Masthead header

Parçalı denemeler: Gördüğümüz yerdeyiz | Feridun Andaç

1./ BANA ANLAT

 “Oysa yaşam camın ardında-uzak- sanki

  artık hiçbir şey bizim değil, sanki bir tren      

  camından görünür gibi.”

  Witold Gombrowicz

“Üçüncü ihtimal, buna çok rağbet etmesem de, kendini kaybetmek; yani alıp başını gitmek…”

Öyle deyip susmuştu bir ân.

Söz gelip buraya dayandığında, çıktıkları televizyon programında neler konuştuklarını merak etmiştim.

En iyisi bu kaybolma hikâyesini başa dönerek onun anlatımından size aktarmak.

“Benim anlattıklarımı o bana anlatmıştı,” demiş, susmuştu. Gözleri dalgındı. Yanındaki çırağı kalkıp bir bardak su getirmişti.

“Aziz abi konu açılınca bi tuhaf oluyor da,” diyebilmişti kesik kesik.

Sigarasından bir nefes çekmiş, sol elini birkaç haftalık  sakalında gezdirerek, istemeye istemeye söze başlamıştı:

“Bana anlat, duymak, ipucu yakalamak istiyorum,” demem üzerine anlatmış, aynen şunları demişti:

— Abi buraya geldiklerinde dört kişiydiler. Ben sizin söylediğiniz Oltacı’yı görmedim. Hüseyin abinin dalış elbiseleri üzerindeydi, feneri sol kolundaydı. Zıpkınını görmedim desem, inanın. Sonra bunun kurulu olarak suyun dibinde bulunduğuna aklım ermiyor.

Ben büfeye sütle meyve suyu almaya gitmiştim. Hüseyin abi buraya geldiğinde, dalış öncesinde karıştırıp içerdi. Alemciler şu ilerideki ışığı yanan kulübenin verandasında içiyorlardı.

Geldiğimde Hüseyin abi yoktu. Daldığını düşündüm. O, uzaktaki fener ışığına göre ayarlardı kendini. Hüseyin abi dışındakileri tanımıyordum. Aralarında hiç konuşmadılar. Uzun boylu olanla, kıvırcık sakallısı “Karadut’a gidiyoruz,” diyerek ayrıldılar.

Evet, bir Oltacı lafıdır dolaşıyordu. Hüseyin abiyle Kâmil dediğiniz arasındaki konuşmalardan duydum:

“Nerede kaldı bu Oltacı,” diye söyleniyordu Kâmil.

Geldiğimde o da yoktu. İkisi birden daldılar sandım!

Karanlıktı. Bir süre bekledim çıkarlar diye. Birkaç seslenişimden sonra ses gelmeyince ise ürktüm. Çevreye   bakmadım ne var diye. Alemciler’e güvenemezdim. Tekrar büfeye kadar yürüdüm. Oradan Jandarma’ya telefon açtık.

“Sen gitme, orada kal,” dedikleri için bekledim. Size anlattıklarımı Jandarma’ya da anlatmıştım.

Benzinlikte bulunan dalış takımları Karadut’a gidenlere aitmiş, dalış yapan onlar değilmiş. Oltacı bir iş çevirmiş deseler de, bilmiyorum; görmedim, tanımıyordum da onu.

Işığın kaybolduğu yerde bir zıpkın bulunurdu kurulu olarak. Fener de yok, ama ben kolunda görmüştüm, ışığı yanıyordu. Denizin dibinde bulunan zıpkının kime ait olduğunu bilmiyordum. Yalnız, Büfeci gündüz birinin Çeşme’den geldiğini, birkaç bira alırken Karadut’un ne yana düştüğünü sorduğunu anlatmıştı Jandarma’ya.

“Adam, bana, ikide bir:

‘Abi ne arayacağız ki orada değil’ deyip duruyordu. Kaymakamlıktan izin almıştım, trol atacaktık. Denizin dibinden ona ait bir şey çıkar umuduyla. Üzerinde sekiz kilo kurşun ağırlık vardı. Dibe vuramazdı. Şiştikçe suya doğru çıkardı. Burası kuytu yer, akıntı yok, karşıda da Mendirek. İhtimal vermiyorum daldığına.”

“Peki, sence ihtimal ne,” diyorum.

“Dedim ya size, kaçtı! Eşinden muzdaripti. Ama bunca süre ayrı kalamazdı, çocuklarına düşkündü, çıkar gelirdi.

Ya da kaza oldu denize dalmadan, korkup bir yere gömdüler. Veya o kaybolan Oltacı’da işin sırrı. Jandarma’da bir onun ifadesi yok.

