Masthead header

Öykü: Süper sorunlu erkekleri püskürtme rehberi | Necla Akdeniz

Onca yıllık deneyimli öykücüyüm, bu denli zorlandığımı hatırlamıyorum. Sakın yanlış anlaşılmasın, öyküyü yazarken değil başlığı atarken zorlandım. Edebî kariyerime yakışmadı doğrusu. Metnin tepesinde, çürük diş misali sırıtıyor. Peşpeşe yığılmış tamlamalar silsilesi! Her şeyden önce sentaksı bozuk, gözleri rahatsız ediyor. Şimdilerin modası, okuyucuyu kolay yoldan elde etmeye çalışan başlıklara benziyor. Ödüllü bir öykücü olarak böyle ucuz numaralara başvurmayacağımı, hayranlarım pekâlâ bilirler. Açıkcası beni asıl tedirgin eden, ‘püskürtme’ deyimi oldu. Lastik gibi her yöne çekilebilen tuzak sözcüklerdendir bu. Başında bir de ‘erkek’ olunca, insanın aklına neler getirmez ki? Bu tür erotik çağrışımlar yapan kelimeleri katiyen kullanmam. Maalesef başlık meselesi, isteğim dışında gerçekleşti. Sebebini sonra anlatacağım, her şeyin bir sırası var. Diğer öykülerimde olduğu üzere, olay örgüsü ne emrediyorsa, harfler o vakit dirilip hayat bulacak. Lüzumsuz yere kelime israfının manası yok. Dikkat ettiyseniz, bir sözcüğü aynı paragrafta iki kere kullanmadım.    

Muhterem okuyucular, sizlere aktaracağım öykü, tarzım olmamasına rağmen, ironik bir üslupla yazılmıştır. Burcu’nun deyimiyle “Trajikomik öykü”lerden. Tabii serde yazarlık olunca konunun önemi kalmıyor haliyle. Yazar dediğin, her alanda rahatlıkla kalem oynatabilmeli. Lakin ne yazarsa yazsın, tek şart, metni şanına yakışır biçimde yazmalı. Daima yaratıcı ve özgün bir dille okuyucuya aktarmalı. Kelime dağarcığı kuvvetli olmalı ki nadide eserler ortaya çıkarabilsin. Zamane klavye silahşörleri gibi, meşhur yazarların kitaplarını internetten indirip -tamamını okuma zahmetine dahi girmeden- çarpıcı cümleleri bulup kopyala, yapıştır yapmakla öykücü olunmuyor. Esas komik olan nedir biliyor musunuz? Kıymeti kendinden menkul birtakım edebiyat eleştirmenlerinin, bu sözüm ona eserleri, yere göğe sığdıramamalarıdır. Evet, ben de kitap okumuyorum ama gayem diğerlerinden farklıdır. Onlar gibi tembellikten veya kolaycılıktan değil, yazılanlardan etkilenmemek adına okumuyorum. Anlayacağınız, benimki bir tercih meselesidir. 

Neyse, konuyu dağıtmayayım. Şahsi mevzularla vaktinizi almak istemem. Burada, edebiyat camiasının çirkin yüzünü deşifre etmek için bulunmuyorum. Amacım: Yazın dünyamıza yepyeni öyküler kazandırmak. Hayır, bir de utanıp sıkılmadan ekranlarda boy göstermiyorlar mı? Onların yerine ben mahçup oluyorum. Tansiyonum iki yüzlere fırlıyor. Aman ne zorluklarla yazmışlar eserlerini; ne sanrılı günler ne uykusuz geceler geçirmişler… Zaman, mekân kavramları hepten yitirmişler. Gizemli âlemlere dalıp dalıp gitmişler. Sanırsın öykü yazmıyorlar da gökten vahiy indiriyorlar. Peygamber misin kardeşim sen? Alt tarafı kıçı kırık bir metin yazmışsın, küçük dağları ben yarattım pozlarına ne gerek var? Durup dururken ağzını bozdun Sevilay, hiç yakışıyor mu sana? Kusura bakmayın sevgili okuyucu, tansiyon hapımı içmeyi unutmuşum bugün. Siz de bilirsiniz ki, hikâyelerimde katiyen argoya yer vermem.

