Masthead header

Öykü: Üç yüz otuz üç | Berrin Yelkenbiçer

Nasıl sıcak. Klimalar da çalışmıyor. Sordum girişteki görevliye, uzun boylu, yakışıklı da bir oğlan. Bıyıkları salmış kara kara. Bir artiste benziyor ama kim çıkaramadım. Maalesef arızalı hanımefendi, dedi. Kalın sesi kara bıyıklarına yakışıyor. Tavanda bir pervane var ama aksak ritimle dönüyor. Üç fır fır, bir duruyor, üç pır pır, bir duruyor. Sanki görünmeyen bir mehteran takımı marş çalıyor da pervaneyle delikanlının kara bıyıkları marşa uymuş salınıyor.

Otur otur hem sıkıldım hem de dizlerim ağrıdı. Pervane iki fır fır etti, ben kalktım, iki dolandım. Pervane durdu, oturdum. Pervane bir pır pır etti, ben kalktım, bir dolandım. Pervane durdu, ben oturdum. Kara bıyıklı hem de kara kaşlı oğlan bana baktı, iki çift laf edecek de cesaret edemiyor gibi. Başını kaldırıp baksa pervaneyle dans ettiğimi fark edecek ama o bir savurduğum eteklerime, bir sağa sola sallanan avize küpelerime bakıyor. Küpeler omuzlarıma, etekler bacaklarıma değdikçe daha da coştum.

Derken numaram yandı. Pervane dansa devam etti. Ben, eteklerim ve küpelerim dansı mecburen bıraktık. Azıcık soluklandım, dans ederken çantamın gözüne koyduğum numara kâğıdımı çıkardım. Ellerim de terli, numaram silinecek. Parmak uçlarımla tuttum kâğıdı, havada savura savura bankoya yanaştım. Kimse yok. Az önce oradaydı, şimdi yok. Ben numaramı çantamdan çıkarana kadar bankodaki görevli firar etmiş. Tuvalete gitmiştir. Hava sıcak tabii, içiyoruz suları, içiyoruz çayları. Beklerim.

Bekliyorum, gelen giden yok. Başımı kaldırıp kontrol ettim, e işte üç yüz otuz üç, benim numaram. Yüksek sesle tekrar okudum, böyle dudaklarımı büze büze. Pervane dans ediyor, ben bekliyorum, bileydim dansa devam ederdim. Sonra bilgisayarın yanındaki pembe kahve tabağını fark ettim, ama fincan yok, görevli de yok. Herhalde fala niyet edip kapattı da tutsun diye yıkamaya gitti fincanı. Azıcık daha bekledim, sonra yine bekledim. Pervane de üfüre üfüre beni dansa davet ediyor ama ben bekliyorum. Numaram yandı, aman sıram yanmasın.

Sonra gülüşmeleri fark ettim. Usul usul gülüyorlar. Baktım, ilerideki masanın etrafında toplaşmışlar, iki kadın, bir de adam. Kadınlardan birinin elinde pembe bir kahve fincanı var, önümdeki tabağın fincanı. Üçü birden boyunlarını fincanın içine uzatmışlar, kafaları tokuştu tokuşacak. Kadınlardan irice olanı mırıl mırıl bir şeyler söylüyor, diğer kadınla adam dikkatle dinliyorlar, arada da tatlı tatlı bakışıyorlar.

Bakar mısınız? diye seslendim. Duymadılar. Pervanenin bir tur dönmesini bekledim. Sesimi yükselterek tekrar seslendim. Bakar mısınıııız?

Üçü de ağır ağır kafasını çevirdi,  tokuşmaktan kurtuldular.

-Benim numaram yandı, pervane on sekiz tur döndü, ben hâlâ bekliyorum.

-Efendim?

-Numaram diyorum, üç yüz otuz üç, sıram geldi.

-Ne vardı sizin?                                                                 

-Böyle uzaktan mı söyleyeyim?

Kadınlardan fala bakılanı istemeye istemeye yanaştı, yerine oturdu, fincanı tabağına bıraktı. Öbür kadınla adam da yerlerine geçtiler. Adam otururken önce göbeğini kaşıdı, sonra benim işimi görecek kadına cilveli bir yan bakış attı.

-Evet, ne vardı sizin?

-Su faturamda adres değişikliği yapacağım. Taşındım da.

-Eski ve yeni faturalarınızı verin.

-Eski faturam yok ki, sanırım taşınırken attım. E yeni fatura da gelmedi, yeni evimi bilmiyorsunuz. Tarif etmeye geldim işte.

-Eski faturanız olmadan işlem yapamam.

Sesi azıcık yükselmiş mi ne!

-Siz bilgisayardan göremiyor musunuz? Bugüne kadarki faturalarımın geldiği adres işte.

Kadın hızla kafasını kaldırdı. Kafa kalktığı halde gıdısı iki kat olmuş, tıpkı bir balon balığı gibi şişmiş, bir dikenleri eksik. Başladı bağırmaya. Sesi de nasıl tiz, kulaklarımı tırmalıyor.