Aziz; “Ben bi su dökeyim,” diye kalktığında, çırağı çay bardaklarını önümüze koymuştu. Dönüp ustasının içeri girişine bakmış, o gözden yittiğinde:

“Abi, biliyor musunuz orada yalnızca bir kadın saati bulunmuş, buna da Büfeci el koymuş, benim bilip ettiğim bir de bu. Ustamın bundan haberi var, ama hiç ses etmiyor nedense,”  diyebilmişti fısıltıyla.

2./ SÖYLEMİŞTİ

 “İnsan dikkatini  özellikle küçük şeylere      

 yoğunlaştırmalı, onların izini sürmeli.”

Ernst Bloch     

Bakışlarındaki süzgünlükteydim.

Göz ucuyla izliyordum.

Ata binişindeki edanı bir Çevgan oyuncusuna benzettim. Önü kapalı bir alanda rakibiyle gireceği yarışta elindeki sopayla at üzerinde top koşturan binici gibiydin.

Gövdeni atın üzerinde sağa sola döndürerek bir tür ısınma hareketleri yapıyordun. Başındaki kaskı yerleştirdikten sonra, ellerinle saçlarını ensende bükümleyip toplamıştın.

Arap atı uysaldı.

Yelesini okşadın, boynuna sarıldın. Göz göze gelme ânımızı bekler gibiydim.

Parkurda birkaç tur atıp atyolu patikasına çıkacaktınız. Bir ara gözlerinle gözlerime dokunur gibi oldun. Gülümsemiştik ikimiz de.

O birkaç tur sonrasında kaybolmuştun adeta. Arap atını son turda hızlandırmış parkurdan çıkmıştınız.

Saat tutarak gelip buraya, tenteli bekleme yerinde oturarak çayımı yudumlamıştım. Sonra da kitabımı okumaya vermiştim kendimi. Dalıp gitmiştim okumama. Başımı kaldırdığımda yanıbaşımda gülümseyen yüz, sevecen bakışlarınla sen vardın.

Sarıdan kızıla çalan saçların dağınıktı. Üzerindeki beyaz tişört ıpıslaktı. Adeta omuzbaşıma sokularak yanıma oturmuştun. Terle buğulanmış kokunu hissetmiştim. Tenine yapışan tişörtün göğüslerini  belirginleştirmesi bir ân sana sarılma isteğini doğurdu bende.

“Tişörtünü değişmelisin, ter sırtında kalmamalı,” diyebilmiştim ancak.

“Çayınızdan bir yudum verirseniz, şimdi duşa girerim,” demiştin gülümseyerek.

Bardağımı kaldırıp dudaklarına yanaştırmıştım ki; “Bana çocuk muamelesi yapmayın lütfen, ben içebilirim,” diyerek bardağı elimden almıştın.

“Yorgun binicilerin bir de yardımcı seyisleri olmalı.. eğer kabul ederseniz,” sözüm yarım kalmıştı, eliniz elime değdiğinde.

Göz göze gelmiştik o ân.

Durdurulamayan bir duygu esintisi savurmuştu beni sana. Ben kitabıma dönemiyor, sense duşa gidemiyordun.

Adeta alev üfleyen ejderhanın iki âşığın öpüşmesine engel olan yaban dili bir kılıç gibi uzamış gelip o ân öpmek istediğim dudaklarının bekçisi kesilmişti.

Başımı kaldırdığımda, bizi tanıştıran Yasemin’in gölgesi üzerimize düşüyordu.

“Ama böyle oturamazsın terli terli.. hadi duşa.. siz de çok fazla söze tutmayın n’olur..” demesiyle o alev ateş tutuşma hali çözülmüştü birden.

Bu kez gene yanımdaydın. Islak saçlarını toplamış, ensende topuz yapmıştın.

“Şimdi başka birisin…”

“Peki, kime benzetiyorsunuz şimdi de?”

“Ceylan bakışlı binici…”

“ O kim?”

“Öpülesi dudaklı,” diyebilmiştim fısıldayıp sana duyurmak istercesine.

“Siz zaman avanesisiniz kuzum… Şöyle bir ata binip benimle koşuya çıksaydınız ya..”

“Öğreten mi var?”

“Azim ister, bekleyerek öğrenilmez… Atacaksın kendini atın sırtına, üzengilere sarmalayacaksın ayaklarını, dizgini sıkmayacak, atının kulağına fısıldayacaksın bu sözleri bana değil… sonrası gelecek işte…”

“Anladım, bu ilk ders!”

“Ah! Siz lâf ebesisiniz, söylemişti Yasemin!”

Feridun Andaç – edebiyathaber.net (21 Ocak 2020)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r