Ne anlatacaktım? Konu iyice dağıldı. Nedense son zamanlarda sık unutur oldum. B12 vitamini eksikliğinden oluyormuş, öyle dedi eczacı. Dün tansiyon hapımı almaya gittiğimde, “Yaşınız itibariyle takviye vitaminler kullanmaya başlamalısınız,” diye akıl verdi. Çok biliyorsun dedim içimden. Eğer eczacılara ve doktorlara uymuş olsaydım, bugüne değin tek sağlam organım kalmazdı. O değil de asıl korkum, alzheimer olmak. Rahmetli anneciğim, bu amansız illetten neler çekmişti. Hah, hatırladım şimdi. Burcu’nun başına gelenlerden bahsediyordum. Geçen gün, yok iki hafta olmuştur, bana geldi, içli içli dert yanıyor. Hem gülüyor anlatırken hem ağlıyor. Aynı anda iki kişiliğe birden bürünebilmek ayrı bir meziyet doğrusu. Onu bu halde görünce dayanamadım, “Dur, dur!” dedim hemen, “önce bir sakinleşip kendine gel, sonra devam edersin.”  O mızmızlanadursun koşa koşa gidip kalemle defterimi aldım. Ayağıma kadar gelmiş canlı bir vaka, kaçırır mıyım hiç? Laf aramızda, biricik dedikodu pardon haber kaynağımdır Burcu.

“Çok öfkeliyim Sevilay!” 

“Hayırdır! Bir ay önce ayakların yere basmıyordu?”      

“Bir ayda oldu zaten ne olduysa.”          

“İlişki esnasında bazı sorunlar yaşanır, dert etme.”      

“Ayrıldık biz Sevilay, ayrıldık!”      

“Ne çabuk?”                         

 “…….”  

“Hayatımın erkeği diyordun hani?”

“Yanılmışım!”                                                                         

Huyumdur, hep elle yazarım. Kalemin vahşi sıcaklığını parmaklarım arasında hissetmeliyim. Defterlerin arasında sabırla beni bekleyen kâğıtlara, ihtirasla dokunmayalım. Yazar dediğin yaptığı işe saygı duymalı. Geçen sene “Güngören Belediyesi Ayın Öykücüsü Ödülü”nü alırken dinleyicilere aynen böyle demiştim. Sayın belediye başkanımızı temsilen gelen aza, “Karşınızda kıymetli öykücümüz Sevilay Atartutar” deyip beni sahneye davet ettiğinde, seyircilerde bir çığlık, bir alkış tufanı koptu, sormayın gitsin. Eminim adımı yeni duyan okuyucular arasında da gülümseyenler çıkmıştır. Sizlere hak veriyorum değerli hayranlarım. Benim kadar ismiyle müsemma başka bir yazar, herhalde tanımamışsınız. Övünmek gibi olmasın, bu dünyaya şansıyla birlikte gelen nadir insanlardanım. Soyadım dahi yazarlığıma vurgu yapar. Sevilay ismini bana babam vermiş, soyadımla kafiye olsun diye. İnanır mısınız, bu yaşıma değin sırf bu sebepten evlenmedim. Neme lazım, ters bir adama denk gelirim, soyadını değiştireceksin diye tutturup durur. Neyse, unutmadan öyküye devam edeyim.”    

“Ayrılma sebebiniz nedir Burcu?”

“Geçti karşıma, gevşek ağzını yaya yaya ben ilişki adamı değilim dedi.”       

“Ha ha! Erkeklerin tipik ayrılık söylemidir bu.”    

“Ortada hiçbir sebep yokken hem de.”       

“Bak bu ilginç işte, yeni bir öykü kokusu alıyorum.”    

“Sevilay! Canım burnumda zaten, öykü düşünmenin sırası mı?”   

“Büyük aşkını yazarken iyiydi, ayrılırken mi kötü oldum?”   

