“Popüler Gerçek”ten Sanatsal Gerçek’e | Feridun Andaç

Aralık 20, 2016

“Popüler Gerçek”ten Sanatsal Gerçek’e | Feridun Andaç

feridun andac 10.tif“Popüler Gerçek” oyununu ikinci kez izlediğimde, ilkinden daha farklı noktalara dair notlar aldığımı söylemeliyim.

Dahası bir oyun, herhangi bir kitap okuması, film izlemesinden farklıdır.

Başlayan ve biten, yinelenerek süren bir seyirdir tiyatro.

Kısa bir zaman diliminde karşımıza çıkarılan konu/izlekler, oyuncuların oyun gücü/becerisiyle ve yönetmenin neyi/nasıl  söylemek istediğiyle buluşarak bir anlam oluşturur. Öyle ki; tiyatroda yansıtma aracı “söz” gibi görülse de, tek başına değildir o. Çıplaktır, kurudur, bir ifade biçiminin ötesinde; düşüncedir. Oysa onu biçimlendirip ruh katan oyuncunun gücü, tiyatronun diğer bütün öğeleridir. Bunlar arasındaki uyum/denge…

Gene de tiyatroda, tüm bunlara karşın, oyuncunun varlığı/gücünü ilk sırada almak gerektiğini düşünürüm.

Usta bir bakış

Yıllar önce “İbiş’in Rüyası”nı izledikten sonra, kuliste Erol Keskin’le konuşuyorum. On yıl önce genç yaşta yitirdiğimiz dostum Mustafa Arslan’ın da aynı oyunda rolü var. Şahnaz Çakıralp’in de oyuncu olarak kendini kanıtladığı ilk oyun. O konuşmamıza kulak misafiri ikisi de.

Keskin, bir maraton koşucusu gibi dinlendiriyordu kendisini. Tam bir disiplin abidesi!  Bu tanımı kendisine yakıştırdığımda; “Sahne sonuçtur, arka planı daha önemlidir, orada iyi olabilmeniz için,”demiş şunları eklemişti: “Ses ve beden dili için, fizik gücü için her gün sahnedekinden daha fazla çalışmanız gerek…”

İşte “Popüler Gerçek”i ikinci izleyişimde oyunun konu/izlek açısından neyi anlattığının  artık ötesine geçerek; yazarın/yönetmenin neyi nasıl söyleyip biçimlendirdiğiyle oyuncuların gücüne yönelmişti bakışım.

Yönetmenin bakışı

foto-4Cem Uslu, genç bir tiyatro insanı. Yazan/yöneten/oynayan  olmak cesaret değil, artık bir “gelenek” tiyatroda. Bunun doğruluğu, yanlışlığını tartışacak değilim. Ama “engel”lerini pekâlâ söyleyebilirim.

Uslu, bu oyununda üçünde de başarılı mı?

Hayır!

Neden dersek; Uslu, oyununun oyuncusu olmamalıydı, bence! Çok zayıf kalıyor çünkü. Hatta oyunun ritmini düşürdüğü gibi, birkaç yerde diğer oyunculara ayak bağı oluyor. Çizilen karakteri tam oturtamıyor bir yere. Şaşkın ve iğreti duruyor. Bir zamane gencini yeterince içinden çıkartamıyor.

Oyuncunun gücü

Beklenen “tuhaf” konuk Zafer karakteri olarak karşımıza çıkan Kerem Atabeyoğlu, ilk sahnenin daha birkaç dakikasında oyuna ağırlığını koyuyor. Çizdiği karakterin özelliklerinden mi salt bu?

Oyunculuk deneyimi, sahneye hükmetme tarzı, drama yakışan üslubu belirgince öne çıkıyor.

İyi yönetmen oyuncunun içindeki bu yanı ortaya çıkarır, evet. Ama uzun sahne/oyun deneyiminiz yoksa, yönetmen de bir şey yapamaz size. Ömrünüz boyunca birkaç oyunla yetinir durursuz.

Uslu, oyun metninde oyuncular/karakterler arası bir denge gözetir. Bunu da, yerleşik dram yapısını bozarak yaptığını söyleyebilirim.

Öyle ki; Zafer karakteri oyunun olay örgüsünü biçimlerken, eleştirelliğin simgesine dönüşerek bir başka gerçekliğe de kapı aralar.

Yaşananları durum komedisinden alıp drama dönüştüren, çatışma durumlarının yaratılmasına önayak olan Emel Çölgeçen’in çizdiği Çiğdem karakteri oyunun absürd (aynı zamanda çatışma/yüzleşme) yanını öne çıkarır.

Bir süre sonra ablası olduğu ortaya çıkan Virtual Turkey’in yöneticisi Saadet Erenç (Almıla Uluer Atabeyoğlu) sırların/çatışma ve yüzleşmelerin odağında yer alır.

Ve ortada pervane gibi gezinip duran “stajyer” Lalin (Nihal Usanmaz) ironi/eleştiri  ve durum tespitlerini sanal ortama taşırken; avcıyken av durumuna dönüşen insanların tersleşen dramının önce kayıtçısı, bir süre sonra da öfkesi olur.

