyazlatıyor, saç örüyor, tavuk kızartıyor, çarşafları ters çeviriyor, sanki aleladeliği yeniden sahnelemek onu yeniden sadece alelade yapacakmış ya da dingin, düzenli, sıradan hayatındaki çatlağı, kusuru keşfedecekmiş gibi.

Felaketin tam da tanıdık şeylerin içinde şekillendiğinin henüz farkında değil ya da belki üç kızının da tıpkı babaları gibi ortadan kaybolacaklarını dair uyarıyı arıyor.

Ortanca kız Helen, bir gün iki küçük kızıyla çıkageliyor, çocukları verandaya bırakıp uzaklaşıyor. En son arabasını göle doğru sürerken görüldüğü kasabada günlerce konuşuluyor.

Hem iyi niyetinin hem de umutsuzluğunun göstergesi olarak torunlarına kalın hamurlu elma tartı ikram eden anneanne Sylvia da yaşlanıp ‘kaçınca’, görümceler Lily ve Nona, iki çocuğa bakmak için göl kıyısındaki eve geliyorlar ve birlikte kara bir kış geçiriyorlar. Korkaklar, endişeliler, çocuk bakmaya dair fikirleri yok, bir an önce kendilerini güvende hissettikleri otele dönmeyi istiyorlar. Göçebe teyze Sylvie’yi bulup eve getirmenin peşindeler.

Öte yandan birbirlerini tamamlayarak konuşan ve birbirlerini tamamladıkça konuşan bu iki halanın evde olduğu zamanlar, kapıdan bile baktırmayan kara kışa rağmen romandaki hüznün en hafiflediği sayfalar olarak okura nefes aldırıyor.

Bahar henüz gelmemişken Sylvie ıslak saçları, soğuktan çatlamış elleri, üzerine büyük gelen yağmurluğuyla kapıyı çalıyor. Sonrasında Ruth ve Lucille, sıra dışı teyzeleriyle birlikte yaşamaya başlıyorlar. Sylvie ise göçebe ruhunu ehlileştirip kasabada, evde, çocukların yanında kalmak için çabalıyor.

 Kışları donup kendini mühürleyen, baharlarda gürültüyle çatlayarak sel olup kasabanın evlerine doluşan, içlerinde gözleri hep açık ölülerinin saçlarının dalgalandığını bildikleri gölün kıyısında yaşamak hepsi için ağır bir sınav.

“Dünyadan geçip giden her ruh dokunulur olana dokunur, değişebilir olanı değiştirir ama neticede bakmaya gelmiştir, almaya değil!” diye anlatıyor Ruth.

Ölüm; sesini ve kokusunu durmaksızın duyuran gölün sularında, dedenin yaptığı dağ resimlerinde, anneannenin içinde ıvır zıvırını sakladığı çekmecede, annelerinin onları bırakıp gittiği verandada, düdüğünü öttüre öttüre geçen trenin gürültüsünde kendini hep hissettiriyor.

Göçebe teyzelerinin bir ayağının eşikte, aklının tren vagonlarında olduğunu fark eden çocuklar onun da kendilerini terk etmesinden çok korkuyorlar. Ergenliğin sancılarının da başlamasıyla gam kasavet iyice artıyor.

Gidenlerle terk edenler hep hatırlanıyor. “Düşüncelerimiz neden bir el hareketine, bir elbise kolunun düşüşüne, belirsiz bir ikindi saatine bir odanın köşesine yönelir ki?” diye soruyor Ruth hatırlamanın yorgunluğuyla.

Genellikle görünmez olmam, daha doğrusu yarım yamalak, asgari düzeyde mevcut olmam benim için hem dehşet hem de rahatlık kaynağıydı o zamanlar. Dünyada en ufak bir etkim yokmuş gibi geliyordu bana, bunun karşılığında da dünyayı ondan habersiz seyretme imtiyazına sahiptim.

Onca ölümün ve hatırlamanın ağırlığıyla baş edebilmek için kendini görünmez kılmaya çalışıyor.

Öte yandan ömrünü tamamlamış şeylerin bir de kaybolmaları gerekmediğine inanıyor. Şafak vakti ve bu vaktin aşırılıkları ona her zaman cenneti hatırlatıyor.

Saçında bir el hayal etmek, neredeyse onu hissetmek gibidir. Yani ne kaybedersek kaybedelim, özlem duymanın kendisi bize onu geri verir. Her ne kadar rüya görsek ve ne gördüğümüzü bilmesek de hasret, bir melek gibi, sahip çıkar bize, saçımızı okşar, bize yaban çilekleri getirir.

