Masthead header

Öykü: Şimdi saçlarını kim örecek | İnci Yavuzer

-Şimdi senin saçlarını kim örecek yavrum!

Babasının kucağında bir taraftan zapt edilmeye çalışılırken bir taraftan da bu sözleri işitti Hanife.

‘Kaçmanın’ henüz bacak gücüyle mümkün olabildiğini sandığı yaşlardaydı. Oysa yıllar geçtikçe olduğu yerden hiç hareket etmeden nasıl da başarabilecekti, henüz bilmiyordu. Yetişkin oldukça bu yüzden gurbete düşüyordu insan. En kıymetlimizi, en değerlimizi, en saflığımızı, en bakirliğimizi saklamayı becerdikçe o kadar yetişkin olup çıkıyorduk. Yeni yeni haller hareketler üretiyorduk kendimize, onu değil bunu seçmemiz, öyle değil böyle yapmamız gerekir diyorduk. Nereden incinirsek oradan güçleniyor, beraberimizde götürmemeye karar verdiğimiz ne varsa en yüksek raflara kaldırıyorduk. Karakterler biçiyorduk bir terzi gibi kendimize, kumaşımızın üstünde oradan buradan bulduğumuz en moda kalıplar.  Bir burka gibi kuşanıyorduk, onun ardından sisli puslu bakıyorduk tüm evrene. O kadar uzak topraklara savruluyorduk ki,  sonra da mütemadiyen dövünüp duruyorduk anavatana geri dönmek için.

Çocuk olmak en ilkel dürtülerle mümkün oluyordu işte. Tehlikeli bir hayvan görmüş de mağarasına doğru can havliyle koşuyormuş gibi yüklendi Hanife bacaklarına. Bahçede nereye konacağı belli olmayan bir kelebek gibi çırpınmaya başladı.

Daha bir gün önce, yağmura rağmen sokakta arkadaşlarıyla oynuyordu yine. Kasabanın çarşısına kadar hafif bir eğimle salınan bir yokuşun üzerinde yer alıyordu evleri. Yukarı mahalleleri çevreleyen korunun gazel ağaçlarından, yapraklarıyla katmanlaşmış toprağından, Halk Eğitim Merkezi’nin, Hastanenin, Askeriyenin bahçelerinden, yer yer boyaları dökülmüş eski kerpiç evlerinden, sırılsıklam kedilerinden ve köpeklerinden süzülen damlalar, topraktan kocaman gedikler açılmış eski sokak taşlarının üzerinden sarımtırak bir renkle yükselerek akıyordu. Yolun kıvrımlarına göre sığ veya geniş birikintiler oluşturan selin en zorlu kısımlarından karşı tarafa atlama yarışı yapan çocukların gölgeleri, tutturduğu yokuş harcı değilmiş gibi homurtularla beliren bir arabanın keskin farlarıyla bir sokak boyunca uzadı önce, sonra duvarların üzerinden kayıp gitti. Ardındaki aydınlığa kocaman gövdeleriyle siper olmuş dev kara bulutların gölgesine teslim oldu yine sokak. Tekerlerinden sular fışkırtarak güçlükle yol alan kırmızı araba, daha fazla takati kalmamış gibi Hanifelerin evinin önünde son bir tıslamayla durdu. Yağmurdan daha ziyade saatlerdir sekip hoplamaktan terden sırılsıklam olmuş Hanife, sırtındaki paltodan daha kırmızı yanaklarıyla heyecanla arabaya doğru seğirtti. Kapüşonundan fırlayan saç tutamlarının dalgalarıyla birlikte kıvrılan damlalar yere doğru süzülüyordu. Önce babasını gördü arabadan inerken, kucağa alışık bir çocuk gibi sevinçle kollarını iki yana doğru açarak ona doğru koşmaya başladı. ‘Şimdi yine yiyeceğim paparayı’ diye düşündü bir yandan da. Önce bu yağmur kıyamette dışarda ne işin var diye çıkışacak, sonra nezleden girip ölümcül hastalıklara kadara vardıracaktı işi. Ama adı gibi biliyordu, sonra o kocaman kollarıyla uzanıp onu yerden göğe kadar kaldıracak, başını dayadığı göğsünden elma ağacının tepesindeymiş gibi göz ucuyla bakacaktı aşağılara. Aklında tüm bunlar, tüm coşkusuyla ‘baba’ diye bağırdı yeniden. Hoplayarak durdurdu kendini arka kapıyı açan babasının yanında.

