Öykü: Şeftali* | Yekta M. Çeliker

Nisan 3, 2022

Öykü: Şeftali* | Yekta M. Çeliker

Benden herhangi bir meyve hakkında yazılmış metin telebinizi yazdığınız mektubunuzu okuduğumda, derginize layık metne beni götüren işaretin, o esnada partideki görevimi icra ettiğim çalışma masamın üstünde duruyordu. Ancak benim bunu iki gün sonra fark ettiğimi okuduğunuzda yüzünüzün alacağı ifadeyi merak ettiğim için böyle bir giriş yaptığımı bilmenizi isterim.

Her şeyden önce bir meyve hakkında yazılmış bir metnin konusunu düşünmem gerektiğine karar verdiğimde yatağımda uzanmış düşünüyordum. Tabii ki mektubunuzu okuduktan iki gün sonranın gecesi. Tıbben tam olarak daha teşhis edilememiş hastalığımın (ki Büyük Yoldaş’ın cenaze töreninde ilk hissettim ancak yorgunluk ve üzüntüden olabileceğini düşündüğümden umursamamıştım) etkisiyle gece ağrıdan uyuyamadığımı bildiğinizden, ayrıca yatakta neden kendimi düşünmeye zorladığımı da anlayacağınıza inandığımdan bu konuda ayrıntı verme ihtiyacı duymadım. Meyve ve meyveyle ilgili bir yazının en iyi şekilde, moda olduğu üzere, kadınlarla bağ kurularak yazılacağına inandım ilk önce. Sonra elinde meyve gördüğüm kadınları düşündüm. Seyahat ettiğim yerlerde (ki bilmiyorsunuz parti çalışması için gizliden yabancı bir ülkeye gitmiştim) aklımda kalan bir görüntü vardı. Şarap üretmek için mahzene yığılmış üzümün üstünde tepinen kadınların görüntüsü. Bu görüntü, meyve ve kadının ele alınacağı bir metin için çok güçlü bir sahneydi. Daha sonra zihnimde meyvelerle gördüğüm diğer kadınları düşününce, aniden ağzımdan şeftali çıktı. (Buraya 🍑’nin  bir resmini koyma ihtiyacı duydum.) Ama sakın bir kadının elinde tuttuğu bir şeftaliyi düşündüğüm için ağzımdan bu sözcüğün fırladığını düşünmeyin. Biraz sabredin lütfen, anlatıyorum.

Annemin bir köşede duran şeftalilerinden birini aldığım ve üstüne üstlük alırken yakalandığımdan, annem tarafından cezalandırılmak üzere mürebbiyemin beni ayakta beklettiği o günü sizin gibi hatırlayanlar eminim buna anlam verememiştir. Ben de aldığım bütün o katı eğitimime rağmen ne o gün anladım ne de bugün anlayabiliyorum. Ancak asıl konumuz ceza, cezanın gerekliliği, türü ve çocuk üstünde etkisi olmadığından ve üzerinden uzun zaman geçtiğinden daha fazla bir şey yazmayacağım bu konuyla ilgili.

Ama tepeden tırnağa beyazlar giyinmiş (Evet, gerçekten de büyük yaratıcının söylediği gibi tepeden tırnağa beyaz giyinmiştim.) hâlde annemin bana uygun gördüğü cezayı vermek üzere teşrif etmesini beklerken, aniden o günden sonra hayatımın eskisi gibi olamayacağını kavradım. Üstüme yorgunluk çöktü. Kollarımda dolaşan kanın çekildiğini hissettim. Cezalandırma korkusuyla böyle hissettiğimi düşünüyor olabilirsiniz ancak kesinlikle cezalandırılmanın ötesinde bir korkuydu beni saran duygu. Ben daha annemle babamın sekiz yıllık evliliklerinin son gününe yatıp ayrılıklarının, daha doğru bir ifadeyle söyleyecek olursam annemin mahvoluşa doğru sürüklenişinin, ilk gününe uyandığımdan habersizdim. Büyük yaratıcının sizlere aktardıklarından da yeni hayatımın ilk gününü  zaten biliyorsunuz.

