Öykü: Uyurgezer ve gölgesi | Erdem Özgül

Mart 6, 2026

Öykü: Uyurgezer ve gölgesi | Erdem Özgül

Uyurgezerdi. Geceleri uyanır, yolculuklara çıkardı. Bazen birkaç saatlik bir yürüyüş, bazen bir tren yolculuğu. Karanlığa aldırmaz, ayağı taşa takılmaz, alır başını giderdi.

Torna fabrikasında çalışıyordum. İşim zordu. Günde on saat diş oyarcasına demir oyuyordum. İşim ağırdı, kirliydi, pisti. Gözünde rezil plastik bir gözlük olmalıydı ki metal parçacıkları seni kör etmesin; kafanda tüm gün kulaklıkla gezmeliydin. Makineler boğazlanan boğalar gibi gün boyu bağırıyorlardı. Gecemi gündüzüme kattım, derslerime çalıştım. Polis oldum. Yabancılığıma, Müslümanlığıma bile bakmadılar. Beni mesleğe aldılar. Allah onlardan razı olsun. Yeni işimin parası daha yüksekti, izni daha çoktu. Bazı zamanlar sırf Uyurgezer’in peşinde geziyordum.

Evi kitaplarla doluydu bu adamın. Okur gezerdi önceleri. İşine gider gelir, yemeğini yapar yer, sokağa çıkardı. Şüphelenilecek en son kişiydi ama amirlerimin gözüne batmıştı bir kez. Televizyonu yoktu, radyosu da. Bir küçük odası, kendi dilinde kitapları vardı. Yer, doyar, yıkanır, giyinir çıkardı. Giyimi özenli değildi; ayakkabıları ezilmiş olurdu, elbiseleri eskirdi. Pasaklı olduğu söylenemezdi. Yediği içtiği ıspanak, pırasa, yumurta, peynir, sarımsak, soğandı. Etle arası iyi değildi. Kan tutardı onu.

Ara sıra annesi arardı, uzun süre konuşurlardı. Dinlerdik biz de. Kadın unutulmaktan korkuyordu. “Sizi seviyorum,” diyordu oğluna. Sevilmek istiyordu. Oğlu da onu seviyordu. Babasının umurunda değildi. Kardeşlerinin kendi hayatları vardı. Birbirlerini bazı bazı arar sorarlardı, hepsi bu.

Bizimki kitabını alır, Donaukanal’a inerdi. Yürüyerek okurdu orada; günler uzamışsa, mevsimler baharsa hele gözünü yaza dikmişse Donaainsel’e inerdi. Saatlerce okurdu. Romanlar, öyküler, şiirler. Doğrusunu sorarsanız kuşkulanılacak bir tarafı yoktu adamın. Ama bir kez fişlenmişti. Zamanında memleketinde sol bir örgüte girmiş, vurmuş vurulmuştu. Vücudunda bolca kurşun ve işkence izi vardı. Hayli ezmişlerdi. Emniyetin tüm kuşkusu da buradan ileri geliyordu. Kriz anlarında, bir terör saldırısı olacağı ihbarını aldığımızda böylelerini yakın takibe alırdık.

Sık hastalanır, muayene olur, ilaç kullanırdı. Görevinizi bildiklerinden doktorlar nasıl dökülürler bilirsiniz. Kişisel verilerin gizliliği ıvır zıvır, bize sökmezdi.

Bağışıklığı zayıftı Uyurgezer’in; vücudu yaptığı işin ağırlığını kaldıramazdı. Lise okumuş, üniversiteye yazılmıştı. Alıngandı; derslerde bir ivme yakalıyor, biri yoluna çıkmasın, o çekiliyor meydanı boş bırakıyordu.

Enayiydi biraz. Ekmeğini elinden alırlardı; “alma” demezdi, “paylaşalım” da demezdi, “Ben doymuştum, size afiyet olsun” der kalkar giderdi.

Böyle çok haksızlığa uğradığını gördüm. Ona çaktırmadan hakkını da savundum. Onun dövmediği bu dayaklık adamların başını duvarlara vurmak bana kısmet oldu.

Ara sıra Uyurgezer’in halini bile rapor ederdim. Amirlerim “Aferin, iyi gözlemlemişsin, sıkılma, koyverme, ondan bir şey çıkacak bak göreceksin” derlerdi. Çalışkan biriydi. Patronu onu işten atmıyordu. Evet, çok yatak döşek yatardı ama eli ayağı tutuyorsa da beygirden farksızdı. Verim alırdınız onun fabrikanızda alın teri döktüğü günlerden; kazancınızda bariz bir artış olurdu. İki üç adamın göreceği işi yapar, en nihayetinde “Maaşım neden bu kadar az ki?” bile demezdi.