Ama o dönüp bakmadı bile…

Rüzgârın evlerin bacalarından sokağa üflediği duman, genizleri yakan keskin kömür kokusu, yeni yeni yanmaya başlamış sokak lambalarının aydınlığından dökülen sicim gibi yağmur,  kavak ağacının beline dolanarak ulaştığı duvar ve kapının üzerinden coşarak sarkan hanımeli, araba sileceklerinin camda çıkardığı bir yukarı bir aşağı sürtünme sesi ve babasının soğuk havaya karışan sıcak nefesinin buğusuyla açıldı arka kapı.

‘Anne’ dedi Hanife kısık sesle. Geçen gün artarda düşen ön dişlerinin boşluğu göründü dudaklarının arasından.

Gösteriden sonra kutusuna kaldırılmış bir kukla gibi koltuğa bırakılmış annesini gördü. Her sabah kolalanmış dantel yakasını siyah önlüğüne takarken dayanamayarak başını olabildiğince uzaklaştırmaya çalıştığı yemek ve çamaşır suyu kokan elleri, dizlerinin üzerinde hareketsiz duruyordu. Yüzü ve gömleğinin açılmış yakasından görünen teni, Hanife’nin önemli bir vukuatı sonrasında olduğu gibi, kıpkırmızıydı! ‘Bir şey mi yaptım yine’ diye düşündü Hanife. Son birkaç gün hiç de kayda değer bir olay çıkarmamıştı, olamazdı! Yoksa ablası ‘bu yağmurda dışarlarda sürtüyor, eve alamıyorum bir türlü’ diye annesine ötmüş müydü hemen? Cebindeki misketleri sıktı parmaklarının arasında. Az önce küçük yıpranmış ayakkabı ve lastik çizmelerle oyuna tutuşan sular, ayağının hemen yanından küçük bir dere misali bir başına akıp gidiyordu. 

Teyzesi ve arabayı kullanan kocası da indiler arabadan. Beraberce geçirecekleri bir akşamın sıcağından, çamurlu ve ıslak bir kaldırıma tepetaklak fırlatılmış gibiler. Bir sabun köpüğüne dokunmaya çalışır gibi uzandı babası annesine. Bir eliyle ensesinin arkasından destek verdi, diğer eliyle de belinden kavrayarak kendine doğru çekmeye çalıştı yavaşça. Önce ayakları sarktı arabadan. Ayakkabıları yoktu. Suyla sürüklenen kuru bir yaprak geçti altından. Yağdığı yeri kestiremeyen damlalar ince çorabının üzerinde gölgeden lekeler bıraktı hemen. Eniştesi kolunun altına girerek ayağa kaldırmaya çalıştılar birlikte. Bütün gücüyle ayakta durmaya çalışan annesinin sağ topuğu işte o an kaldırımın kenarında çamura süründü! 

Doksan üç, doksan iki, doksan bir….

Çorabımızı giydiğimiz süre de aynıydı, şimdi iki kişinin kolunda, ayakta durmaya çalıştığımız süre de. Aynı kum tanesi hayatın perdesini böylesine parçalayarak da geçebiliyormuş işte! Şimdilik geri sayıyoruz içimizden.

Ablası sesleri duyup ne zaman evin önüne çıktı da böyle içli içli ağlamaya başladı, farkında değildi Hanife. En son babasının kucağında annesinin sokak kapısından içeri girdiğini gördü. ‘Keşke daha uzakta oynasaydın, burada olmasaydın’ der gibi baktı Hanife’ye, yanından geçerken. ‘Keşke, benim kızacağım kadar uzak bir sokakta olsaydın!’ Gözleri doldu.

Kapanın kapının ardından titreyen hanımeli yapraklarından damlalar süzülüyordu.

Salonda ön bahçeye bakan pencerenin önündeki kanepeye yatırmışlardı annesini. Geçmiş olsun demek için gelen komşularının çocuklarıyla birlikte derhal arka odaya yollanmışlardı. Salonun kapısı bir açılıyor bir kapanıyor, arada kendi bulundukları odanın kapısından bir kafa uzanıp ‘sessiz olun demedik mi size’ diye paylayıp yok oluyor, sokak zili bir türlü susmuyordu. Bu hengâme sağlam adamı yatağa düşürürdü resmen.

Hanife o akşam her zamankinden daha fazla kudurdu. Bundan sonra bir daha hiç kuduramayacakmış gibi kudurdu. En gürültülü oyunları oynadılar gece boyunca, koltukların yastıklarını birbirlerine atılar. Her seferinde duvar boyunca yükselttikleri oklavanın üzerinden atladılar, tahta zeminleri gıcırdatarak. Hoplamadığı ne koltuk kaldı ne de kolları ve bacaklarıyla iki yandan destek alarak tırmandığı kapı.  Yüksek sesle güldü, yüksek sesle sataştı diğer çocuklara. Gelen tehditler karşısında bir daha hiç arsız olamayacakmış gibi arsızca sırıttı. Bundan sonra hiç bu kadar terlemeyecekmiş gibi terledi. Bundan sonra terleyince kimse sırtına havlu koymayacakmış gibi terledi. Salon kapısının ardındaki gerçek, sırtından akan terlerle buharlaşıp gidiyordu.