Annemin her günkü yüzünden (güzel ve çekici yüzü demek o zamanlar ayıp sayıldığı için böyle düşünemiyordum ama bugün rahat bir şekilde bunu söyleyebilirim) bambaşka bir yüzle gelip mürebbiyemden suçumu dinlerken aslında kafasının sözlerimi duyamayacak kadar meşgul olduğunu anladım ve bu, korkumu iyice büyüttü. Eğer tam tersi olsaydı, iyi bir ceza vermek için kafasını yorsaydı o zaman yanıldığıma ve hayatında terslik olmayacağına kendimi inandıracaktım. Çünkü o günlerde büyükler arasında yeni moda olmaya başlayan, büyüklerin bildiğimden habersiz oldukları totem denilen o büyü tam olarak böyle düşünmemi sağlıyordu. (Parti sayesinde bunun ne kadar yoz bir düşünce olduğunu elbette öğrendim.) Ancak totemimin tutmamasından kaynaklanan büyük korkum, onu sevip sevmediğimi sormasıyla iyice ağırlaşıp üzerime çığ gibi düştü ve ben altında kalmanın acısını tüm şiddetiyle yüreğimde hissettim.

Yüzüm asıldı. Anlamsız acı bir gülümsenin yüzümü işgal ettiğini hissettim. (Büyük yaratıcının aktardıklarından gülümsememi tatlı bir gülümse olarak tasavvur ettiğinizi biliyorum ancak büyük yaratıcı, muhtemelen bir çocuğa acılı yüz yakıştıramadığı için yazarken ifadeyi bu şekil yazma ihtiyacı duydu. Oysa ben kendisine yüzümde acı bir ifade oluştuğunu söylediğimi çok iyi hatırlıyorum. Buna rağmen ürkek kısmı doğruydu. Geleceğini mahvettiğini daha tam olarak kavrayamamış olsam dahi tersliği fark etmenin yarattığı bir ürkeklikti yüzümdeki.) Onu sevip sevmediğimi sordu. Sevdiğimi biliyordu elbette, öğrenmek istediği bu değildi. Gelecekte, hayatı mahvolduğunda, herkes onu suçladığında, onun kendini avutup hayatta kalması için birinin koşulsuz bir şekilde onu sevdiğinden emin olmak istiyordu. Benden beklediği, söylemi değil hissettirmemi istiyordu, buydu. Bir çocuk olarak bunu nasıl hissettireceğimi bilmiyordum, çaresizce gözlerinin içine diktim gözlerimi. Benden ne aldığını tam olarak söyleyemeyeceğim ama daha sonraki kararlarını şimdi değerlendirirken benden beklediği güveni aldığını anlıyorum. Aksi olsaydı, o gün yaşadığım evden aşka ayrılmazdı. (Asla ayrılmazdı yazdım ama yazarken elim titrediğinden aşka benzedi. Bana da bu ifade daha güzel geldiğinde aşka şeklinde bıraktım. İsterseniz siz bunu düzeltebilirsiniz. Sorun olmayacaktır.)

Bazen onu düşününce, o gün onu sonsuza kadar seveceğimin garantisini verdiğim için kendimi suçlarken buluyorum. Keşke yanlış yaparsa onu asla affetmeyeceğimi hissettirseydim diyorum, belki o zaman evden ayrılmaz ve uzun yaşardı.

Ama konumuz bu değil, biliyorum bu sebeple ne onun erken yaşta bizden sonsuza kadar uzaklaşmasının acısını ne de zaten büyük yaratıcının sizlere aktardıklarını tekrar aktarmak niyetindeyim.

