Masthead header

Parçalı denemeler: Söz’ün zamanındayız şimdi | Feridun Andaç

Yansızlık

Düşünüyorum da, mümkün müdür bu?

Kendimizi nasıl açıklayıp, tanımlayabiliriz yoksa…

Her sözümüzde, kaleme aldığımız her yazımızda hayata karşı duruşumuz/bakışımız yansımaz mı?

Öyleyse, bunu neyin/nelerin biçimlediği üzerine düşünmemiz kaçınılmaz.

Düşünceyi devindiren, baktıkça yorumlayıp yeni anlamlar üreten bakışımızın gelişkinliğidir bir “yan”a eğilimimizi belirleyen.

Yani içgüdüsel bir eğilim/yönelim değildir. Eğer böylesi bir duruş varsa, orada düşünceden söz edemeyiz.

Bağnazlığın, kör benlik arayışlarının buradan doğduğunu pekâlâ söyleyebiliriz.

Bir düşünceye bağlanmayı bilmeyi, aynı zamanda “yanlılık” olarak alabiliriz.

Yalnız bunu “taraf” olma, “taraftarlık”, “yan tutma”dan ayırmak gerek.

Tapınma

İnançsal bağlanma mıdır yalnızca tapınmayı açıklayan?

Sanmıyorum!

Aşka tapınmaz mıyız? Ya bir kadına/erkeğe? Sonra bir işe/uğraşa?

Benim yazıya/okumaya bağlanmamı da bir tapınma biçimi olarak yorumlayabiliriz. 

Peki ya nesneler, mekânlar, objeler yok mudur tapındığımız?

Midyat’taki “Mor Gabriel Manastırı”na gitmiştim yıllar önce. Rahip Manastır’ı gezdiriyordu… Yeraltında, dehlizimsi bir yere inmiştik. Etrafı taş duvar, ama bir oyuntu gibi duran oda, küçük bir pencereden ışık alıyordu.

Rahip demişti ki: “Güneşe tapardılar bir zamanlar. Her sabah buradan içeri ışık vururken gelir ona secde eder, tapınırdı insanlar…”

Tapınmada sağalma, ruhu iyileştirme vardır. Bağlanmanın bir başka adı da diyebiliriz buna.

Düşler

Hayatımızdan çıkarıp atabilir miyiz bunu?

Bir yerde karabasanımız gibi de dursa, her zaman gerekir…

Ayırmak en iyisi; “düş kurmak”la, “düş görmek”i.

Biri “gelecek”i, diğeri ise “gece hayatı”mızı çağrıştırır.

Çağrıştırmak ne kelime, düpedüz öyledir.

Kurulan ile görülen… Karabasanımız olmaz mı kimi kez… Sonrasında ise sayrılık halleri vardır elbette…

Bilincin kapandığı ân beliren… O karanlıkta bambaşka bir ışık huzmesi biçimde içimizde yürüyen…

Adlandırması ise bize kalıyor çoğunlukla…

Gece ile gündüzün açıklanması/açımlanması işe yarar elbette.

Bir sarmal, içselleşen, benliğin sanrısı olarak zaman zaman öne çıkan bir durum…

Ben, buna geçişsiz zamanın dili diyorum. 

Yorumsayıcı bakışla ele alıp anlatabilmek için önce GECE’ye başvurmak gerekir.

Öyle yapıyorum ben de; A. Alvarez’in GECE; Gece Hayatı, Gecenin Dili, Uyku ve Rüyalar (*) kitabını bir süreliğine başucu kitabım kılıyorum.

Kırılgan Zamana Dönüş

Dilim, dilbendim benim… Onu gezdiriyorum hayatın gölgeliklerinde… Bir yer arayışında olduğunu sezinlediğimde, demir atıyorum bir limana.

Liman dediysem de, kanmayın bana. Kuytulukta veya pencere önünde bir masadır bu.

Yerimi beğenmişsem eğer, önce yerleşiklik ritüellerine başlarım. Çantama yer açarım yanımda. Sonra araç gereçlerimi (defter, kitap, kalem kutusu) ameliyata girecek bir doktor titizliğinde masanın üzerine yayarım. 

Küçük masa örtüm benim kurtarılmış alanım, yazı okuma odam kesilir bir ânda. İşte limanım, yurdum burasıdır!

