
Sabah aynaya baktığımda, gözlerimin kenarında ince bir çizgi daha belirmişti. Bir tüyün zemine düşmesi kadar sessiz, ama insanın içini o kadar derinden yaralayan bir çizgi… Elimi kaldırıp dokundum. Parmak uçlarımla hissedince çizgi daha da belirginleşti; sanki benden bir şey istiyor, bir itiraf bekliyordu.
Çizgiye baktım ve fark ettim:
Bu benim yaşlanmam değildi sadece, onların da yaklaşmasıydı.
Annemin sesi mutfaktan geliyordu. Bir bardak suyun içine kaşık çarpıyor, ardından uzun bir sessizlik oluyordu. Eskiden o suskunluklar böyle değildi. Gençken, suskunluk bir düşünce aralığıydı; şimdi nefesini doğrultmaya çalışan bir gövdenin yorgunluğu.
Babamın yürüyüşü değişti. Adımlarının altındaki ağırlık büyüdü. Sanki zemin onu biraz daha içerisine çekmek istiyor gibiydi. Bazen bir odadan diğerine geçerken, adımlarını dinliyorum. Her birinde bir gölge var; anlatılmamış bir hikâyenin son cümlesi gibi kırılgan.
Aynaya tekrar baktım. Çizgi oradaydı; ama bu kez yalnız değildi. Gözümün altındaki yumuşak deride, yılların ince bir izi daha beliriyordu. İnsan bir çizgiyle yaşlanmaz; çizgilerin kendisi birbirine sokulup hatıralarını fısıldamaya başladığında yaşlanır.
O gün annemle çay içerken, masanın üzerinde duran fincana uzun uzun baktığını fark ettim.
“Biliyor musun,” dedi, “son zamanlarda bardakların sesini daha az duyuyorum.”
Bu cümle bana bir kapının yavaşça kapanmasını hatırlattı.
Bazen, insan bir şeyleri yitirmeye başladığında bunu kimse fark etmesin ister. Çünkü fark edilirse, zamanın ilerlediği resmileşir.
Babam ise akşamüstleri pencerenin önünde duruyor. Bir şey seyretmiyor aslında; belki gençliğini bekliyor, belki hiç yaşamadığını düşündüğü bir günü hatırlamaya çalışıyor. Ona bakarken, gövdesinin etrafındaki ince titremeyi görüyorum. Ölümün yaklaşması böyle olmalı: Sessiz, çok sessiz; ama insanın gölgesine bile sinen bir soğuklukla.
Ben ise evin ortasında, iki zaman arasında sıkışmış gibi duruyorum.
Kırışıklıklarım onların geleceğiyle aynı hızda çoğalıyor.
Ben yaş aldıkça, onlar zamandan eksiliyor.
Ben büyüdükçe, onlar küçülüyor.
Benim çizgilerim çoğaldıkça, onların gölgeleri uzuyor.
Bazen gece uyanıyorum. Aynaya gitmeden önce bile biliyorum; yüzümde yeni bir hat beliriyor. O hat, onların kaygısıyla besleniyor. Hayatım boyunca taşıdığım en ağır gerçek bu oldu:
Zaman bana işliyorsa, onlara çoktan işlemiş.
Bir gün annemin ellerine uzun uzun baktım.
Parmak kemikleri incelmiş. Eklemlerine usulca çökmüş bir soğukluk…
O eller bir zamanlar beni tutmuştu. Şimdi kendini bile tutmakta zorlanıyor.
Babamın yüzünde yılların sessiz bir karanlığı var. Gözleri hâlâ canlı ama bakışının ardında, yakında söyleyemeyeceği cümlelerin gölgesi dolaşıyor.
Ve ben…
Yüzümdeki çizgilere baktıkça anlıyorum ki, yaşlanmak yalnızca varlığımın değişmesi değil; sevdiğim her şeyin benden önce yıprandığını görmek demek.
Bazı sabahlar büyük bir korkuyla uyanıyorum:
Ya bir gün annemin sesi mutfaktan gelmezse?
Ya babam pencerenin önünde durmazsa?
Ya evdeki sessizlik onların yokluğunun sesi olursa?
İnsan gençliğini kaybettiği için üzülmez aslında;
İnsan, sevdiklerinin ölümüne adım adım yaklaşırken yaşlanmanın ne demek olduğunu anlar.
Aynaya son kez döndüm. Çizgilerime baktım.
Artık onlarla savaşmıyorum.
Çünkü bu çizgiler, annemin ömrünün kırılganlığını, babamın yavaşlayan adımlarını, benim içimde büyüyen sessiz korkuyu taşıyor.
Bu çizgiler, bir aile tarihinin görünmez haritaları.
Bir gün onların sesleri tamamen sustuğunda, belki de yüzümdeki bu çizgiler beni hayatta tutacak.
Bana “onlar vardı” diyecek.
“Vardı ve senin zamanın hâlâ sürüyor.”
Ve ben belki ancak o zaman anlayacağım:
Yaşlanmak, aynada kendini görmek değil;
yüzünde onların yokluğunun ince ince işlediği hatları taşımaya başlamak.

















