Masthead header

Öykü: Yokuştaki varoluş | Özden Çelik

Bazen gülümser gibi dudak kıvrımları oynuyor sonra yanlış bir şey yapmış gibi birden ciddileşiyordu. Saçı yaşına göre çok erken ağarmıştı ya da yaşına rağmen yüzü hala genç duruyordu. Dağınık biraz da bakımsız bir haldeydi. Üzerinden hiç çıkarmadığını düşündüğüm tiftik tiftik olmuş kahverengi bir hırkası vardı. Kol kısımları yıpranmış, ipleri kendine yeni bir yol çizmişti. En çok dikkatimi çeken şey ise çizgili pantolonuna uyum sağlayan çoraplarıydı.

*******

O gün ilk kiramı vermek için erken bir saatte yola çıktım. Elimde alelacele yazdığım, kendi yazımı okumakta dahi zorlandığım ev sahibimin adresi vardı. Telefondayken bana, “Banka olmaz elden alırım.” Demişti. Bu konuşmayı adama üç kez tekrar ettirmiştim. O kadar hızlı konuşuyordu ki çoğu harf dile gelmeden havadaki moleküllere karışıyordu. Bir taraftan adresi not alırken diğer taraftan düşünüyordum. “Neden banka olmaz?” Üstelik evine göre kiranın parası çok fazlaydı. Telefonda zor anladığım sese bunları dile getirmek o an anlamsız olacaktı.

  Ben yürüdükçe rüzgarın etkisi artıyor, soğuk ciğerlerime kadar işliyordu. Paltomun iki yakasına sıkı sıkıya tutundum.

Düz yolda ilerlerken adeta uçar gibi hızlıydım sonra dar ve engebeli bir sokağa girdim ve yokuş yukarıya çıkmaya başladım. Ara ara ayağıma takılan taşlar oldu. Kaç kez tökezledim? Her düşme tehlikesinde etrafa enzimlerimi savurup yürümeye devam ettim.

Yokuşun sonuna yaklaştığımı düşündükçe yol sanki daha çok uzuyordu. Rüzgar şiddetini iyice arttırdı sanki tüm hava o iki boşluktan içeri giriyor tüm bedenimi donduruyordu. Soğuk, belirsizlik, yorgunluk derken zorlanmaya başladım. Geri dönmeye karar verdiğim an yokuş aşağı bir çocuk koşmaya başladı koşarken ayağı takılıp yere düştü. Düşmekten dolayı dizleri kanıyordu ama o bunu umursamadı beni görünce gülümseyerek ayağa kalktı, bir şey söyleyecek gibi gözlerime baktı. Sonra tekrar koşmaya devam etti. Onun o ışıltılı gözlerinde ben –vazgeçmemeyi- gördüm. Bir süre onun ardından baktım. Derin bir nefes alıp tekrar yola koyuldum. İlk kez geçtiğim ama bana çok tanıdık gelen bu yolda ilerlerken, ruhumda iz bırakan insanlarla karşılaştım. Kimi selam verip geçti kimi selam da versem yüzüme dönüp bakmadı. Yokuşun sonuna yaklaştığımda fark ettim ki geçtiğim o yolda sadece ben vardım. Bu ürpertici bir yalnızlık değildi aksine o an bana huzur verdi. Yokuşun bitiminde ise boylu boyunca uzanan taş binalardan başka bir şey yoktu. Elimdeki adrese baktım. O kadar uzun yolu boşa mı gelmiştim? Diye düşünürken bitmiş görünen yolun sağa doğru tekrar devam ettiğini gördüm. O yöne döndüğümde elli yedi numara ile karşılaştım. Elimdeki adrese tekrar baktım. O an ömrü boyunca evini aramış ve sonunda bulmuş birisi gibi heyecanlandım. Bir an önce oturabilmek için zile bastım. Ben kapının önünde beklerken perde belli belirsiz hareket etti. Ardından büyük bir gıcırtıyla açıldı kapı. Bir gölge görünümündeki ev sahibim bir şey söylemeden beni içeri aldı.

