Öykü: Taç utangaçlığı | Mete Gürkan

Şubat 6, 2026

Öykü: Taç utangaçlığı | Mete Gürkan

Apartmanın avlusunda iki ağaç vardı. Biri benim penceremin altında, diğeri onun. Sabahları perdeleri araladığımda ilk gördüğüm şey yaprakların ışığı süzme biçimiydi; gölgeler duvara düşer, sanki biri orada durup beklemiş de birazdan çekip gidecekmiş gibi bir iz bırakırdı. Her sabah aynı gölge, her sabah aynı mesafe.

Bazen bu gölgelerin gün içinde yer değiştirdiğini fark ederdim; öğlene doğru incelir, akşamüstü uzar, geceye yakın neredeyse silinirlerdi. Ama mesafe hep aynı kalırdı. Işığın bile kapatamadığı bir aralık vardı aralarında. Belki de bu yüzden sabahları erken uyanmayı sevdim; her şey henüz başlamamışken, aramızdaki boşluğun da henüz adı konmamışken.

Onu ilk ne zaman fark ettiğimi hatırlamıyorum. Bu fark ediş bir an değil, bir alışmaydı. Sesine değil, sessizliğine alıştım önce. Kapı gıcırtısına, merdiven boşluğunda yankılanan adımlarına. Aynı saatte çöp çıkarmamıza. Asansörü kullanmaktan ikimizin de bilinçli olarak kaçınmasına. Sanki aynı düşünceyle hareket ediyorduk, “Yok, yok, bugün karşılaşmayalım, bugün olmasın”.

İnsan bazı şeylere alışırken aslında vazgeçer; farkında olmadan. Karşılaşmamayı seçtikçe, karşılaşmanın ihtimallerinden de vazgeçmiştim. Yine de onun ayak seslerini duyduğumda içimde hafif bir kıpırtı olurdu. Geçip gitmesini beklerken zaman uzar, saniyeler gereksiz yere ağırlaşırdı.

Bunu kendime uzun süre bir tesadüftür diye açıkladım. Apartman alabildiğine kalabalıktı, hayat yoğundu, kimsenin kimseyle karşılaşmaya, kimsenin kimseye incelikler sunmaya çok da vakti yoktu. Ama bazen hayatta tesadüfler bile fazla düzenli olurdu. Onun ışığı yandığında benimki sönerdi. Ben balkona çıktığımda o pencereyi kapatırdı. Birbirimizin varlığını inkâr etmeyecek kadar farkındaydık. Ama temas etmeyecek kadar da dikkatli.

Bazen bu dikkat hâlini bir tür incelik olarak düşünürdüm. Sanki birbirimizi rahatsız etmemek için kurulmuş görünmez bir sözleşmemiz vardı. Ama inceliğin nerede bitip korkunun, endişenin, gel gitlerin nerede başladığını ayırt edemiyordum.

Kendime sık sık şunu sordum: Eğer karşılaşsak ne olur?

Bu soruyu düşündüğüm anlarda apartman sessizleşirdi sanki. Duvarlar bile cevabı duymak istemezdi. Bu sorunun cevabı yoktu, sadece ürkek bir boşluk vardı. Boşlukların insanı nasıl yönlendirdiğini sonradan anladım. Bazen hiçbir şey olmaması, olacak her şeyden daha güçlü bir ihtimal idi.

O boşluk içimde bir alan açtı. Ne umutla dolu, ne de tamamen karanlık. Sadece bekleyen bir yerdi bu boşluk. Belki de bu yüzden hiç adım atmadım; adım atmak, o bekleyişin tarif edilmesi zor büyüsünü belki de gizli hazzını bozmak demekti.

Akşamları avluya düşen ışık azalınca ağaçlar daha belirgin olurdu. Dallar yukarıda, pencerelerimizin hizasında durur, birbirine yaklaşır gibi yapar ama asla değmezdi. Aralarındaki boşluk ölçülemezdi. Ne kadar kaldığını bilirdin ama ne zaman kapanacağını kestiremezdin. Ben o boşluğa bakarken kendi içimdeki mesafeyi görürdüm. Bir adım atsam, bir cümle kursam, bir bakışa karşılık versem. Ama hiçbirini yapamazdım.

Bazen rüzgâr çıktığında dallar hafifçe sallanır, aradaki boşluk daralır gibi olurdu. O anlarda içim sıkışırdı. Sanki biri yanlışlıkla dokunacakmış, bir şey geri dönülmez biçimde değişecekmiş gibi.

