Masthead header

Öykü: Sesler | Tuba Susoy Toprak

Rüzgar pencere pervazında bulduğu bir aralıktan içeri girmeye, onlarsa kırk yıldır aynı yatakta bir o yana bir bu yana dönüp uyumaya çalışırken, kadın birden başını kaldırıp, “neydi o?” der. Yastıkta bir çukur oluşur.

        “Ne neydi?”

        “Bir ses duydum sanki,”

        “Ne sesi?”

        “Gıcırtt, diye, bak dinle,”

         “Yoo, ben bir şey duymuyorum.”

        “Sen pencereyi kapatmış mıydın?”

       “Pencere açık mıydı ki?”

       “Bir baksana,”

        “Sen neden bakmıyorsun?”

        “Ben mi bakayım? iyi, tamam, ben bakayım,”

         “Dur hele dur…”

Adam hafif gerilmiş bacaklarıyla yataktan iner. Odanın tek duvarını boydan boya kaplamış, rengi solmuş kadife perdesini kaldırarak pencereyi kontrol eder. Tekrar açıp kapatır. Yarın bir elden geçirmeli evdeki eksik gedikleri, diye düşünür, kış bastırmadan. Perde iner.

         “Sıkı sıkı kapattın mı?”

          “Kapattım, kapattım.”

          “Hadi Allah rahatlık versin canım,”

           “Sana da versin.”

Rüzgâr hala içeriyi zorlamaktadır. Adam bir rüyadan gelen çağrıya tam cevap vermek üzereyken, kadın alttan alta incelttiği sesiyle alıkoyar onu.

         “Şişt, şişt!”

        “Ne? N’oldu?”

         “İçerden bir ses geliyor sanki,”

        “Yine ne sesi yahu?”

         “Tıkır tıkır,”

         “Hey Allahım!”

          “Sen duymuyor musun sahiden?”

          “Hiçbir şey duymuyorum ben!”

          “Bak, dinle…”

Adam dinler, dinler, dinler… Ağaçların rüzgarla birlik çıkardığı uğultuyu duyamaz, çünkü evlerinin önündeki ağaçlar koca bir bina uğruna feda edilmiştir. Şimdi on katlı binanın sekiz numaralı dairesinde  gelmeyen kırlangıçları düşünür, susar…

           “Duydun mu?”

            “Neyi?”

           “Tıkır tıkır, o sesi  işte!”

            “Saat o saat!”

            “Saat mi?”

             “Bir alışamadın gitti bu duvar saatine,”

             “Bu kadar ses yapıyor muydu ki?”

             “Gece yapar, gece her şey ses yapar, senin gibi!”

            “Tamire gitmeden önce hiç böyle değildi bu, pillerini mi çıkartsak acaba?”

             “Uyu artıık…”

             “Uyuyamıyorum, takıldım bir kere, tıkır tıkır…”

              “Allahım sen sabır!”

              “Nereye?”

             “Cehennemin dibine! Tövbe tövbee…”

Annesi, ‘işte bu kız,’ demiştir, ‘bak ne güzel, hem de hamarat, tam sana layık.’ İşten kafasını kaldıramayan sadık bir bürokrat olarak evlenivermiştir alelacele. Geçmişine saya saya, duvardan indirir saati, pilini de çıkartır. Zaman durur. Koşar adımlarla, yine geçmişine saya saya, yatağa doğru yürür, uzundur yol.

            “Tamam, indirdim saati duvardan. Pilini de çıkarttım. Rahat ettin mi?”

             “Sağ ol canım.”

Kadın kıpır kıpır dolanır yatakta, bir uçtan diğer uca, dayanamayıp kaldırır yine başını yastıktan, “Of, tuvalete gitmem gerekiyor!”                       

Yorganın altından boğuk bir sesle “Seni götürmemi beklemiyorsun herhalde,” der adam.

             “Ne münasebet canım!”

Kadın kalkar yataktan, terliklerini giyer yumuşacık, en sevdiği, uçuk mavi. Odanın ışığını “Pat!” diye yakar hiç tereddütsüz.

Adam homurdanarak kalın yün yorganı biraz daha çeker üstüne, kaybolur. Nefes almakta zorlanır. En çok kimin nefes almadan suyun altında durabileceğine dair iddiaya girerlerdi yazlıkta çocuklarla, heyhat! Geçmiştir artık o günler. ‘Yazlık da çürüyor orda, satsak da kurtulsak,’ diye geçirir içinden.

Kadın yol boyu mırıl mırıl, “koridor ışığı da ne kadar cılız, yeni bir lamba taktırmalı buraya, hep diyorum ama, duyan yok.”  Tuvalete girer, işini görür, o arada aklına bir şey takılır, “yemeği dolaba koy demiştim, koymuş mudur acaba?” Ellerini yıkar, kurular, ışığı kapatıp mutfağa gider.