Onu takip etmek bana iyi gelmişti. Okuma, müzik dinleme alışkanlığı edinmiştim. Haftada, ayda, bazen yılda bir peşine düşerdim. Suçun artışına göre görevlendirilirdim. Roman okurdum peşi sıra. Onun gibi notlar alırdım, sulara bakar, balıkçılarla konuşur, manzaraya göz gezdirirdim.

Beni değiştirdiğinden bihaber yaşar giderdi salak.

Bazen o çıkar, ben evine girerdim. Yanan ocağı söndürürdüm. Dalgındı. Camı yarı açık olurdu. Aylığını öylece masanın üzerine unuturdu; paralarını alır çekmeceye koyar, kızardım ona. “İyi vallahi senin kıçını da biz toplayacağız.”

Camı kapatır, evinin daha fazla ıslanmasının önüne geçerdim. Üç beş bi şeyler cebe indirdiğim de olurdu. Emeğimin karşılığıydı bu. Bazen yemeğinden tadar, kendimi alamaz karnımı doyururdum. Tam bir doğu insanıydı; hep iki üç kişilik yemek pişirirdi. Dostu arkadaşı yoktu ama geleni gideni olurdu.

Bir odası oldukça sadeydi: koltuk, kitaplık, süs eşyaları. Bir diğer odası daha vardı, kapısı daima kapalı olan; orası da müzesi gibiydi. Küçük çocuksu hediyeler alır, kendine orada sergilerdi. Biblolar, zor günler için altıncıklar, resimler, portreler, posterler. Not tutardı.

Buradaki hayatı uzamıştı. Yılları defterlerine yazdıklarıyla birlikte sararıp solmuştu.

Dilini zor olmasına rağmen öğrenmiştim; Almanca da kolay değil ama o da hayli öğrenmişti. Uzun uzadıya konuştuğunu hiç görmedim. Filmlere gider izler, güler eğlenir, üzülür, zevk alırdı. Kitaplarımızı okur, kadınlarımızı beğenirdi; kanalda başka yerlerde çıplak güneşlenenler olurdu, rahatsız etmezdi onları ama içi giderdi, göz ucuyla hafif mahcup bakardı kadınlara. Eteğini açıp kasıklarını güneşlendiren bir tanesi vardı ki, delirmemek elde değildi; hem güzeldi, hem çılgın. Kadının ruhu bile duymadan geçip giderdi oradan.

İşte benim takip ettiğim adam der, gurur duyardım onunla. Centilmendi hiç olmazsa.

Nasıl yalnızdı, hiç anlatamam. Nasıl anlaşılmaz, ötelenirdi. Gençti o zaman. Bakmayın evinden annesinden söz ettiğime; hayatın türlü zorlukları vardı ki, insanla aşılırdı ama o yanında kimseyi bulamazdı. Evini, telefonunu dinlerdik. Gecesine gündüzüne şahittik. Önceleri sosyalleşmek istedi. Düğünlere, derneklere gitti. Telefonu olmayan tanıdığı onun adına telefon satın aldı, evi olmayan ev tuttu. Arkadaşlıktı, iyiydi güzeldi ama şüphelimiz de insandı. Aklı mantığı vardı en nihayetinde. Kiralarını, taksitlerini ödemiyorlardı arkadaşları. Geliri ve gideri birbirini karşılamıyordu böyle olunca. Telefonun borcunu ödüyor, evi kapatıyor, kötü oluyordu. Herkes onu suçluyordu.

Hiç arkadaşı kalmadı zamanla.

Derdini soranı edeni yoktu. Doğuştan uyuzlu muamelesi görüyordu. “Dokunmayın, vebalı o, size de bulaştırır.” Yanıcı maddeydi sanki. “Ateşle yaklaşmayınız.”

Ona bazen acıyor bazen de üzülüyordum.

Yıllardır buzdolabını açmış birasını içmiş, yemeğini yemiş, mektuplarını okumuş, çoğu zaman sigara paramı bile ondan almıştım; rızası varmış yokmuş ne fark eder. Gölgesiydim ben onun. Kaderimiz bir olmuştu bir yerden sonra. Kendimi sıkça uyarırdım. “Saçmalama, sen onun dostu değilsin, saçmalama, suçlu olmasa onu bunca yıl takip etmezdik” derdim. Ona karşı doğan merhametimi hemencecik boğardım. “Kendini düşün” derdim, “kendini öncele, fabrikalara geri mi dönmek istersin?” İstemezdim. Kulağımdaki makine sesleri, sular, yağlar, kokular, kir ve metal pası, istemezdim. Bırakın takip etmeyi, öldürmem gerekse onu vururdum bile. Yeter ki işçiliğe geri dönmeyeyim, emniyette kalayım. Kararlıydım.