Rahmetli babamın biricik hayali şair olmakmış. Bu uğurda başvurmadığı yayınevi, kapısını çalmadığı edebiyatçı kalmamış. Kasaba gazetelerinde köşe yazısı yazmaktan tutun da matbaalarda dizgicilik yapmaya dek her yolu denemiş. Maalesef hak ettiği başarıyı elde edememiş. Yılmamış elbette. “Göreceksiniz, “demiş eşine dostuna, “Biricik kızım Sevilay, benim yarım bıraktığımı tamamlayıp ünlü bir şair olacak.” Sırf bu sebepten, İstanbul’a edebiyat okumaya yolladı beni. Tabii o zamanlar, ‘Dört adımda yaratıcı yazarlık, üç hamlede baş döndüren şiirler’ benzeri kurslar yoktu. Rahmetli babacığımın arzusunu yerine getirip şair olamadım ama ünlü bir öykücü oldum. Şimdi uyuduğu yerden gururla kızına bakıyordur. Şiirlerini yazdığı iki sararmış defter, hâlâ başucu komodinimde durur. Bazı geceler uyku tutmadığında, içlerinden birini rastgele okurum. En sevdiğim, bana ithafen yazdığı şiirdir.     

“Sevilay!

Sesleniyorum sana iyon sularıyla yıkanan Kavala’dan.    

Duyuyor musun?     

Bazı yaralar vardır ki kaç yıl geçse de aradan    

Kanatır deli hasreti…                

Kavala’yı özlüyorum, gözlerim kapıda         

Uzaklarda, çok uzaklarda

Seyyar satıcıların susmayan çıngırakları

Mıh gibi yazıyorum aklıma.  

Sevilay… Sevilay…                                                                                                                   

Duyuyor musun beni? ”Her okuduğumda gözlerimden iki damla yaş dökülür. Savaş zamanı ailesiyle birlikte yalın ayak, başı kabak Kavala’dan göçmüşler. Akşamları bir kadeh rakı içtiğinde, bu çetin yolculuğu anlatıp hislenirdi babacığım. “Göç” isimli öykümü onların hüzünlü muhaceretlerine adamıştım. Konu döndü dolaştı, nerelere geldi? “Hatıralar okyanus gibidir,” derdi rahmetli, “bir kere daldın mı imkânı yok çıkamazsın.” Zaten kimse gerçek hayat hikâyeleri okumuyor artık, varsa yoksa gerilimli gizemli, vurdulu kırdılı, argolu küfürlü metinler. Hayal gücünün sonsuz denizlerinde özgürce yüzmeyi bıraktılar, temcit pilavı gibi sınıf çelişkilerini aktaran hamasi öykülere dadandılar. Kimse kusura bakmasın, ben o tür yazarlardan değilim. Sırf çok okunmak uğruna edebi değeri olmayan metinler yazamam. “Madem ilişki adamı değilmiş, neden daha önce söylememiş Burcu?”

“Aynen böyle sordum. Ne cevap verdi biliyor musun?” 

“Seni üzmemek için demiştir.” 

“Bak sen de yanıldın işte. Söyleseydim benden çoktan ayrılırdın dedi.” 

“Ayrılmayı isteyen o değil miydi?”       

“Evet ama kendini hazır hissettiğinde. Sinsi sinsi benden soğumayı beklemiş herif!”

“Konu iyice ilgimi çekmeye başladı.”        

“Bir de utanmadan arkadaş kalalım diyor. Çevremde derdimi anlatacağım senden başka insan yok diyor. Düşünsene, ayrılırken bile çareyi bende arıyor. Ezikliğin böylesi…”    

Deminden beri aktarmaya çalıştığım öykü, benim adıma bir ilk oldu. Çünkü Burcu’nun başına gelenler, büyülü hayal âlemlerinden özenle çektiğim sözcüklerden değil, ağızlardan gelişigüzel çıkan gündelik kelimelerden oluştu. Tahmin ederseniz ki bu tarzı tercih eden, ben değilim. Bizim Burcu. Sadece bu şartlar altında olayı hikâye etmeme izin verdi. “Ne anlattıysam onu yazacaksın,” dedi. “Aklına estiği gibi allayıp pullamayacaksın kelimeleri.” Bendeniz olay örgüsüne uygun olarak, elimden geldiğince cümleleri parlatıp renklendirmeden, imgeye metafora başvurmadan yazmaya çalıştım. Edebiyatın esrik dünyasında dolaşmaya alışkın biri için, böylesi sıradan kelimeleri kullanmak… Nasıl desem? Bana fazla zor geldi. Ne demek istediğimi, diyalogları okurken zaten anlamışsınızdır.    