Yaşanan bir dönüşme halidir karakterler arasındaki. Bu gerçekliğin odak noktası sanal dünyanın tutsaklığı, insan ruhunu teslim almasıdır. Her cinnet ölüm, çıldır mı getirir? Yazar, bu tutsaklığın boyutlandığı durumlara biraz farklı pencerelerden bakabilseydi; kırdığı dram yapısını karakterleri üzerinden daha gerçekçi anlatabilir, eleştirelliğini de boyutlandırabilirdi. Metnin bu anlamdaki “zayıf”lığı karakterler arası ilişkiye indirgenen konuyu parçalıyor.

Gerçeğin dili

foto-1Adım adım “itiraf”a dönüşen gerçeklikler oyunun çıkış noktasındaki “gerçek”ten kopuştur.

Öyle ki; oyuncuların/karakterlerin ardı ardına gelen tiratları, sözün birinden diğerine geçişi karakterleri ana-konu’nun eteğine düşürüyor. Üstelik iç çatışmalarını öne çıkararak oyunu “ters-trajedi”yle sonlandırmak  oyunun yapısını bozuyor.

Geri dönersek; başlangıçta ikili/uyumlu iş arkadaşı gibi görülen Çiğdem ile Serhat bir adımda yollarını ayırır.

Gelen seçilmiş konuk (Zafer) ise bir oyun bozucu/kışkırtıcı, hatta zamanın/çağın öfkesidir. Bir yere pek oturtulamayan, iğreti kişilik Serhat ilk adımda Zafer’le çatışarak sonunu hazırlayacaktır. Öfkenin şiddete, hatta saldırganlığa dönüşerek “galip” gelmesi bir yaşam yenilgisini çağrıştırır.

Yaşanan şiddet/saldırganlık görüntülenen “popüler gerçek”in ötesinde bir “şiddet” içerir.

İnsanları “cinnet” geçirmeye yönelten nedir?

Kendi iç dramlarıyla gelen çatışmalar mı?

Aldatma, yalan, cesaretsizlik mi, sev(e)meme halleri mi; mutsuzluklar, kederli yalnızlıkları, iletişimsizlikleri ya da bunu kavrayamama biçimleri mi?

Kuşkusuz “Popüler Gerçek” bunların hepsini anlatmıyor, ama hatırlatıyor, bazılarına da ironik biçimde değiniyor…

Sanal dünyanın gerçekliği insanı tedirgin eden, yabancılaştıran bir durumdur. Böylesi bir zamane gerçeğini konu edinmek, bunu da insan gerçekliğine konumlandırarak vermek elbette ki anlamlı, bir o kadar da güçtür.

populer_gercek_002_54377_399095Gene de oyundan çıkarken aklımda hep Michelangelo Antonioni’nin şu sözleri vardı: “Gerçekten de, dünyayı tedirginliğe yönelten önemli olaylar karşısında bir aydının yapabileceği en olumsuz şey, insanların dikkatini bu önemli olaylardan uzaklaştıracak konularla uğraşmaya devam etmektir.”

Cem Uslu, “Popüler Gerçek”le, inadına, seyirciyi o dünyanın tüm olumsuzluklarıyla buluşturup yüzleştirirken; insanı hem kendine hem de o sanal gerçeklerin yıkıcılığına yakınlaştırıyor.

Bu da, onun, bir sonraki adımda ne yapacağını merak ettiriyor.

Çünkü, oyun yazarının düşünceleri yazdığı oyundadır, oyun üzerine söylediklerinde değil. Üstelik bu her yazar için geçerli bir düşüncedir.

İyi oyun iyi sevgili gibidir. Yalnızca ruhunuza, bedeninize değil; aklınıza, duygularınıza, yaratıcılığınıza da seslenir.

Öteye geçerek şunu da yapar: Hayatı ve kendini sorgulamaya başla ki; dünyanın ağrısını kavrayıp bunu da sorgulayabilesin… Evet, bunu da dedirtir size.

Yazara/yönetmene, oyunculara haksızlık etmek istemem elbette. İlk izlediğimde oyunda bir “hamlık”, oturmamışlık vardı. İkincisinde oyuncular arası bir dinginlik/uyum gözledim. Sezinlenen ürküntüleri ise, “şimdi bu yeterli mi” kaygısıydı sanki!

Demek ki bu oyun daha çok sahnede kalmalı, oyuncular alkışı daha fazla duymalı. Ama, biraz da, Erol Keskin’in sözlerine kulak vermeli, bence.

Birikimi taşımak

Son bir not: Tiyatro oyunundaki “sanatsal gerçek” sahnede kendini gösterir elbette. Ama gene de oyun yazarının metni kitaba dönüşüp tiyatro/oyun okurunun da karşısına çıkmalı. Bir oyunun  yaşayan/taşınan gücünü biraz da oradan anlarız.

Duşan Kovaçevic’in oyunlarının otuzu aşkın dile çevrilip okunup oynanması biraz da oyun metninin gücünü göstermektedir. Bunu da göz ardı etmemeli.

Oyuncular geçer, oyunlar kalır. Bunu da gelecekteki oyunculara taşımak içi, oynanan metinler, yönetmenin notları, oyuncuların yorumsayıcı düşünceleri ek bilgilerle derlenip yayımlanmalıdır.

Bu, oyunun aynası oyuncuların da belgesi olacaktır bir bakıma da. Yayıncılarımızın da buna ön ayak olması gerekir.

Feridun Andaç – edebiyathaber.net (20 Aralık 2016)

Yorum yapın