Masthead header

Öykü: Yokuş | Melis Tekin Akçin

1

Doktor Bey’in odasından çıktık yenice. Omuzları çökmüş. Oturmazsak yığılıp yere düşmesinden korkuyorum. Anlaşmışız gibi koridorda boş bulduğumuz ilk banka oturuyoruz. Bu koridorlar ne kadar da uzun. Hiç dışarı çıkılamayacakmış gibi.

Sürekli eşarbının ucuyla siliyor gözyaşlarını. Kafasını diğer yana çeviriyor her silişinde. Sözüm ona gizlice ağlıyor. Ben ise tüm yaşadıklarımızdan herkesten önce kurtulacak olmanın sevincini taşıyorum. Zaten Doktor Bey de şaşırdı benim sevinmeme. Bir gün uyanacağım ve birisi şırıngayla çekip almış olacak yaşadığım her şeyi.  

Ara ara düşünüyorum, bu şansa sahip olmak için nasıl bir sevap işlemiş olabilirim diye. Eğer ikimizden biri hakedecekse böyle bir ödülü, bu kişi mutlaka Hatice olmalıydı. Her sofraya oturduğumuzda, özellikle de onun en sevdiği yemeklerden biri varsa, bayramlarda, hatta bir şey olmasına bile gerek yok öyle aniden hıçkırıklara boğulur Hatice. Arada suçluluk da duyuyorum elbet. Yaşadıklarımızın ağırlığı sadece onun omuzlarına yüklenmiş oluyor. Bu da yetmezmiş gibi, bir de benim için üzülüyor artık.

Elimi omzuna koyuyorum. Hafifçe sıkıyorum. “Hadi gel ağlama artık,” diyorum. Bir çocuğun dikkatini başka bir yere çekmeye çalışır gibi, “Hazır buraya kadar gelmişiz Samanpazarına götüreyim seni.” Bir yandan eşarbının ucuyla gözyaşını silmeye devam ederken bir yandan da kafasını sallıyor. “Hadi öyleyse,” deyip elimle hafifçe dizine vuruyorum. Birbirimize dayanarak çıkıyoruz İbn-i Sina Hastanesinden.

Bugünü ne zaman unutacağım? Peki ilk tanıştığımız günü, oğullarımı…

Yokuşun başında durup gri bulutların altında uzanan, benden aldıklarından bihaber Ankara’nın silüetine bakıyorum. Fötr şapkamı çıkarıp terleyen saçlarımı arkaya doğru düzeltiyorum. Tekrar yerleştiriyorum yerine özenle. Yokuşu tırmanmaya devam ediyoruz.

2

Uzaktan bana doğru geliyor. “Neden haber vermeden çıktın,” diye bağırıyor. Hem de sokağın ortasında. Bozuluyorum. “Hadi eve gidelim,” deyip kolumdan yutuyor. Yol boyu konuşmuyorum. O da sürekli kafasını diğer yana çevirip gözyaşlarını eşarbının ucuyla siliyor. Eve gelince pencerenin önündeki yeşil koltuğa oturuyorum. Neredeyse benimle yaşıt görünüyor bu yer yer süngerleri çıkmış haliyle. Yoldan geçenleri izliyorum. Konuşmayacağım bir daha. Barıştırmak için uğraşsın bakalım biraz. Herkesin içinde bağırmak da ne oluyor? “Hadi en sevdiğin gömleğini giydireyim,” diyor güler güzle. Bir cevap vermiyorum. Onun yerine omzumu havaya kaldırıp indiriyorum hızlıca. Siyah kadife gömleğimi getirip giydiriyor. Parmağımla kumaşın üzerindeki yolu takip ediyorum. Fitilli dokusu beni biraz sakinleştiriyor. “Bir kahve de yapayım sana.” Arkasından izliyorum giderken. Hakkını yemeyeyim. Tüm gün evin içinde dolanıp duruyor. Yemek yapıyor, etrafı süpürüyor.

Hep benim yanımda kaldığına göre, pek arayıp soranı da yok. Arada bir, uzunca bir oğlan uğruyor eve. Yanında da bir kadın ve sarı saçlı bir kız çocuğu oluyor. Sıkı sıkı sarılıyorlar kapıdan girince. Gizli saklı akan gözyaşları, onlar gelince bir anda boşanıveriyor yanaklarından. Her gelişlerinde mutlaka fotoğraflara bakıyorlar. Bana da gösteriyorlar fotoğrafları. O anda herkes gözlerini dikip bana bakıyor. Ne yapacağımı bilemiyorum. Bir şeyler anlatıyorlar, sorular soruyorlar. Cevap veremeyince suratları asılıyor. Ne söylememi bekliyorlar, bilmiyorum.

Bazı günler, çok ısrarcı oluyorlar. Bugün olduğu gibi. Kucağımda biriken fotoğrafları elime alıyorum. Tekrar bakmaya başlıyorum sırayla. Sonra farelerin sesleri geliyor. Kırt kırt. Kafamın içinde. Avuç içlerimle şakaklarıma bastırıp, öne doğru eğiliyorum. İleri geri sallanmaya başlıyorum. Evdeki kadın yanıma gelip sırtımı sıvazlıyor. Adı neydi? Hatırladım. Hatice. Birden yer sallanmaya başlıyor. Kaçmak ister gibi ayağa fırlıyorum. Dizlerim vücudumun ağırlığını taşıyamıyor. Yere yığılıyorum. Evdeki herkes dikkat kesilmiş beni izliyor.

O anda farkediyorum. Fotoğraflar yere saçılmış. O fotoğraf, en üstte. Fotoğrafta; Ben, Hatice ve iki oğlum varız. Her fotoğrafta olduğu gibi, onda da tarih yazılı. 2016 yılının Mart ayı. Hepimiz bundan günler sonra okula gitmek için evden çıkan oğlumuzun Kızılay’da Güvenpark’ta patlayan bir bomba yüzünden öleceğinden habersiz gülümsüyoruz. Elimi üzerimdeki gömlekte gezdiriyorum. Ufuk’un siyah kadife gömleği. Yavaşça ayağa kalkıyorum. Ufak kız gözlerini üzerime dikmiş her an ağlamaya hazır bekliyor.    

edebiyathaber.net (29 Haziran 2021)

  • Ali Arıcan - 30/06/2021 - 10:22

    Duygu yüklü ve yoğun bir öykü ama yazarın zarflar konusunda biraz daha dikkatli olmasında fayda var diye düşünüyorum. İlk cümledeki “yenice” ifadesi okumayı zorlaştırıyor. Aynı şekilde ikinci paragrafın ilk cümlesinde “sürekli” yüklemden önceki yere konursa daha iyi olur. Bir de “eşarpla gözyaşı silme” eylemi tekrar ediyor. Gerek var mı? Gerekliyse, bu eylemin ne ifade ettiğine dair ipuçları verilebilir.Sondaki bomba olayının da bağlamını anlayamadım.Öykü bir anda patlayan bir bombaya bağlandı ve bit. Daha iyi bir son, daha nedensellikli bir çözüm hak ediyordu bence. Şimdilik bu kadar… Başarılar :)cevaplakapat

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r