“Üzüldüm Burcu! Halbuki müthiş aşkınızın öyküsünü yazmıştım.”   

“Ona okuttuğumda ne sevinmişti. Sevgilim aklım başımdan gitti şu an demişti.”   

“Gidecek tabii, ben yazdım o öyküyü.”   

“Dağlara çilek toplamaya götürmüştü beni. Yanında şarapla, miss…”

“Bunları biliyorum canım, sadede gel lütfen.”                                                                                                                             

Şu bizim Burcu, sıradan sözcükler kullanmasına karşın sıra dışı bir karakterdir. Hani aklı havalarda, delidolu, çılgın kadınlardan. Böyle insanları kişisel hayatımda tasvip etmesem de yazar olarak baş tacı ederim. Aksiyon üstü aksiyon, problem üstüne problem hep bunlardadır. Hangi ara onunla yaşamış, hangi ara bununla ayrılmış, katiyen takip edemezsiniz. Ayrıca Burcu, yaşadıklarını sakınmadan, yerinmeden benimle paylaşır. Burnundan kıl aldırmayan insanlara benzemez hiç. O yüzden ilişkimiz hâlâ devam ediyor ya! Ne demişler: “Bir ipte iki canbaz oynamaz.”

Günlerden bir gün, alı al, moru mor kapıma dayandı. Dördüncü öykü kitabım yeni yayımlanmış, kendimi, evladından ayrılmış bir anne kadar mutsuz hissediyorum. Bütün gün evde boş boş dolaşıyorum. Burcu’yu karşımda o halde görünce, ister istemez gözlerim parladı. Beklediğim ilham havadan değil kapıdan girdi dedim. İçimden tabii. Akşamüstü beş sularıydı. Ilık sonbahar güneşi yavaş yavaş ufka doğru ilerlemeye başlamış, gökyüzünü esrarengiz bir sis kaplamıştı. Hay Allah! Başladım gene edebiyat yapmaya. Gökyüzü deyince, birden yazar damarım kabardı. Neyse… Omuzlarımıza birer şal alıp balkona çıktık. Ben kapıya doğru oturdum. Neme lazım birazdan ay doğar, yıldızlar birer birer ışıklarını yakmaya kalkar… Dikkati dağıtmanın âlemi yok. Masaya kâğıdı kalemi koydum, haydi başlayalım dedim. Ne dese beğenirsiniz? “Geçen hafta koklatmadığın şarabı açmazsan hayatta anlatmam.” Düpedüz tehdit etti beni. Ona da peki dedim. Özel günler için dolapta hazır bekleyen, Öküzgözü Foça Karası’na kıydım, masada açtım. Fakat o da ne? Annemden hatıra sırça kadehi ağzına dek doldurup bir dikişte mideyi indirmesin mi? Daha fazla dayanamadım, “Yuhh!” diye bağırdım, “Öküzgözü o, öküz öldüren değil.” İkinci bardağı devirince gözleri kaydı. “Tamam” dedi, “madem ilişkimizin başlangıcını yazdın, sonunu da yazmak hakkın. Yalnız tek bir şartım var. İlki gibi süslü püslü kelimeler kullanmayacaksın, ağzımdan nasıl çıktıysa öyle yazacaksın.”

Sevgili okuyucu, başlık meselesini açmanın sırası, şimdi geldi. Fark ettiğiniz üzere başlığı da Burcu attırdı. “Benim yaşadıklarım, bütün kadınlara ibretiâlem* olsun,” dedi. (*Bu sözcük bana aittir. Nihayet araya özgün bir kelime sıkıştırabildim.)  “Süper sorunlu erkeklerin içyüzlerini göstereceğim onlara, benim gibi tufaya gelip yavşamasınlar hemen.”    

“Burcu’cuğum, bildiğim kadarıyla birlikte epey vakit geçirdiniz.” 

“Tam 6 ay, 1 hafta, 2 saat.”   

“Bu süre zarfında adamda bir tuhaflık olduğunu hiç mi fark etmedin?”    

“Etmez olur muyum?”    

“Neden söylemedin?”    

“Konuyu her açtığımda ağzıma tıkadı çünkü. Sorun sende değil bende dedi.” 

