
“Eee” dedi. “Nasıl gidiyor şehir hayatı?”
Plastik bardağa koyduğu şaraptan bir yudum aldım. İstediğim serinlikte değildi.
“Bildiğin gibi. Alya’nın okulu, benim işler…”
“Takı tasarımına devam değil mi?”
“Evet, yeni koleksiyonu hazırlıyorum şimdi, neredeyse her gün Kapalıçarşı’dayım.”
“Tutturdun sen o işi. Geçen sayfana baktım, bütün sosyetik kadınlar sırada. Dizi oyuncularına da veriyorsun sanırım.”
“Evet, o da tesadüfen oldu. Faruk’un bir arkadaşı sayesinde.”
Sesim cümlenin sonuna doğru kendiliğinden kısılmıştı.
Önemsemiyormuş gibi görünmeye çalışarak sordu.
“O nasıl, iyi mi?”
“Baya yoğun bu sıralar. Çoğunlukla Brüksel’de, Birleşmiş Milletler’de eğitim işleri falan.” Başıyla onayladı.
“Asıl sen nasılsın? Annenler?”
“Bizde bir değişiklik yok, emeklilik hayatı. Nermin hanım Ege otlarıyla yeni tarifler deniyor, ben bol bol film izliyorum, dalıyorum.”
Omzumla hafifçe ona dokundum,
“Hâlâ öykü yazıyor musun?”
Uzaklaştı, aramızdaki görünmez çizginin geçilmesini istemiyordu.
“Bıraktım o işleri. Ara sıra çeviri gelirse yapıyorum, o kadar.”
“Neden ama? Çok yetenekliydin, niye devam etmedin?”
İlk kez gözlerini kaçırmadan baktı bana.
“Yetenek denen şeyi çok önemsemiyor muyuz sence de? Farklı olmayı, parıldamayı.”
Sustum, deminden beri oynadığım yüzüğü parmağımın etrafında bir tur daha çevirdim. Pırlantası artık avucumun içine bakıyor.
Başımla işaret ettim.
“Yaso nasıl?”
Gözlerini yanındaki sandalyede eğri büğrü oturan kardeşinde gezdirdi.
“Bedeni büyüyor ama aklı aynı, beş yaşında bir çocuk.”
Sevgiyle dokundu kızın alnına, gözlerini perdeleyen saçlarını geriye itti, dudaklarının kenarında biriken ıslaklığı parmağıyla sildi.
“Doktorlar ne diyor? Yok mu bir umut?”
Bardaktaki şarabı başına dikti.
“Yok”, Zoraki gülümsedi. “Tanrı bizi unutalı çok oldu.”
Ayağa kalktı, üzerinde biriken fıstık parçalarını silkeledi yere.
“Yarım saat daha buralardaysan ben bir dalıp çıkıyım. Vaktin var mı?”
Aslında gitmek istiyordum ama nasıl söylerim şimdi. Onca yıldan sonra.
“Tabii” dedim.
Rengi soluk atletini çıkardı, lastik terliklerini sandalyesinin kenarına koydu. Hafiften sağa bakan birini ayağıyla düzeltti. Onu süzdüğümü fark edince gülümsedi, basenlerine, karnına dokundu.
“Kırklı yaşlar işte. Yerçekimiyle mücadele.”
Parmaklarıyla mayosunun askılarını esnetti. Çantasından kırmızı bir düdük çıkartıp uzattı bana.
“Ben denizdeyken acil bir şey olursa çalarsın.”
“İhtiyaç olmaz herhalde ama peki.” dedim.
İskelenin ucuna yürüdü, kayalıkların başladığı yerde gözden kayboldu.
Yüzmeyi ne kadar seviyordu. Okuldayken bu hayatta iki üç kulaçla dağılmayacak hiçbir üzüntü yok derdi hep. Hâlâ aynı fikirde mi?
Yerdeki termosu aldım, bardağa şarap koyarken kolumda bir baskı hissettim.
Soluma döndüm, Yaso koluma yapışmış, hırsla sıkıyor. Parmakları o çelimsiz bedeninden beklenmeyecek kadar güçlü, kelimeleri yarım yamalak.
“Ighh, ıghhh. Ben, ben-im.”
Bakışlarında vahşi bir hayvanın tekinsizliği.
“Yasemin” dedim sakin kalmaya çalışarak,
“Tanımadın mı beni?”
Başını hızlı hareketlerle hayır der gibi salladı.
“Dü- dük” dedi. “Dü-dü-ğü ver.”
“Sakın öttürme ama olur mu. Ablan rahat rahat yüzsün.”
Düdüğü ona verdim, kolumdaki kelepçe yavaşça gevşedi.
Şaraptan bir yudum aldım. Denizden çıkar çıkmaz izin isteyip gidecektim. Ne düşünürse düşünsün.
Yaso’ya baktım. Düdüğü emzik yapmış, gözlerini büyüten, yüzünü titreten bir iştahla emiyor. Arada boğazından ufak hırıltılar yükseliyor, salyaları çenesinin altında birikip damla damla kucağına dökülüyor.