Bazen beni manipüle mi ediyor diye düşünürdüm. Çeşitli sinemalara giderdi ama Allah’tan dünya küçük, Viyana deseniz avuç içi kadar yer. Film Casino’yu, Filmhaus am Spittelberg’i çok severdi. Metro Kino’ya giderdi. Filmin ortasında kalkar, beş dakika kaybolurdu. Peşine takılamazdım. Göze batmamam gerekiyordu. Sinemalarda çalışanlara sorardım, tuvalete kalkmış olurdu. Elleri ıslak geri dönerdi hep. O arada birine torba tuttu mu, yahut silah sattı mı diye düşünürdüm. Ama namümkün; çeşitli bahanelerle sinema salonunun kamera kayıtlarını zaman zaman izlerdik. “Bu adamdan bir şey çıkmayacak” diye bunalırdım.

Elbette yeni hedeflerimiz de vardı ama bu bir başkaydı. Piyano başında bir şarkıyı tonlamak gibi, bir parçayı söylemeye başlamak gibiydi Uyurgezer’i izlemek. İyiydi kötüydü demiyorum. İnsana değen bir yanı vardı. Ama neydi o bilmiyorum. Belki sırf boşluktu, git git bitmeyen bir bozkır yahut çöldü. Ama kum fırtınası da görülmeye değer değil midir? Bağımlılık yapmıştı bende. Bazen demlediği kahveyi içmek bana nasip olurdu, o bırakır giderdi, bazen onun okuyup bir kenara koyduğu kitabı bugün ben alıp okumasam eksiklik hissediyordum.

Bazen de görev alanımın dışındaymış aldırmaz gider bir birasını içerdim. Gazete okur, sonra da evini terk ederdim.

Bir zaman geldi, suç tavan yaptı. Sokaklar yandı tutuştu adeta. Suriye’de iç savaş vardı. İklim tam bir felaket, insanlar bombadan daha tehlikeli olan susuzluktan kaçıyorlardı. Kör topal yaşanabilir ama susuz…

Uyum sorunu yaşadı Arap göçmenler; çalışmak istemiyor, iş kuranları vergi kaçırmak istiyordu. Kaynıyordu sokaklar; her ne kadar istihbaratın en düşük seviyeli memuruysam da farkındaydım. Emniyet de ateşi harlıyordu. Uyuyan hücreleri bir kenara bıraktık el mecbur. Yangın söndürme tüplerimizi aldık, sokak olaylarına müdahale ettik.

O sıra Uyurgezer kayboldu. Delirmemek işten değildi. Ölü yahut diri o benimdi. Günlerim, bazen fazladan gecelerimdi. İzlediğim filmlerdi. Birlikte izlediğimiz Seremoni filmiydik onunla ben. Hani İsabelle Huppert’in oynadığı. İkimiz de münzeviydik. O ailenin aksine bize para gökten yağmıyordu.

Adamım kaybolmuştu.

Ah beni görseniz dostum, kocaman bir suratım var. Burnum da küçük sayılmaz, hele gözlerim. Uyurgezer sırra kadem basınca, kocaman gözlerimden yüzüme gözyaşları aktı. Nereye giderdi bu adam? Onca gün gece, onca kitap, not, onca müzik, birlikte gidilmiş onca film, o bilmese de tiyatrolarda bile birlikteydik. Ve adamımız pırr uçmuştu. “Seni orospu çocuğu seni” diyordum. “Kimin ekmeğine kan doğramaya gittin? Seni piç kurusu, seni polis atlatan sinsi katil seni.” Söylenip duruyordum.

Mobese kayıtlarına baktım. Uyurgezerliği artmıştı. Geceleri evinden çıkıyor, kanala iniyor, köprüyü geçiyor, ormana giriyor, Lusthaus’ta çıkıyordu. Bir iki gece ormanda uyumuş olmalıydı. Sabah sersem sepelek uyanıyor, üstü başı ıslak işe gidiyordu.

Sordum soruşturdum. Sonraki günlerde hastaneye gitmişti sıkça. Allgemeines Krankenhaus’un kayıtlarından onu da buldum. Orada yatmıştı birkaç gün. İşyerinden rapor almıştı. İşe gitmiyordu. “Oh keyfin keyif” dedim, “çalışma ama gelsin paralar.” Sonra kendime kızdım, “saçmalama” dedim. Depo işçisi o. Bazen on iki on dört saat çalıştıkları oluyor. Kolay mı, günümüzün aç insanına ilaç, elbise, yemek yetiştirmek. Bıkmadan usanmadan paketlemek zorundaydı. Hem sigaram, biram, cep harçlığım… İyi ki geliri vardı, bana da faydası oluyordu keratanın.