Zihnimde şeftaliye dair ilk anı, işte buydu. Daha sonra kardeşim doğduktan bir süre sonra onu gördüğümde aklıma yine şeftali geldi. Yüzüne bakınca, yüzünün şeftali kadar olduğunu düşündüm. Sonra bir şeftali gibi bozulup öleceği hissi oluştu. Sütninenin sütünün yetersiz kaldığını öğrendiğim güne ait bir anı bunları takip ediyor. O zaman mürebbiyeye neden ona şeftali vermiyorlar, dedim. Hem tadı da çok güzel. Mürebbiyem kendini tutamayarak kahkahayla güldü. İyi ki babam evde değildi. Duymadı. Yoksa mürebbiyenin bu şekilde yüksek sesle gülmesini yadırgayıp ağır sözler sarf ederdi. Sonra da, tatlı bir ses tonuyla, sen bunları düşünme, baban bunu halleder, dedi. (Siz diyordu tabii ki ama ben, onun benden siz demesinden hoşlanmadığım için bunu sen diye yazdım.)

Bundan sonraki zamanda şeftaliye ait bir iz hatırlamıyorum. Ama kontesin yeğeni Nadenka’yla tepeden düşüp yuvarlandığımız o günü hatırlarsınız. Yuvarlana yuvarlana vardığımız yerde kahkahalarla gülerken zar zor da olsa kendimizi toplayıp ayağa kalktık. O zaman Nadenka’nın elbisesinin göğüs kısmına yapışmış bir kuru ot ilişti gözüme. Ben ota bakarken o hiç kızarmadan, gayet de kolay bir şekilde, boşuna bakma, dedi, şeftalilerim daha olgunlaşmadı. Bir daha kahkaha attı. Doğrusunu söylemek gerekirse ne dediğini anlamadığım hâlde ben de kahkahalarına dahil oldum. Kahkaha atarken bir yandan yüzüne bakıyordum bir yandan da elimi ota doğru uzatıp almak istedim. O anda sustu, yüzüne tatlı bir gülümseme yayıldı. Elmacık kemiklerine kadar kızardı. Terlediğini gördüm. Nedenini anlamadığım bir şekilde kalp atışım yükseldi. Elbisesinden otu alıp yere atarken de yüzüne bakıyordum. Elimi tam cebime bırakacakken hızlıca bileğime uzandı, tuttu. Beni kendine doğru çekti, elimi elbisenin göğüs kısmından içeriye soktu. Korse giymediğinden kolay oldu. Önce soldaki yumuşak, hafif tümseğe götürdü. Onu avuçlamamı sağladı, sonra diğerine. Nedenini bilmediğim şekilde utanıyordum, buna rağmen gözlerimi gözlerinden alamıyordum. Bütün vücudumun titrediğini söylememe gerek yok. Hastalandığımı sandım. Gülmekten ve yuvarlanmaktan zaten terliydim ama buna rağmen avuçlarımdaki şeyin sıcaklığını hissediyordum. Sonra elimi hızlıca çıkarıp, gördün işte, daha olgunlaşmadılar, dedi. Sonra elimden tutup eve doğru beni sürüklemeye başladı. Kendimi toparlayıp neye benziyorlar, dedim. Durdu, arkasından sürüklediği bana döndü. Elbisemi inceledi. Şeftaliye, yalnızca şeftaliye benziyorlar. Yoksa hiç görmedin mi, diye sordu. Küçümseyici baktı. Neyi görmediğimi bile bilmeden, onları görmediğim için utanç duydum. Babama, o zaman bana öldüğü söylenen ama yaşadığından emin olduğum anneme ve mürebbiyeme öfkelendim. Bana, böyle bir şeyi göstermedikleri için kızdım. Eğer görmek istersen doğum gününde sana onları gösterebilirim, dedi(Yoldaşların burada sansürlük bir ifade olmadığını göreceklerdir). Ama kimseye söylemek yok. Sadece bir kere. İstiyorum, diye atıldım. Kahkaha atıp önüne döndü. Sonra beni sürüklemeye devam etti. Eve döndüğümde de aklımda hep şeftaliler vardı. Daha olgunlaşmayan şeftaliler. Elbette kadınların göğüs kısmındaki şişkinliğin ne olduğunu ve ne işe yaradıklarını (çocuk besleme organları) biliyordum ama onların şeftaliyle ilişkisini anlayamıyordum. Şekilleri yüzünden, diyordum kendime. Sonra kendime çıkışırcasına, insanın ağzında şeftali tadı bıraktıkları için diye kendimi düzeltiyordum. Çünkü Nadenka’nın yüzü, kızarmadığı zamanlar şeftali rengindeydi. Çilleri de bunu destekliyordu ancak sadece onun şeftalilerinin olmaması bu fikre kendimi kaptırmamı engelliyordu.