Hafif bir bulantı yokladı midemi. Şaraptan mı? İskeleye doğru baktım, denizde kimse yok. Cankurtaran kabininden en uçtaki lokantaya kadar. Adaya mı yüzdü acaba? Ayağa kalktım, dalgaların arasında bir kıpırtı aradım, yok. Yaso’nun ağzındaki düdüğü aldım, şortuma silip kendiminkine götürdüm. Derin bir nefes aldım, geri verecekken kayalıkların arkasından sallanan kolunu gördüm. Oradaydı. Birazdan demir bir kafesi sürükleyerek çıktı denizden. Yanına gittim koşarak.
“Ne bu, nerden buldun?”
“Balıkçılar atmış derine, balık tuzağı. Baksana nasıl sıkışmış zavallı.”
Yuvarlak, tel kafesin ortasında çırpınan balığa bakıyorum. Hayatımda gördüğüm en büyük balık olabilir.
“Nasıl girmiş buraya?”
Elini kafesin üzerindeki spiral tellerde gezdirdi.
“İçine iki üç parça ekmek koyuyorsun bunun, salıyorsun denize. Kokuyu alan balıklar sepete yaklaşıyor, sepetin tellerini takip ederek üst delikten hop içeri.”
“Eee?”
“İçeri girdi mi, bir daha çıkış yok.”
“Niye girdikleri delikten yukarı çıkmıyorlar tekrar?”
“Görmüyorlar ki deliği, balıklar yukarı bakamıyor ya. Çok garip değil mi?”
Bakıştık. Hâlâ öfkeli, kırgın.
Üzerinden sular damlayan kafesi taş basamağa koydu.
“Ba-lık, ba-lı-ğı sevcem.”
Yaso avazı çıktığı kadar bağırıyor.
“Şşşt, seveceksin tamam. ”
Balığın karnından aşağısı kafesin içinde. Yuvarlak tellerden biri dar bir yüzük gibi derisine oturmuş, pullarından kan sızıyor. Bir sağa, bir sola. Can havliyle kendini oradan oraya atıyor hayvan.
Parmaklarıyla kaygan gövdesini kavrayıp yavaşça çekmeye çalıştı.
“Su dök üstüne ölmesin, çabuk.”
İskelenin kenarından denize daldırdım ellerimi. Bir avuç deniz suyu, neye yeter ki? Daha hızlı olmalıyım, tekrar soktum ellerimi soğuk suya, denizden balığa, tekrar, tekrar…
“Olmuyor. Çok kötü sıkışmış, tel makası lazım.”
Bir avuç daha.
“Neden ağlıyorsun?”
“Ne?”
Durdu. “Ağlıyorsun.”
O an hissettim içimde sessizce dönen vidayı. Dağılan saçlarımı, ıslanan ipek elbisemi, plaj terliğimin üzerinden kopup giden pembe nilüferi fark ettim.
Balığa baktım. Gözlerini gökyüzüne dikmiş, ağzını dua eder gibi açıp kapatıyor.
Biraz daha su lazım, biraz daha su.
Denize koştum. Tam eğildiğim sırada iskelenin ilerisine bir şey düştü. Dönüp baktım geriye, kafes yoktu.
“Ne yaptın?”
Omuzlarını silkti.
“Neden attın? Kurtulacaktı belki de.”
“Kurtulamazdı. Denizde ölecek, tanıdığı, bildiği yerde.”
Yere oturdum. Güneşin son ışıkları iskeleden denize sızıyor, mavi turuncuya, kırmızı maviye karışıyor.
“Boş ver” dedi. “En azından rahat bir hayatı oldu.”
Yüzüne baktım.
“Bir yerde okudum. Balıkların hafızası beş saniyeymiş. Düşünsene yaşadığın her şeyi beş saniyede unuttuğunu. Ne büyük özgürlük. Her gün yeniden dünyaya gelmek gibi.”
Ayağa kalktım.
“Ben gidiyorum.”
“Terk ediliyorsun mesela, beş saniye geriye doğru say. Hop bitti.”
Çantamı omzuma astım, saçlarımı topladım.
“Kendine iyi bak.”
Sesi gittikçe yükseliyor. Sözlerini arkamdan fırlatıyor.
“En iyi arkadaşım dediğin insan, sevgilinle birlikte oluyor. Hatta evleniyorlar. Beş saniye yeterli. Puff.”
İskelenin başına doğru yürümeye başladım.
“Görüşürüz.”
Sesi git gide yükseliyor.
“Üstelik yıllardır görüşmemişsiniz. Bir gün sahilde karşılaşıyorsunuz. Hiçbir şey olmamış gibi gelip oturuyor yanına. Allak bullak oluyorsun.”
Arabayı nereye park etmiştim. Biraz ilerde.
Adımlarımı hızlandırdım.
Yaso’nun yanından geçerken son kez baktım ona.
Dudaklarının kenarına yapışan kurabiye parçaları güneşin son ışıklarında parlıyor pul pul.
Arkamdan saydığını duyuyorum:
“Bir, iki, üç, dört, beş!”

