-Ablacım, fatura olmadan işlem yapamıyoruz dedik ya? Neden anlamıyorsunuz?

Göbeğini kaşıyan adam bu sefer bana yandan ters ters bakıyor.

İşte o anda karanlık tarafa geçiverdim.

Hiç öyle bakmayın. Herkesin içinde vardır karanlık bir taraf. Bazıları geçer, hep orada kalır. Bazıları ara sıra geçer, sonra yine döner. Bazıları gidip gidip gelir. Bazıları eşiğine kadar gelir de kendini tutar, aydınlıkta kalır. Bazıları o karanlığın farkındadır ama hiç bulaşmaz, pırıl pırıl parlar.

Ben? Ben de işte ara sıra…

Başımı hızlıca salladım, salladım ki küpelerim şangırdasın. Dirseklerimi bankoya dayadım, bileziklerim şıkır şıkır geriye yığıldılar. Kırmızı saçlarımı yüzümün sağına soluna düşürdüm. Gözlerimi belerttim. Aramızda kalsın, bu pozu aynada çalışmışımdır. Bazen işte böyle gerekebiliyor. Siyah ojeli işaret parmağımla kadına az yanaş manasına bir hareket yaptım. Şaşırdı ama usulca yanaştı.

-Sen benim numaramın farkında mısın?

Anlamadı kadın. Hâlâ balon balığına benziyor. Aynı parmakla yukarıdaki dijital tabelayı işaret ettim.

-Üç yüz otuz üç, dedim, dudaklarımı bir iyice büzerek.                                                                        

Kadın hâlâ tabelaya bakıyor, kafasını çok kaldırdığı için gıdısının katları ikiden teke düşmüş.

Sesimi iyice alçalttım.

-Üç yüz otuz üç nedir, altı yüz altmış altı’nın yarısıdır. Peki altı yüz altmış altı nedir?

Fısıldadım.

-Şeytanın sayısı.

Kadın artık balon balığı değil, balıkçı tezgahındaki ağzı bir karış açık bayat levrekler gibi bakıyor.

-Cehennem boş biliyor musun, çünkü tüm şeytanlar burada.

Karşımdaki yüz kâğıt beyazına döndü, gözlerin ışığı söndü, levrek iyice bayatladı.

Başımı eğdim, çenemi bileziklerimin üzerine dayadım.

-Silahları bilemem ama çok bekleyen insanı şeytan doldurur.

Kadıncağız oturduğu yerde hafifçe geriledi.

-Benim bu tatlı kızıl saç boyamın numarası bile altı yüz altmış altı, bu bir tesadüf olamaz, değil mi?

Gözlerimin akını çıkara çıkara biraz sustum. Kadının iyice oltaya gelmesini bekledim.

-Şu fincanı versene, ben çok iyi fal bakarım, dedim aynı uğursuz sesle.

Kadın hipnotize olmuş gibi uzattı fincanı.

Akları karartıp kıstım gözlerimi.

Hımm, dedim, ohooo, dedim, vay vay vay, dedim, eyvah, dedim. Dudaklarıma müstehcen bir gülümseme kondurup yan bankodaki adama baktım. Adam artık göbeğini kaşımıyor. Tabii tabii, dedim, olur belki, dedim, ama çok dikkat et, dedim. Hadi allah kurtarsın, diye de falı bitirdim, fincanı geri uzattım.

Kadın levrek hallerini bırakıp kızgın suda haşlanmış ıstakoza dönmüş. Fincanı tabağa geri bıraktı.

Bileziklerimi, küpelerimi şıngırdata şıngırdata saçlarımı kulaklarımın arkasına ittim. Gözlerimin karasıyla akını dengeledim.

-Şimdi numaram sönmeden şu bilgisayarda benim eski adrese bir bakıverseniz, dedim neşeyle.

Kadın önce kıpırdamadı, sonra titrek parmaklarıyla klavyenin üzerinde iki tık tık yaptı. Evet, dedi usulcacık. Eski adresiniz burada görünüyor. Hah, dedim. Bak yeni adresimi de bu kâğıda yazdım, kayda alıverirsiniz artık. Hadi hadi, bas artık üç yüz otuz dört’e.                                                                     

Istakoz’un az önce çantamın dibine atıverdiğim kalemini, bankoya doğru şaşkın ve ürkek yürüyen üç yüz otuz dört’e uzattım, lazım olabilir, dedim.

Pervaneye baktım, dans etmekten yorulmuş olacak ki durmuş. Madem öyle dansımı solo yaparım ben de. Çantamdan yelpazemi çıkardım. Az önceki ritimle yüzüme yüzüme salladım. Üç fır fır, dur. Üç pır pır, dur.

Önce bankodaki ıstakoza, sonra da kapıdaki bıyıklı mehterbaşına, fır fır pır pır bir selam çaktım.

 Dışarıdaki sıcak aydınlığa çıktım.

edebiyathaber.net (4 Şubat 2021)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r