Kendimi, dahası bilincimi uyuşturduğum, ölüm acısının sağanağından geçtiğim şu ânda gelip (benim için denenmiş) bu mekâna kurulmam iyileştirici geldi.

Susan Bir Yerin Dili  üzerine bir dergide  yazılan tanıtım yazısına göz attım… Kavrayıcı bir değerlendirme, hattâ çözümlemeydi. İçim serinledi. Yazdıklarıma daha dışarıdan bakmayı yeğliyorum. Hele hele kitaba dönüşünce tümüyle benden uzaklaşıp başka bir zamana ait oluyor bütün sözcüklerim… Çünkü artık başka bir zamana dönüyorum ben de yüzümü.

Döndüğüm bu zaman hem okuma, hem de yazma zamanım. Ama önce Cioran’a dönmek, onun satır aralarında gezinmek istiyorum.

Sabah, yazdığım (gazete için) yazı bizi sarsalayan durumun yansımasıydı aslında. Hele dönüp dönüp İsrail saldırısının, Kana Köyü’ndeki vahşetin fotoğraflarına bakınca; burada yaşamaktan utandım bir ânda. O yazıda da bu öfkenin yansıları vardı:

BARBARLAR YETMEDİ!

Bu tanımın ötesinde başka bir söz gelmiyor aklıma şu ân.

Günlerdir Ortadoğu’daki bu yeni savaşın yansılarını getiren fotoğraflara bakıp bakıp duruyorum.

Nutkum tutuluyor, vicdanım sızlıyor. 

“Barbarlığın ötesinde başka bir şey bu,” diyorum…

Kapitalizm çağında buna daha başka bir ad koymalı…

İsrail, azgın bir biçimde bütün savaş silahlarını hedef gözetmeksizin insanların üzerine doğrultmuş, ölüm kusuyor…

ABD ise “kanıt” peşinde.

İşte kanıtlar: Her gün yazılı görsel basında yer alan fotoğraflar.

Günlerdir bir savaş filmi izletircesine ekranlara yansıtılıyor bu görüntüler…

İnsanlığın ve vicdanın sınavdan geçtiği bir zamandayız.

Yapılan bu katliamlar karşısında susanlar, gidişe dur demeyenler kuşkusuz başka hesapların peşindeler…

Ortadoğu’da süren kanamaya nasıl kayıtsız kalınabilir…

Bu şiddete, teröre, sınırları  altüst edip saldırganca insanlık suçu işleyenlere karşı insanlık sesini yükseltmek zorunda.

ABD hegemonyasının Ortadoğu’daki yeni politikasının bir sonucu olan bu saldırı “11 Eylül” sonrasının üçüncü savaş ayağını oluşturuyor…

“Yeni Ortadoğu” planının asıl kıvılcımıdır bu savaş…

Haluk Ülman’ın haklı olarak altını çizdiği gibi; “Üçüncü Yeni Ortadoğu”nun kurulma girişimidir bu.

Göz ardı edilense şu: Ortadoğu’ya hiçbir zaman silahla barış getirilememiştir.

İsrailli yazar Amos Oz’un anı-romanı Aşk ve Karanlık (**), bir bakıma, bu bölgenin yakın tarihine içeriden bakışı içerir. Bir yanda kurulan İsrail Ülkesi’nin idealleri, burada sürekli savaşan bir ulus yaratmanın düşü; diğer yanda ise bu “toprağa ve tarihe” damgasını vuran Arapların çözülen durumu gözler önüne serilmektedir.

Kuşkusuz, Oz da burada bir taraftır. Barbarlığın her türlüsüne karşı olmakla birlikte ondaki yurtseverlik ülküsü, “evrensel adalet” duygusu kendi halkının geleceği (bir oranda çıkarı) doğrultusundadır.

Her saldırı karşıt duyguları çelikleştirir.

Oz da bunun altını çizmektedir zaten:

“Ülkenin kurulduğu, dünyanın yeniden yapılandığı, yepyeni bir toplumun oluşturulduğu yerin orası olduğunu düşünürdüm. Onlar toprağa ve tarihe damgalarını vuruyorlar, yeni bir şarkı yazıyor, tüfekleriyle atlarına atlayıp Arap çapulculara ateş ediyorlardı: Bizim zavallı insan hamurumuzu yoğurup savaşan bir ulusu biçimlendiriyorlardı.”