Uyurgezer evine gelmiyordu artık. İşe gitme zorunluluğu da yoktu. Ara sıra hastaneye uğruyor, kanını şekerini kontrol ettiriyor, gözden kayboluyordu. Son zamanlarda ormana sarmıştı. Bir bakıyordun Viyana ormanlarından çıkıyordu, bir bakıyordun Prater yahut Schönbrunn’dan.

Uzun bir süre Lusthaus’un arkasında Prater yürüyüş alanı ile Tuna nehrini birbirinden ayıran yolun ortasında tren raylarının üzerinde terk edilmiş vagonlara ev kuran Çingenelerin yanında kalmıştı. Soruşturduk. Güya adam uyurgezerdi. Geceleri geliyor, ormanda bir yere vurup kafayı yatıyordu. Onlar da donmasın diye aralarına almışlardı. Adamı soydukları da ortadaydı. Saati birinin kolundaydı. Cüzdanı bir başkasının cebindeydi. Tesbihi vardı, yaşlı bir kadın çekiyordu. Tütününü, ayakkabılarını, pantolonunu bile ahaliden birinin üzerinde görebiliyordunuz. Uyurgezer yoktu ama onu örten, onu eğlendiren şeyler buradaydı.

Adamı yağmaladınız değil mi, diyorduk.

Çok önyargılısınız komiser bey, diyorlardı.

Hediye kabul etmeyelim mi?

Tatlı konuştuk, sert yaptık, vagonlardan attık Çingeneleri, kovduk ettik, neyi denediysek dal oldu elimizde kurudular. Kendimizi dövdük o değnekle de. Uyurgezer yoktu, bilmiyorlardı nerede olduğunu. Baktınız, beslediniz ve yok ha.

Yok.

Nerede?

Allah bilir.

Ben Allah’ım.

O zaman sen bilirsin, haddimize mi seni sorgulamak.

Yoktu, yok. Artık mobese kayıtlarında da izine rastlamıyorduk. Öldürdünüz mü? Pişirip yediniz mi? Yok, yok komiser bey, nasıl da ırkçısınız böyle, Allah belanızı versin, diyorlardı.

Tamam Allahı rahat bırakalım. Yeni bir şey söyleyin bana, nerede bu adam?

Ormana bakın, diyorlardı.

Evi duruyordu, kirası ödeniyordu, tedavisi devam ediyordu. Çingenelere akla karayı göstermiş, hayatlarını karartmıştık; bu çok kolaydı, ne şikâyet ediyor, ne davacı oluyorlardı, razı geliyorlardı sadece, en fazla küfrediyorlardı. Uyurgezer’i ölü diri bulamadık. Bir keresinde tren vagonlarını sardık, helikopter indirdik, şaşaalı bir operasyon yapacağız tam; gazeteler televizyonlar bizimle, her şeyi çekiyorlar, şu lanet Çingenelerden biri ne yapsa beğenirsiniz?

“Uyurgezer’i mi arıyorsunuz?” diye sordu.

Gazeteciler “Evet, polis onu arıyor” dedi.

Çingene ne yapsa beğenirsiniz, pantolonunu indirdi, kocaman kıçını açtı, elinde megafon bağırıyordu: “Dikkat dikkat, sayın polislerin ve değerli gazetecilerin dikkatine, şimdi size Uyurgezer’den bir haber vereceğim” dedi. Garipliği görüyor ama önünü alamıyorduk. Adam kirli donunu indirdi, megafonunu kıçına tuttu, “Uyurgezer’den haber veriyorum” diye bağırdı. Her neredeyse osura osura uyuyor o şimdi.

Öyle bir gaz biriktirmişti ki adi adam. Dakikalarca osurdu.

Başka Çingeneler de kıçlarına megafon tutup osura osura “Evet” dediler. Çingene değil yamyamız biz. Uyurgezer’inizi yedik, derisini yüzdük üstümüze giydik. Sizi faşolar sizi. Günlerce reklam olduk, binlerce euroyu polis teşkilatı rezil olmaya harcamıştı. Halkın vergileri, ıvır zıvır, sanki kendileri haybiye para harcamıyor gibi uğraşıp durdular teşkilatla.

Evi hâlâ duruyor, kirası düzenli ödeniyor ama Uyurgezer’i yakalayamadık. Suçu ne onu da bilmiyoruz yine de arıyoruz onu. Bu defa ben yalnız değilim, tüm teşkilat peşinde.

Kararlıyız, bulacağız o piçi. Öğreneceğiz her şeyi.

Yorum yapın