‘Hanife’ diye bağıran babasının sesini duydu birden. Koltuktan baş aşağı sarkarken, toparlanıp oturumuna geldi hemen. Emin olmak için sesin bir kez daha yinelenmesini bekledi.   ‘Seni çağırıyorlar’ dedi diğer çocuklar. Küçücük suratının üzerine dökülen terli saçlarını elleriyle arkaya doğru itti. Kenarındaki suyolu deseni boyunca ilaç ya da kibrit kutularını bir kamyon gibi sürdüğü kırmızı halının üzerinde yavaş yavaş ilerlemeye başladı. Yürüdükçe, yalandan kamyonları sulara gömülüyordu. Bir adım attı, bir tane daha… Dakikalarca yürüdü Hanife, saatlerce yürüdü, az önce dünyayı tersten gördüğü koltuğu, bal kabağına dönüşünceye kadar yürüdü.

Odaya gelmesini annesi mi istedi, yoksa yatağa birlikte boylu boyunca uzandığı illeti ‘bak küçük bir kızı da var’ diyerek ikna etmek için mi çağırdılar, hiç bilemedi Hanife. Bir paçası bileğinden yukarı sıyrılmış pijaması, ayağında ters dönmüş çorabı ve saçlarının ucundan sarkan tokasıyla kolonya ve ilaç kokan salonun ortasında belirdi. Sürekli akan burnunu sildiği hırkasının kolları her zamanki gibi zümrüt gibi parıldıyordu. Başı yastığa gömülü annesine yaklaştı yavaş yavaş. Her sabah uyandığında üzerine geçirdiği yeşil sabahlığı yatağın kenarında duruyordu. Yanarken çıtırtılar çıkaran sobanın, pencerelerin üzerinden sarkan perdelerin, gizlenmeye çalışan kırmızı gözlerin ve damarlarından hayat aktarmaya çalışıyormuş gibi sımsıkı elini tutan babamın arasından bana bakıyordu sessizce. Terliksiz yere basma kızım diye bakıyordu. Saçların ıslak uyuma. En yüksek dallara tırmanma. Soluğun nerede kesilir bilinmez, sınama! Çocuk gibi küsme etrafına. Kaçma! İçindeki ateşleri harlama. Elinde ne varsa fırlatıp atma. En güzel insanları geçip, en olmaz adama aldanma. Büyüyünce nasıl biri olacağımı merak ediyor gibi bakıyordu, hangi mesleği seçeceğimi, kiminle evleneceğimi. ‘Gençler birbirini görmüş, beğenmiş diyordu’ içinden sanki. ‘Anne adınız’ diye sorduklarında yüzümdeki ifadeyi, çocuğumu kucağıma aldığımda gözümden akan yaşı. ‘Ya seni incitirlerse’ gibi bakıyordu, ‘ya yapayalnız kalırsan, ya umudunu çalarlarsa’

‘Ben gidersem sakın ağlama’ gibi bakıyordu.

Gözleri, kaldırıp tek başına sırtına vuramayacağı ağır bir yük artık.

Durduğu yerden hiç hareket etmeden bekledi Hanife. Battaniyenin altından çıkan eli hafifçe kımıldadı sanki. Babasına baktı aceleyle. Sönmüş göz bebeklerini mavi bir ışık yaladı geçti. Evet, o da fark etmişti. Annesi tekrar kolunu kaldırmaya çalıştı tüm gücüyle. Mecalsiz bakışlarının, kaslarının üzerine çöreklenen bitkinliğin verdiği gerçek bir ölüm kalım savaşıydı bu!

Yatağa doğru uzandı Hanife gülümseyerek. Saçlarına dokunacaktı birazdan eli. Yarısı belinden çıkmış pijamasını düzeltecek, o kadar misafire bir çay bile ikram etmediğimiz için, sitem bile edecekti az sonra.

Oysa bahçedeki ağaçlardan her bahar hızarla budanan kuru dallar gibi yatağın üzerine düştü kolu.

Bir damla gözyaşı parıldadı yanağının kenarında.

Seksen yedi, seksen altı, seksen beş…

Karın ilk düştüğü gecenin sabahında, sıcacık yatağından alınıp ‘bu sene benim kızım ne kadar büyümüş bakalım’ diye babasının kollarından bembeyaz hiç bozulmamış karların içine gömüldüğünde, gözlerinin önünde uçuşan tanelerin üzerine serpilmiş küçük mücevher tozları gibi parladı.