               “Bak, koymamış, tembel adam, koksun böyle! Bunun anası da çalışkan bilsin oğlunu, yok şöyledir yok böyledir diye diye kandırdılar beni. Bir kere bile oturup konuşmadan evlenirsen böyle olur işte, ah anacığım ahh… Bu sinek de nerden çıktı şimdi, kara kara. Pis! Defol git! Bak yine açılmıyor, hay allahım, kaç kez söyledim şu kapıyla ilgilen diye, anahtar takılıp kalıyor içinde, bari kilitleme be adam!”

Adam bir sağa bir sola döner, koca göbeğini sığdıramaz bir türlü. Sonunda dikilir yatağın içinde, ışık gözlerini alıp gitmiştir çoktan, seslenir kadına, “Ne konuşuyorsun içerde mırıl mırıl?”

                   “Kapı açılmıyor,”

                  “Ne diyorsun sen Allah aşkına?”

                   “Kapı diyorum, açılmıyor, balkon kapısı.”

Adam oflaya puflaya kalkar ve yine hızlı hızlı adımlarla yürür mutfağa doğru. Delirmek içten bile değil, ama delirmez, deliremez, sakinliğiyle nam salmıştır çevresinde.

                    “Sen beni delirteceksin bu gece, anlaşıldı.”

                   “Bu kapıyı sana yaptır demiştim, çok saldın kendini bu ara, çok…”

                    “Ne yapacaksın kapıyı bu saatte?”

                     “Görmüyor musun sineği?”

                     “Ne sineği?”

                      “İşte bak!”

                       “Hani?”

                       “Şimdi kafanın üstünden geçti,”

                        “Eee?”

                        “E işte, vızır vızır…”

                      “Yahu bu kadarcık sinekten mi rahatsız oluyorsun?”

                      “Ne bu kadarcığı, kocaman, baksana, kara kara, pis!”

                      “Versene terliğini,”

                       “Neden?”

                        “Ver sen, ver!”

Kadın istemeye istemeye, en sevdiği, yumuşacık, uçuk mavi terliğinin tekini çıkartıp adama verir. Adam alır terliği ve gözünü karartarak “Tak!” diye vurur sineğin kafasına, “Cızırtt!” diye ses çıkar, mavi uçar…

                       “Tamam, sinek yok artık.”

                     “Çok kötüsün! Sineği öldürdüğün gibi terliğimi de kirlettin. Nasıl giyeceğim şimdi ben bunu?”

                        “Giyme sen de, at gitsin!”

                         “Hem ben sana öldür mü dedim, balkonun kapısını açıp sineği kovala dedim. Yemeği de dolaba koymamışsın zaten.”

                         “Sana bu son ikazım, iki dakika içinde odaya geldin, geldin, aksi halde kapıyı kilitleyip almayacağım seni içeriye, salonda yatarsın,” der ve homurdana homurdana  yatağa doğru yürür adam, yürürken  ‘ya domuzluk yapıp da gelmezse’ diye başının üstünde dolanıp duran endişesini el kol hareketiyle kovmaya çalışır.

                          “Cani! Elinden gelse beni de öldürür, anası da karıncayı incitmez bilsin bunu.”  Tek terliğini süre süre, ışıkları söndüre söndüre yürüyerek yatağa girer kadın. Gacır gucur sesler çıkarır yatak. “Kilo aldım galiba biraz,” der, koca kalçasını yerleştirmeye çalışırken. Esnerler aynı anda. Sırtlarını iyice yaklaştırırlar birbirlerine.

Zaman ilerler, durduğu yerde.

Kadın zar zor kapadığı gözünü açar, kulak kabartır üst kata doğru. Ağzını buruşturarak, “Bak yine başladılar. Bu nasıl şeydir ayol, biraz edep olur insanda. Yeni evlendiler diye olacak iş mi, iyi valla. Sabah gidip uyaracağım, yetti artık! Sen duymuyor musun bu sesleri?”

                     “…”

                  “Uyudun mu sen?”

                       “…”

                   “Uyumuş.”

                   “Ahh, ah, biz hiç böyle… Amaan, neyse ne, kırk yıl, iki çocuk, üç torun, dile kolay… Bazen çocuklar hiç büyümeselerdi keşke diyorum. Bari torunları sık getirseler, yok okul yok kurs, sürekli iş güç. Of, uykum kaçtı, dal dalabilirsen şimdi…”

Rüzgâr diner.

edebiyathaber.net (19 Haziran 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r