Portekiz Notları 11 | Irmak Erkan

Haziran 23, 2026

Portekiz Notları 11 | Irmak Erkan

Maks, öyle sanıyorum ki senin bu sokaklardan korkunun altında kendini çok önemli bir köpek zannetme kibri yatıyor. Bilmeni isterim ki sıradan bir köpeksin. Cinsin, cibilliyetin bile belli değil. Sana kim, neden zarar versin ki? Yoksa suikasta falan mı kurban gideceğini zannediyorsun? Burada kimsenin umurunda değilsin.

Karım, Maks’e yeni bir isim taktı. Ona “şizofren” demeye başladı. “Köpekler sahibine benzer,” diye bir laf aklıma geliyor. Yanlış hatırlıyorum, değil mi?

Alameda Meydanı’nda elime bir gazete tutuşturdular. Birkaç sayfadan ibaret. Kapağında gözleri fal taşı gibi açılmış bir genç var. Sayfaları karıştırdım. Çeviri programı ile okumaya çalıştım. Stres, Anksiyete, Yorgunluktan mustarip misiniz? Flaviana Hanım, sosyal medyaya bağımlı hale gelmiş. Günde beş saat. “Geziyordum. Alışveriş yapıyordum. Ama bunlar sadece acımı daha da derinleştiriyordu,” diyor. Mariana’nın derdi ise daha büyük. Çocukken zorbalanmış. Gençlik döneminde ekonomik zorluklar. En son ise intihar girişimi. Bileklerini kesmiş. Şimdi her ikisi de kurtulmuşlar. Çok şükür ki kurtulmuşlar, artık dua ediyorlar.

Sinematek müzesini gezdim. Sessiz filmler, eski filmler gösteriliyor. En çok melodramlar ilgimi çekti. Karımla beraber en kısa zamanda gelmeliyim. Burası benim gibi Portekizce bilmeyenler için ilaç!

B.’yi altı ay sonra tekrar ziyaret ettik. Kendisi pek çok ülke gezmiş, sonunda Portekiz’e yerleşmiş kocasıyla. “Fransa bitmiş,” dedi. “Sokaklar suçlularla dolu. İngiltere de farklı değil. Norveç ise (kendi ülkesi) çok soğuk. Bizim için en iyisi Portekiz.”

Biz sohbet ederken kocası da yanımıza geldi. Beyaz bornoz gitmişti, boynundan altın kolye sarkıyordu. İngilizce bilmeyen adam, birkaç aydır kanser tedavisi görüyormuş. Ayrıca diyabeti de vardı. Bacakları urlarla doluydu ve ayaklarına doğru kan süzülüyordu. “Mafya babası gibi değil mi?” dedi B. gülerek. Adam cep telefonunu çıkardı. Bizim yanımızda telefonundaki kadın resimlerini karıştırdı bir süre. Kadehindeki şarap bitince yanımızdan ayrıldı.

“Son altı ayda tam sekiz kez acile gittik,” dedi B. “Ona her gün kibarca, ‘Karnın aç mı, bir arzun var mı?’ diye sesleniyorum. Oysa içimden onu boğazlamak geliyor.”

B.’ye hafta sonlarında neler yapıyorsun, diye sordum. “Hemen yakınınızda sinematek müzesi var. Lizbon kitap fuarı da başladı,” dedim bir yandan. “Boş zamanım olduğunda erkek arkadaşımla buluşuyorum,” dedi gülerek. “Nasıl tanıştınız?” diye sordum. İş yerine gelmiş. “İlk günlerde benim çok peşimden koştu,” dedi gururla. B. de sonunda onun bu gösterdiği ilgi ve çabaya karşılık vermiş. “Hem, yatakta çok iyi,” diye de ekledi. “O bana nasıl muamele ettiyse ben de ona öyle karşılık veriyorum,” dedi B. kocasını göstererek. Ona bir daha baktım. Hasta bir adam nasıl çapkın olabilirdi ki?

Biraz konuyu değiştirmek istedim. “Siz,” dedim, “Norveçliler, İsveçliler, kadınlar ve erkekler nasıl oluyor da sokaklarda manken gibi dolaşıyorsunuz? Gardıroplarınız kıyafetle dolu olmalı.” “İstersen sana ayakkabılarımı gösterebilirim,” dedi, “Onlarca var.” B. mutfağa gidince karım dürttü: “Sana zarf atıyor. Sakın peşinden gitme.” “Neden?” diye sordum. “Seni yatak odasına götürecek.” “Ne alakası var canım? Yatak odasında ayakkabı mı olurmuş? Ayakkabı dolabında olur.” “Hayır,” dedi karım, “Kadınların özel kıyafetleri yatak odasında olur.”

O gün B. hepimizden çok konuşup kahkaha attı. Bir ara, “Dürüst, bana değer verecek bir erkeğe öyle çok ihtiyacım var ki,” dedi. Evinden ayrılınca M. ile buluşup kahve içtik. Biz sohbet ederken Liberdade Caddesi’nde eğlenceler, dans gösterileri devam ediyordu. “B. nasıldı, yine sizi eğlendirdi mi?” diye sordu. “Bugün yorgundu,” dedim, “Her zamankinden daha öfkeliydi.”

Yorum yapın