Masthead header

Hasan Sever’den “Cinayet (Ma)hali” adlı öykü

Hasan Sever
Zürih
Herhangi bir gün

Kan ter içinde içeriye girdi. “Çok aradın mı burayı? Gelene kadar canım çıktı.“ “Canına kastım var, bilmiyor musun?” dedim, bütün patavatsızlığımla. Lafı uzatmayı severdi ama gününde değildi. Bilgisayarı bıraktığı gibi, “Hemen gitmem lazım, işe geç kalıyorum” deyip, çıktı. Arkasından, “Nesi var?” diye bağırmak zorunda kaldım. “Bilmiyorum, bir bak, çok yavaş, vi…” Gittti. Son söylediklerini duyamadım.

Bir gün sonra, mesainin bitmesine yakın, geldi. Yine kan ter içindeydi. Bir patavatsızlık daha yapıp “Kilo ver. Boydak bile yük taşıyorsun” demekten son anda vazgeçtim. “Akşama online konferansımız var. Umarım bilgisayar beni yolda bırakmaz.” “Online konferans mı? O ne be?” diye sordum, yarı inanmamışlıkla. “Paltalk grubumuz var. Her ay memleketten biriyle konferans yapıyoruz.”  “Öyle mi? Geyiğe siyaset sosu sürüyoruz demiyorsun da” demiştim ki, “seninle konuşanda kabahat” deyip alıp bilgisayarını gitti.

“Geyiğe siyaset sosu ha. Ha ha ha.” Yaptığı espriyi sonradan fark eden yeteneksizlere benzemiştim. Tezgahı sildim. Çaycı’yı kapattım. Kül tablalarını boşalttım. Artık çıkabilirdim. Çıkmadan, son bir kez gazetelere göz atayım derken, dalmışım. Telefon çaldı. Açtım. Sesi duyar duymaz, içimden, “yine gitti yarım saat” dedim. Gelenek olduğu  üzere, bilgisayarını tamirden alanlar, tamirin henüz köpüğü üzerindeyken, akıllarına gelen en fantastik soru ve sorunları, hatta microsoft’un cümle sakatlıklarını, ücrete dahil mukabilinde, üstüme atarlardı. Yine benzer bir durum derken, karşıdaki ses, o güne kadar duyduğum en hayda sorunu dillendirdi:

“Bilgisayarın CD sürücüsü normal değil. CD koyacak yer yok!” 

Haydaaa! 

“Sürücü var; ama CD koyacak yer yok, öyle mi?”

“Evet.”

“Ya nasıl olur, emin misin?”

“Evet.”

Bir taraftan, “Böyle saçmalık mı olur?” diye düşünürken, bir taraftan da duruma makul bir açıklama bulmaya çalışıyordum. Mesele o kadar tuhaftı ki, söylenebilecek herhangi bir yalan bulsam, hiç tereddüt etmeyecektim. Etmeyecektim de o yalan nasıl bir yalan olmalıydı? Vaziyet gayet somut. Ortada bir parçanın sakatlığı söz konusu. Tamam, telefondakinin zekasına kefil olmam ama bu, zeka gerektiren bir durum değildi ki. Hal böyle olunca, zor durumlarda başvurulan bilgisayarcı geçiştirmelerine de sığınamıyordum. Ne “bilgisayarını yeniden başlat” ne de ”Kontrol+Alt+Delete’ye basıp, listeden falanca işlemi öldür” diyebiliyordum. Al ettim, el ettim olmadı. Karşıdaki her seferinde aynı haydalığı tekrarlıyordu. Baktım olmayacak, perişan bir vaziyette “adresini ver” dedim.

Limmat Çayı’na komşu, çok katlı bir binanın, herhangi bir katında, herhangi tek odalı bir evde kalıyordu. Ev havasız, etraf tozluydu. Bilgisayar masasıyla, onun hemen yanında duran kanepeden başka hiçbir şey kullanılmıyor gibi duruyordu. Bilgisayar, demincek tezgahımda duran, Packard-Bell marka, gri renk, enine kasa bir Pentium 3’tü. Sağa sola baktım, kablolar, kasa kapağı, bağlantılar derken, bir tuhaflık fark ettim. Sanki bağlantı yerleri yer değiştirmişti. Normalde altta olması gereken ekran girişi en üstte duruyordu. Durumun absürtlüğünden olsa gerek, ilk yapmam gerekeni en sonda yapıp, CD düğmesine bastım. Sürücü, nazlı nazlı, Alman mekaniği yumuşaklığında yuvasından çıktı. Evet terslik vardı fakat terslik CD sürücüsünde değildi.

Elimin tersiyle sürücüyü yerine ittim. Ekranı yana koydum. Takılı kabloları çıkarmadan, bilgisayarı altlı üstlü çevirdim. Ekranı tekrar kasanın üstüne aldım. Düğmeye bastım, CD yuvası fincan altlığı gibi bize baktı. 

“Aaa oldu!” 

Espiriyle hatasını kapatmaya çalışıyor sanarak yüzüne baktım. Yüce Gök, o da ne, gerçekten tamir ettiğimi düşünüyor.

“Nasıl oldu?” 

“Bir şey olduğu yok, bilgisayarı ters koymuşsun.” 

Gülmekle şaşırmak arası bir ses çıkardı. Yüzümde atan sinirleri hissedebiliyordum. Çok kısa, ama gerçekten çok kısa bir an, önce bilgisayarı, arkasından kendisini pencereden atmayı düşündüm. Toplandım. Bütün öfkemi içimde tutarak ve tek kelime etmeden kapıya yöneldim. Binadan çıktığımda, cinayetin köşesinden dönmüş insan rahatlığındaydım. Yüzümü rüzgara verip şöyle bir durdum. Derin bir nefes aldım. Limmat Çayı’ndan yosun kokusu getiren rüzgar, yüzümde parmak ucu yumuşaklığında dolanıyor; güneş, Jura tarafına boyun uzatmış, kent akşama iniyordu.

“Bir daha” dedim kendi kendime, “sakın kimsenin canına kast etme.” Güldüm. Mesainin son işi olarak, kadının kulağımda çınlayan sesini, dürüp, çantama koydum: 

“Ay, bana bak, bunu kimseye anlatma ha! Hay allah. Bari bi’şey içs…”

Ç o k   O k u n a n l a r