Onunla ilgili bildiklerim azdı. Kitaplarını camın önünde okurdu. Bazen sayfa çevirirken durur, uzun süre pencereye bakardı. Koltuğunda bir şeyi severdi, kediciğini büyük ölçüde. Bir gün elindeki kitabın kapağını seçmeye çalıştım ama cam yansıma yapıyordu. Belki de böyle olması gerekiyordu. Onun hakkında her şey biraz flu kalmalıydı, merak duygusu geçerliliğini hiç kaybetmemeliydi.

Bir gün apartmanın ilan panosunda bir kâğıt gördüm: “bahçe deki ağaçlar budancaktır.”
Kâğıt yamuk asılmıştı, özensizce yazılmış, büyük harf kullanımından kelimelerinin doğru yazımına birçok yanlışı vardı, üstelik kağıdın köşesi de kıvrılmıştı. Okuduktan sonra uzun süre orada durdum; sanki yazıyı tekrar okursam karar değişecekmiş gibi.

Budama günü geldiğinde evde kaldım. Testerenin sesi yukarı kadar çıkıyordu. Dallar düştü, yapraklar savruldu. Pencereden baktım; boşluk hâlâ oradaydı. Değmemişlerdi. Budanmış, kısaltılmış, hafiflemişlerdi ama mesafeden vazgeçmemişlerdi. İçimde garip bir rahatlama oldu. Sanki korunmuştuk. Sanki dokunmamak da bir tür sadakat halini alıyordu.

O gün anladım: Bazı bağlar, kopmamak için hiç bağlanmazdı. Bir ihtimal olarak kalırdı o bağlar.

O akşam onun ışığı yandı. Benimki de. İlk kez aynı anda. Uzun süre pencereye baktım. O da baktı mı bilmiyorum. Belki baktı, belki sadece oradaydı. İkisi de aynı şeydi.

Zaman durdu sandım. Sanki biri “Evet, şimdi” demişti ama hiçbirimiz duymamıştık.

O akşam, halen vazgeçemediğim bir alışkanlığım, radyoyu dinlerken, uzun süredir unuttuğumu fark ettiğim bir şarkıya denk geldim. İlk girişinden tanıdım şarkıyı. Fake Plastic Trees. Ses odanın içinde asılı kaldı; ne yükseldi ne sustu. Thom Yorke’un sesi de, hayatta bir şeyleri hep hizada tutmaktan yorulmuş gibiydi. Sahte ağaçlardan, plastik hayatlardan söz ediyordu ama ben avludaki gerçek ağaçlara baktım. Onlar da dokunmuyordu. Gerçekti hepsi; kaçınmaları bile. Şarkı bittiğinde, içimde eksilen şeyin adını koyamadım ama eksilmenin tanıdık bir tarafı vardı.

Sonra taşındı o. Sessizce. Ne bir veda, ne bir iz. Pencere boş kaldı, ışık yanmadı. Ağaç yine oradaydı ama benim için özel anlamı eksilmişti. O zaman fark ettim: Mesafe, iki kişi varken anlamlıydı. Yalnızken ise masafe sadece boşluk, devasa bir boşluktu. Ve boşluk, paylaşılmadığında daha da ağırlaşıyordu.

Aylar sonra internette sadece zaman geçirmek için siteden siteye geçerken okudum adını. Taç Utangaçlığı diyorlardı. Ağaçların, tepe dallarını birbirine değdirmeden büyütmesine verilen isimmiş. Kimse onlara bunu öğretmezmiş; ne bir yasa, ne bir ceza. Sadece bir sezgisiymiş ağaçların. Belki de yaklaşmanın, yakınlaşmanın tehlikesini önceden sezen bir bilgelikmiş.

Okurken durup düşündüm. Belki biz de sezgilerimize fazla güvenmiştik. Kitabı kapattım. Pencereye baktım. Avlu aynıydı, ağaçlar aynıydı, ama aradaki boşluk artık bana aitti. Bazı aşklar da böyleydi. Aynı gökyüzünde, aynı rüzgârda büyür; birbirini tanıyacak kadar yakın, kırılmayacak kadar uzak. Ve insan, bazen buna aşk değil, hayatta kalma biçimi derdi. Bu da bir tür temas sayılırdı.

*Ağaçlar pek çok yönden sosyal varlıklardır. Birbirlerine duydukları saygıyı ve nezaketlerini ifade etme şekillerinden biri de, taç utangaçlığıdır. Taç utangaçlığı; okaliptüs, sıtka ladini, Japon karaçamı, lodgepole çam, siyah mangrov, karaapaç gibi bazı uzun bitki türlerinin en tepesindeki dallarının birbirine değmekten kaçınmasına deniyor. İlk kez 1920’li yıllarda gözlemlendiği bilinen olay, ağaçların birbirinin kişisel alanlarına duyduğu saygı olarak da yorumlanmıştır.

Yorum yapın