Öfkesini dile getirmeye başlayıp keskin kararlar alan kız kardeşi Lucille’e göre Ruth o dönemini daha edilgen ve yumuşak geçiriyor.

“Bir kız kardeşe ya da sahip olmak geceleri ışıkları yanan bir evde oturmak gibidir” diye tanımladığı kardeşlik hali, Lucille’in evi terk etmesiyle sona eriyor.

Sonraki satırlarda yalnızlık iyice yoğunlaşıyor.

Belki dikkat etmişsinizdir, otobüs duraklarındaki insanlar sizin de yalnız olduğunuzu anlarlarsa sizi göz ucuyla hem delici hem samimi bakışlarla süzerler, yanınıza oturmalarına izin verirseniz onları bırakıp gitmiş bir sürü çocuk ve hem güzel hem zalim anneler hakkında uzun yalanlar söylerler; her biri, istisnasız, terk edildiğini, hayal kırıklığına ya da ihanete uğradığını anlatır, yalnızlığı kesinlikle hak etmemişlerdir.

Ruth yaşadığı onca yalnızlığa haklı isyanını dile getirmeye başlıyor.

Çünkü insan yalnızlığı bir kere tattı mı, başka türlü de var olmuş olabileceğine inanması artık imkânsızdır. Yalnızlık mutlak bir keşiftir. İnsan aydınlık bir pencereye içeriden baktığında ışıkları yanan bir odada kendi imgesini görür. Karanlıktan aydınlığa baktığında ise, burası ile orası arasındaki bütün farkı görür. Belki sığınacak yeri olmayan tüm insanlar içten içe öfkelidir; çatıyı omurgayı, kaburgayı kırmak, pencereleri paramparça etmek, zemini sular seller altında bırakmak, perdeleri delik deşik etmek, kanepeyi suya batırmak isterler.

İsyan büyüyüp öfkeye dönüşerek etrafını kırma, parçalama arzusuyla şekilleniyor ama eyleme dönüşemiyor.

Çoğu ânın özünde aynı olmasının, sıradaki ânın tamamen farklı olabileceği ihtimalinden zerre bir şey götürmediğini söyleyerek ruhunda kaybetmediği umuda dair okura bir işaret gönderiyor.

Gölün derinliklerinde dalgalanan annesini artık işitmediği, sadece zihninde çalan bir müzik olarak tanımladığı, isimsiz bir mezarın, üzerinde isim olan bir mezardan her nasılsa daha derinmiş gibi olduğunu ifade ettiği satırları okuduğumuzda ise en baştan beri peşimizi bırakmayan karanlığın geri döndüğünü anlıyoruz.

İnsanın içine işleyen bir yalnızlık, terk edilmişlik ve ölüm;  ilkinden son satıra kadar gölün karanlık sularında, kapı aralarından üfleyen soğuk rüzgârda, kuruyup çürüyen meyve ağaçlarında, sokaklarda havlayıp duran cılız köpeklerde, mutfağın köşelerinde biriktirilen teneke kutularda, tarihi geçmiş eski gazetelerde, çığlık çığlığa geçen trenin kara vagonlarında, vagonlar geçtikçe titreyip bel veren köprüde, evlere sızan sel sularında, derin vadilerde saklanan çocuklarda, yanarak devrilen ağaçlarda karşımıza çıkıyor.

 Sebepleri farklı da olsa benzer yalnızlıklar, kayıplar, korku ve endişeler yaşadığımızdan ya da sırf o iki küçük kıza duyduğumuz şefkatten, romanı okuyup bitirdiğimizde yoğun bir hüzün tortu olup zihnimize çörekleniyor.

1943 doğumlu ve felsefe doktoralı Amerikalı yazar Marilyyne Robinson, Housekeeping orijinal isimli romanı 1980’de yayımlamış ve Pulitzer ödülüne aday gösterilmiş.

Evlerden Uzak, Time dergisi tarafından 1923’ten günümüze en iyi 100 İngilizce romana dahil edilmiş.

“Hafıza kayıp duygusudur, kayıp da bizi peşinden sürükler! diyor Ruth.

Hafızanızın derinliklerine dalıp kışlarınızın karanlığında kayıplarınızın peşine düşmeye hazırsanız eğer buyurunuz efendim.

Neyse ki önümüz bahar, ılık ve aydınlığı uzun günlerin eli kulağında!

edebiyathaber.net (19 Şubat 2024)

Yorum yapın