İsrail’in o kuruluş gününden bugüne geçirdiği evreler, Ortadoğu’daki egemenliği, ne yazık ki; karşısında bir “Arap Birliği”ni sağlayamamıştır.

Bugünkü saldırılar karşısında bütün Arap devletlerinin (ağız birliği yapmışçasına) suspus kalması; Batı güdümündeki siyasi yapılarını anlatmaktadır.

Bu bölgede, bundan böyle ne bir İslam birliğinden, ne de Arap milliyetçiliğinden söz edilebilir.

Barbarlığın da ötesinde bir katliam başladığına göre; Batı da buna seyirci kaldığına göre; “yeni dünya düzeni”nin yeni bir uygulamasına bu bölgede hazır olmak gerekiyor.

Türkiye’nin ise bu oyunun tezgâhına çekilmek istendiği açık.

Vahşi kapitalizmin kuşatıcı alanında yem olmamak için ulusal bütünlüğümüzü gözeten yeni politikalar üretmek zorunda olduğumuz kesin…

Şu günlerde sık sık karşımıza çıkarılan “yeni Ortadoğu” haritasına bakarak, Türkiye’nin bölgedeki önemli konumunu güçler dengesinde kırmak isteyenlerin ve bir tür “ham hayal” içinde olduklarını da düşünmeliyiz.

Unutmayalım ki; her çağ kendi barbarını getirmiştir. Ama bugünkünün adını yeniden düşünmek gerek…

Bu “emperyal tiran”lığın, saldırgan gücün başka bir adı olmalı…

Kana’daki katliam barbarlığın öteki yüzünü gösteriyor bizlere… Elbette ki; İsrail’in gizli emellerinin adını da yazdırıyor tarihe…

İnsanlığın vicdanını sızlatan bu katliamın sorumlusu İsrail, yarın kendine dönük her tür saldırıda yanında hiç kimseyi de bulamayacaktır.

Yeni barbarların işbirlikçisi ABD, Yahudi devletini daha nereye kadar koruyacaktır… Akan bu kan bir gün onları da boğacaktır elbette. Bu pervasızlık, acımasızca yok etme saldırısı önünde hiçbir engel tanımama cesaretini kendinde bulan İsrail’in uluslararası alanda kınanması yetmiyor. İnsanların yaşama haklarını ellerinden alma girişimi olan bu topluca yok etme saldırısı karşısında yaptırımlara gitmek gerekiyor…

Yok etme saldırıları insanlığa yöneliktir. Ne bir sınır, ne bir ulus, ne de bir örgüte yapılmış saldırı olarak alınamaz bu noktadan sonra… ABD’nin İsrail’e verdiği destek BM ile Batı’nın ne denli güçsüz, yaptırımsız kaldığının da bir göstergesidir.

Amerikan hegemonyası karşısında AB kulübünün yenilgisini tescilleyen İsrail çağa “Yeni Barbarlar” olarak adını yazdırıyor… Son Kana katliamı bu vahşetin en belirgin kanıtıdır.

İsrail devleti masumiyet sözünü artık hiçbir zaman dile getirmemelidir.

Ayşe Karabat’ın Kana’dan izlenimlerini okuyup ajanslardan gelen fotoğraflara baktıkça; İnsanın bu çağın insanı olmaktan utanası geliyor.

İsrail’in, ABD ve ittifakları dışında kendi içinden aldığı destekle Güney Lübnan saldırısını sürdürüyor.

Kendi yurttaşı bir yazarın (Gideon Lery) deyimiyle; “İsrail toplumunu tanımlayan duygusuzluk ve körlük giderek yoğunlaşıyor.”

Bu olup bitenler karşısında kendi halkının suskunluğunu başka neye yorabiliriz ki…

_______

(*) Gece: Gece Hayatı, Gecenin Dili, Uyku ve Rüyalar; A. Alvarez, Çev.: İsmail Türkmen, 2001, Ayrıntı Yay., 296 s.

(**) Aşk ve Karanlık, Amos Oz, Çev.: Gülden Şen, 2006, Doğan Kitap, 646 s.

edebiyathaber.net (13 Eylül 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r