“Gene tipik bir erkek söylemi. İlahi Burcu, ilişki konusunda uzman olan sensin. Nasıl oldu da bunca süre polyannacılık oynadın?”          

“Biliyorsun, asıl oyuncu olan o.”

“Mesleğinde başarılıymış desene.”  

“Çevresinde rol keseceği kimse kalmayınca bana oynamış herif!” 

“Bir arkadaşı yahut yakınıyla konuşsaydın.” 

“Doğru düzgün gelip gideni mi var sanki? Tek başına izbe bir kulübede yaşıyor.” 

“Masal evi, diyordun hani? Raflar dolusu kitaplar, duvarlarda renkli tablolar, sehpaların üstünde çeşitli objeler… ”     

“Ayrılmaya kalktığında gözüm açıldı. Meğer aylarca ayakta uyutmuş beni.” 

“Aşk bu, insanın gözlerini kör eder.” 

“Adam bana değil eşyalarına âşıkmış. Sehpadan aldığım kül tablasını başka yere koyduğumda, çekmeceleri biraz sesli kapattığımda veya yanlışlıkla bir bardağını kırdığımda, demediğini bırakmıyordu. Bir de acayip tırsak! Sürekli pencereden bakıp etrafı gözetliyordu. Birileri güzelim evine girer de kıymetli eşyalarını çalar diye. Hele son zamanlar… Resmen kavga edecek bahane arıyordu. Kokuyorsun demeye başladı. Kendisi leş gibi ter kokmasına rağmen bir kere yüzüne vurmadım.” 

“Safmışsın kızım sen.”   

“Doğum günümde olsun anlamalıydım. Şerefime yemek hazırladı güya. Etlerin en büyüklerini kendine aldı, bana yanmışlarını verdi.”   

“Ay, hiç güleceğim yoktu.”    

“Sürekli depresyondayım deyip afra tafra yapıyordu. Ben de yine yanlış bir şey yaptım herhalde deyip dört dönüyordum etrafında. Bu kez de üstüme fazla gelme, bunalıyorum demeye başlayınca gitmemeye başladım evine.”   

“Ee…?”

“Ertesi gün arayıp canların canı, özledim ama ben seni, gel hadi diyordu.”  

“Yatak hayatınız nasıldı peki?”  

“Sorma. Tık yok!”   

“Önceleri böyle demiyordun?”   

“Hepi topu iki ay, sonrası felaket!”

 “Anlayamıyorum seni Burcu. Aşk yok, seks yok, ilgi yok… Ne buldun şu adamda Allah aşkına?” 

 “Bol çene var sadece. Dedim ya derdini dökmek için ilişkiye girmiş benimle. Çocukluk travmaları, gençlik bunalımları, olgunluk kırıklıkları…”                                                                                                          

“Senin bu yaşadığına ilişki denmez şekerim. Düpedüz gaslinge uğramışsın.” 

“İstediğin zaman çat kapı gelebilirsin diyen adam, bahçe kapısına kilit taktırmış.”   

“Geçmiş olsun. Ucuz kurtulmuşsun.”   

“Ben ne yaptım? Gittim elletmeye kıyamadığı saksılarının üstüne bir güzel kustum.”

“Bravo! İlk defa doğru bir tepki göstermişsin.”   

“Adama olan tüm sevgim, kusmuklara karışıp çıktı içimden.”

 “Hadi bunları geçelim de kıssadan hisseye gelelim. Ne mesaj vermek istersen okuyuculara?” 

“Süper sorunlu erkeklerin üç özelliğini sıralamak isterim: Depresyon, ajitasyon ve atmasyon. Bunlardan birini fark ettiğiniz an topuklayın hemen derim.”  

“Seninkinde üçü de varmış!”  

“O yüzden diyorum ya, ben yandım onlar yanmasın.” 

“Geç olmuş anlaman ama güç olmasın.”    

“Yok canım! Geldi geçti hepsi.”    

“Boş kalmayı sevmezsin sen. Yeni hayranların var mı?”

“Olmaz mı? Fakat bu kez ağırdan alıyorum. Ağzı açık ayran budalası gibi üstlerine düşmüyorum.”

“Hazır başlamışken anlatsana. Nasıl şahsiyetler bunlar?”  

“O da başka bir öyküye kalsın.”

edebiyathaber.net (25 Ağustos 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r