Doğum günümden önceki gece uyuyamamamın nedeni buydu. Heyecanlıydım. Şeftalileri görecek, belki de onlara dudaklarımla dokunacaktım. Dokununca tam olarak tasavvur edebilecektim. Göz kapaklarımı kapattığımda bile elime uzanması, onu hızlıca tutup elbisenin içini sokması gözlerimde canlanıyordu. Avuçlarıma dolan o yumuşaklığı hissetmemle vücudumdan sıcak bir ter damlıyordu. Gözlerimi tamamen kapattığımdaysa sahne durmadan tekrarlanıyor, aniden elbiseler vücudunu terk ediyor, göğüs kısmında turuncumsu iki şeftali ortaya çıkıyordu. Bütün gece bu yüzden uyanıp durdum. Ne olduğunu bilmediğim bir şeyin çekimi altındaydım. Büyülenmiştim ama şeftalilerin insanı büyülemesine anlam veremiyordum.

Büyük yaratıcıya gerçeği söylemek o zaman bana utanç verici geldiğinden (büyük yaratıcı anlatı için benimle konuştuğunda daha on yaşındaydım çünkü) annemin doğum günümde geleceğine olan inancım ve o inancın yarattığı heyecan yüzünden doğru dürüst uyuyamadığımı söylemek zorunda kaldım. Sabah olup da annem geldiğinde, gerçeği kavramakta zorlanmamın nedeniyse sürekli uyanmanın uykumu almamı güçlendirmesiydi. Ama diyalogların çoğu büyük yaratıcının sizlere aktardıkları gibiydi. Oysa gerçek anlamda karşımda duranın annem olduğunu anladığımda, onu düşünmek yerine bütün gece Nadenka’nın şeftalilerini düşünmekle geçirdiğim için kendimden utandım. Yüzümü göremesem de tepeden tırnağa kızardığımı biliyordum. Yaşadığım utancı az da olsa hafifletmek için uyuma numarası yaptım. Birkaç dakika sonra sürekli annemin güzel ve alımlı yüzünü düşündüğüm için o utançtan yakamı sıyırıp gözlerimi açtım. Daha sonraki süreci zaten büyük yaratıcının ayrıntılı ve ihtişamlı anlatımda biliyorsunuz. Ancak bilmediğinizse Nadenka’nın olgunlaşmayan şeftalilerini hiçbir zaman görmediğimdir. Siz de kabul edersiniz ki yaşamı, çok şık bir elbise gibi kombine edemeyiz. Onu ancak uyanır uyanmaz gelişi güzel giydiğimiz kıyafetler gibi üstümüze geçirebiliriz.

Ama ne olursa olsun şeftaliyle ilgili anılarıma ben yaşadıkça yenileri eklendi. Bir kere şeftalilere karşı merakım uyarılmıştı. Ne zaman şeftali sözcüğü duysam ya da görsem zihnim ve bedenim tamamen o güne odaklanırdı. Aklıma o ilk dokunuş gelirdi. Onu, hayalimde istediğim bir durumu getirdim(Tahmin edileceği üzere bunlar, hastalığım sonrasında okula verilmemle ancak mümkün oldu). Tecrübesizliğimi hayallerimde eğittim. Elimi tecrübesiz bir kimsenin eli değil de ne aradığını bilen, aradığı şeyin kıymetini anlayan bir kimsenin elleri olarak var ettim. Onları, Nadenka’nın tuttuğu değil de o heyecan ve arzuyla titrerken kendinden emin olan bir genç delikanlının okşayıcı ellerine dönüştürdüm. Tabii onu ve şeftalilerini de kendim gibi eğitmem gerektiğinin farkındaydım, bu sebeple onun yaşını, şeftalilerin boyutunu iri iki kavunla eş değer bir boşluğu dolduracak kadar büyüttüm. Sayısız geceler boyunca onlarla seviştim, ta ki 17 yaşımda gerçek anlamda aşık olana kadar.