Herkes telaşla ayağa kalktı birden. Hepsi bir tarafa koşturdu. Odanın içi dalgalanıyordu

Her Pazar günü seyrettiği çizgi filmdeki çiçeklerle bezenmiş ormanda, gölden su içmeye gelen yavru karacanın sudaki yansımasına, gökyüzünün parmaklarıyla serpiştirdiği gün ışıkları gibi parladı.

Annesinin etrafında dönüp duruyordu kalabalık, görüntüler dalgalanıyordu

Geçen gün gittikleri düğünde, gelinin saçının kenarından sarkan gelin teli gibi parladı.

Babası kucağından arabaya koyuyordu annesini, geceliği dalgalanıyordu.

Köşeyi dönüp kaybolan arabanın farları gibi parladı.

Odanın içindeki girdap dinmiş, başının üzerinden döne döne evin her bir yerine sessizlik yağıyordu. İşte o zaman gözüne takıldı. Eğilip yavaşça aldı yatağın kenarında atıldığı yerden. Issız bir odanın ortasında elinde çamurlu bir çorapla duruyordu Hanife.

İşte o gecenin sabahında kaçıyordu babasından.

Arabadan nasıl indiğini pencereden görmüştü! Düşmemek için arabaya nasıl tutunduğunu görmüştü! Gözünden yaşın nasıl aktığını görmüştü!

Az sonra kapısından gireceği evine, babasının nasıl bir kederle uzaktan baktığını görmüştü.

Kendini dışarı attı hemen, Bahçenin kapısına bir ulaşsa!

Kapının önünde belirdi, ‘gözümün önünden ayrılma’ diye bağırıyordu peşinden

Kimseye görünmeden kaçıp giderse!

Pencerede belirdi üzerinde yeşil sabahlığı,  el sallıyordu

Koşa koşa sokağın ucuna varırsa!

 Sokağın başında belirdi, pazardan geliyordu.

Tam orada, daha bahçe kapısına ulaşamadan, ağacının tam dibinde babası yakaladı Hanife’yi nihayet. Ufacık bedeni ne olduğunu hala algılamamış, babasının kollarında istemsiz hareketlerine devam etmişti. Bacaklarıyla sürekli boşluğa isabetsiz tekmeler atıyor, sarıp sarmalandığı gövdeden kurtulmaya çalışıyordu. 

Şimdi senin saçlarını kim örecek yavrum!

Üç, iki, bir, sıfır

Her sabah yatağına süzülüp, kolları arasında masallar dinlediği adamın sesine hiç benzemiyordu bu ses! Yüzünü kaldırıp bakamamıştı gözlerine. Büyük filikaların seyrüsefer eylediği mavi ummanlarda, kâğıttan gemiler mi görecekti şimdi. Başını göğsüne sımsıkı dayadı Hanife. Ağzını, burnunu, gözünü istese de gözyaşlarını akıtamayacağı kadar öyle sıkı dayadı ki babasının göğsüne, dünya araya kaçamadı.

Ne yaşanıyor farkında değil hiç kimse, her şey çok sıcak. Bir kameranın arkasından izliyor gibiyiz olanları. İlk fırsatta boğazımıza çöreklenecek ‘elem’ adam akıllı anlatacak sonra bize. Kameranın tüm ayarları yeniden yapılacak. Raw kaydı açılacak, kumlanma azaltılacak, lens düzeltmeleri yapılacak, dev bir falçatayla kıtır kıtır kesilerek atmosferden, uzayın sonsuz duvarından birine, bir tablo gibi enser çivisiyle çakılacak sonra. 

Artık, ‘az önceler, daha sonralar’ kullanacağız cümlelerin içinde. Zaman dinlendiği çocukluk havuzundan uyandı işte. Akrep ve yelkovan yeni yeni milatlar sunacak bize.

Babasının kucağında serbest bıraktı kendini Hanife, örgülü saçları toprağa doğru sarktı. Ağacın gökyüzüne değen dallarına baktı, gözlerini kırpıştırarak.

‘Keşke’ dedi ‘sen şahit olmasaydın bari’

Önünde ayakkabıların birikmeye başladığı evin açık kapısından, sesler gelmeye başlamıştı bile.

Yasin.

Vel Kur’an-il Hakim

edebiyathaber.net (4 Eylül 2022)

  • Mehtap Alan - 08/09/2022 - 11:38

    Yüreğinize sağlık. Çok güzel bir öykü
    .cevaplakapat

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r