İçeride aşina olduğum ağır bir koku vardı. Sanki yıllardır hiç pencere açılmamış gibiydi belki de gerçekten açılmamıştı. Tavanından örümcek ağları sarkıyor içinde her türlü böceği barındırıyordu. Çoğu çoktan pes etmişken ağdan kurtulmaya çalışan bir kelebek inatla çırpınmaya devam ediyordu. Ev sahibim sessizliğini bozmadan salonundaki solmuş ve oturmaktan çökmüş tekli koltuğuna attı kendisini. Ben de ilk bulduğum iskemleye oturdum. O bana baktı ben ona… Bakışları da sözcükleri kadar anlaşılmazdı. Yerimde huzursuzca kıpırdanırken kiramı verip bir an önce bu virane yerden çıkmak istedim. Tedirgin halim saniyeler geçtikçe depreşti.

            – Merhaba kiranızı getirdim. Bu arada kira parasını da konuşabilir miyiz? Biliyorsunuz evinize bakmadan aceleyle tuttum! Üstelik eviniz… Oldukça yıpranmış görünüyor.

Dudak kıvrımları oynadı. Yüzündeki çizgilere eşlik etmeye başlayan o kıvrımlar birden hareketsiz kaldı. Çizgili pantolonun üzerine yerleşmiş ellerini hızla sürtmeye başladı. Bileklerinden sarkan ipler onunla birlikte harekete geçti. İplerden birini çekti o ip çektikçe daha çok uzadı. En son elinde çevirip bileğinden içeri soktu. Sürtünmenin etkisiyle çevikleşen o eller hızla bana doğru uzandı. Misafirperverlikten çok uzak bir tavırla karşılanmıştım, para mevzu bahis olunca iletişime geçen bu adam sinirlerimi bozdu. Elimde terlemekten dolayı hamurlaşmış beyaz zarfı adama uzatır gibi fırlattım. Zarf yere düştü. O an dikkatimi çeken şey pantolonuna uyum sağlayan çizgili çorapları oldu. Ev sahibim bu tavrımı umursamadı zarfı yerden aldı ve açtı.

            – Teşekkürler. Demek evimi yıpranmış buldun. Seni orada bağlayan bir şeyler mi var? Kirayı düşündüğüne göre yaşamaya devam edeceksin.

            – Şu an başka seçeneğim yok.  

            -Seçeneğin çok ama düşüncelerin bitkin ve buruşuk… Yolundaki pürüzler seni çok rahatsız ediyor farkındayım ama sen öyle alışmışsın ki bu duruma! Yaptığın tek şey ördüğün o ağda çırpınmak…

            – Ne demek istiyorsunuz? Derken adamın senli benli konuşması, kelimeleri seçişi ve diksiyonu beni hayrete düşürdü. Sanki telefondaki ses başkasına aitti.

-*“Ekşi Üzümler” kitabındaki tilki gibisin diyorum. Çözüm yerine bahaneler üretiyorsun. O evi yıpratan senden başkası değil. Daha iyi şartları seçmek yerine kira parasına takıldın. Kendini kısıtlama. Sınır sadece dilin içinde çizilebilir. Takıldığın o engel belki de senin en büyük kurtarıcın. Otuz yaşındasın ama hala yalnızsın. O pürüzlere odaklandığın takdirde sonun bu halde olacak. (Derken kendisini gösteriyordu.) Gözlerin bu adam deli mi? diye bakarken aynı anda da benim kim olduğumu sorguluyorsun. Karşında oturan, garipsediğin belki de illet olduğun o kişi, senin elli yedi yaşındaki halin. Değişim, ne kadar büyük değil mi?

Yirmi yedi yıl sonraki halim mi? Buna inanmam çok güçtü. O an kahkaha atmamak için kendimi zor tuttum. Kabul etmesem de adamın sözcükleri çok tanıdık bir ortamda kol geziyordu, derinliğimde özgürce dolaşması ise canımı çok yakıyordu.

*Jon Elster

edebiyathaber.net (10 Mart 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r