Aşk duygusunun insanı yontan o havasına kendimi fena hâlde kaptırdığımdan uzun süre, imgelem dünyamda şeftali, sadece şeftali olarak kaldı. Ne Nadenka ne de şeftalilerini düşündüm.

Daha sonra, çok sonra, annemle ilgili anılarımın sadece büyük yaratıcının anlattıklarından ibaret olduğunu anladığımda annemi tanıyan herkesi ziyaret etmeye başladım. (Orduda görevliydim ve görevinde hızla yükselmiştim.) Son günlerinde ondan etkilendiği için ona ahlaksız demekten vazgeçen Levin’i ziyaretime kadar şeftali imgesinin eski anlamını tamamen unutmuştum.

Levin annemi yaşlanmış sesiyle anlatırken, konuşmanın bir yerinde derin bir nefes alıp, tıpkı bir şeftali gibi hemen çürüdü, dedi. O anda bütün o geçmişe ait şeftalileri düşündüm. İçindeki cevheri yontmak istiyordu ancak o günün dünyası ona hazır değildi, gerçi hiçbir zaman hazır olmayacaktır, derken bile aklımda şeftali imgesi vardı. Gücümü toplayarak ona neden şeftali gibi dediğini, sordum. Derine çekilmiş ve hâlâ çok iyi gördüğünü bildiğim gözleriyle yüzümü inceledi. Bana, bunun kendi imgesi olmadığını, söyledi. (Bilindiğiniz gibi bazen başkalarının imgeleriyle konuşurdu.) O imge, büyük yaratıcınınmış.

Sonra konuyu değiştirmek istercesine anlatının son bölümünde kendisinden inançlı biri gibi bahsedilmesinden yakındı. Büyük yaratıcıyla tartışmak için evine gittiğini söyledi. Üstelik, dedi, anlatı anneniz öldüğünde bitmişti. Sanırım, annenizin gerçek kadar çıplak kimliği, ona, onu istediği kimliğe sokmasına izin vermiyordu, bu sebeple kafayı bana taktı. En azından birine fikirlerini kabul ettirmek istiyordu. Günlerce tartıştık ancak anlatının sonunu değiştirmeye yanaşmadı. O ana kadar yaratıcıyla görüşmeyi nasıl akıl edemediğimi düşündüm. Kendime kızdım. Affedilemeyecek kadar büyük bir suç işlemiş gibi hissettim. Bu duygunun altında ezildim. Ancak tekrardan şeftaliye döndüm. Şeftali imgesiyle annemin imgesi arasında nasıl bir ilişki kurulduğunu öğrenmek istedim. Sadece erkenden çürümesi ve yok olmasından kaynaklı mı diye sordum. Aklıma Nadenka’nın şeftali dediği şeyler geldiğinden bunu sormam kaçınılmaz olmuştu. Evet, dedi, ama erkenden çürümesi ve yok olması, onun güzelliğinin lanetiydi.

Birkaç dakika sustuktan sonra, gözlerini gözlerimin içine dikerek, biliyor musunuz, büyük yaratıcı her seferinde çalışma masasına bir şeftali koyuyormuş. Şeftali çürüyene kadar orada duruyormuş. Ne dokunuyor ne alıp yiyor. Sanırım annenizin hayatına çok istemesine rağmen dokunmadığını ve güzelliğiyle kaybolup gitmesini kendisine hatırlattığı için, dedi. Kesinlikle annenize aşıktı. Hem de çocuklarla ilgili yazmak istediği kitap hakkın büyük yaratıcıdan fikir almak için onunla görüştüğü günden beri. Bu yüzden delirdi, dedi.

Delirdi mi, dedim.

Ah, haberiniz yok mu, dedi. Evet, iyice delirdi. En son üç ay kadar önce onu ziyaret etmiştim. Huysuz bir adam olup çıkmış. Eşine artık katlanamadığını söyledi. O an, büyük yaratıcının hayatı hakkında pek fazla bir şey bilmediğimi fark ettim. Bir şeyler sormak istedim ama  eksiktim, soracak soru bulamadım. Bunun yerine, Levin’e, onunla görüşme ihtimalimin olup olmadığını sordum. İmkânsız, dedi. Ben, eğer isterse kendisinin görüşme ayarlayabileceğini söyledim. Israrcı olunca da, fazla umutlandırmadan bunu deneyeceğini belirtti.

Levin’le görüşmemizin üstünden daha üç gün geçmeden mektubunu aldım. Görüşmeyi kabul etmediği yazıyordu kısacık mektupta. Ertesi gün bir mektubu daha elime geçti. Büyük yaratıcının evi terk ettiğini yazmıştı. “Onu tamamen delirten şeyin aşık olduğu kadının oğluyla yüz yüze gelme korkusu olduğuna inanmak için çok fazla nedenim var. İster kabul edin ister etmeyin, sizin varlığınız annenizin ölümünden daha fazla etkiliyor onu. Ancak sizden bahsedince tamamen çıldırdığını gözlerimle gördüm.”

 Büyük yaratıcının ölümünden sonra ondan bir mektup daha aldım.

Ancak son mektubunu almadan önce bütün ülke gibi ben de durumdan haberdardım. Gazeteler sürekli ondan bahsediyordu. Fotoğraflar arasında Levin’i aradım ancak hiçbirinde ona rastlayamadım. Yine de orada olduğunu bildiğimden ona yazmadım. Yanılmamıştım da. Mektubu bunu kanıtlıyordu. Tam olarak şöyle yazıyordu.

“O öldü, o artık yok. Büyük yaratıcı bizi terk etti. Artık tam anlamıyla öksüzüz. Acısının taze oluşu nedeniyle çok fazla yazamayacağım ancak  tahmin edeceğiniz üzere son saniyeye kadar yanındaydım ve son sözleri, ‘Mariya! Mariya burada.’ oldu. Benim haricimde herkes kızı Mariya’dan bahsettiğini sandı. O burada derken gözlerindeki neşeyi görmeliydiniz. Aşık olan bir gencin gözlerinden daha aydınlıktı. Annenizden bahsediyordu şüphesiz.

Lütfen onu uğurlamaya gelin.”

Cenaze törenine katıldık, Levin ile birlikte oldukça arkada, gözlerden uzak bir noktada yan yana duruyorduk. Mezarlıktan ayrılınca, büyük yaratıcının acısıyla iyice çöken Levin, vedalaşmadan önce kendini zorlanarak şöyle dedi bana.

“Anneniz gibi kendini tren raylarına bırakmak isteğiyle yola çıktığını herkesten çok ben biliyorum. Ancak annenizi sonuna kadar götüren delilik, onu ancak kendisini annenizin raylara bıraktığı gibi bırakabileceği bir istasyona kadar taşıyabilmiş. Yola çıkarken elinde şeftali varmış. Tıpkı bir kitap gibi tutuyormuş.” dedi. “Düşünebiliyor musunuz, kitap gibi taşınan bir şeftali.”

İmza.

Herkesin Anna Arkedyevna Karenina olarak bildiği, Mariya Arkedyevna Lebedeva’dan olma, büyük yaratıcının Sergey Alekseyeviç Karenin lakabını taktığı Dimitri Alekseyiç Lebedev.

* Bu metin Kızılyıldız gazetesinin arşivinde bulunmuştur. Metnin sansüre takıldığı düşünülüyor. Ayrıca dikkatli okurun fark ettiği üzere metnin dergi için ele alındığı yazılıyor ancak metin dergiye değil, gazeteye gönderilmiş.

Çeviren: Olga M. Nikitina

edebiyathaber.net (2 Nisan 2022)

Yorum yapın