Masthead header

Öykü: Rengârenk | Öznur Unat Şakrak

Rengin demek renkli demek
Bunda ne var gücenecek?

Tevfik Fikret, Rengin

Çizim: Yiğit Abdullah

Can sıkıntısıyla odasından çıktı. Uyku mahmuru gözleriyle çevresine şöyle bir bakındı. Saatin kaç olduğunu anlamaya çalıştı. Belki de öğle olmuştu. Pijamaları, ayağına yarım geçirdiği terlikleri, elinde boş bir su bardağıyla mutfağa doğru yürüdü. Ocaktaki tencereye gözü takıldı, merak edip kapağını kaldırdı. Altı yeni söndürülmüş dolmanın buharı yüzüne vurdu, mutfağı kaplayan güzel koku iştahını kabarttı, dolmalardan birkaçını peş peşe ağzına attı. Yağlanmış parmaklarını pijamasına sildi. Tezgâhtaki bulaşıklıkta, yıkanmış tabaklar ve tencereler kurumaya bırakılmıştı.
“Anne” diye seslenerek diğer odalara da şöyle bir göz attı. Ev boştu. Günün bu saatleri babasının işte, abisiyle ablasının da okulda olduğu saatlerdi. Hacer Hanım yemeği pişirip evden çıkalı yarım saat olmuştu. Ali de normalde bu saatlerde okulda olurdu ama birkaç gündür hastalık bahanesiyle okula gitmemişti. Kahvaltı hazırlamaya üşendi, zaten dolmalar da açlığını bastırmıştı. Terliklerini sürümeye devam ederek annesiyle babasının yatak odasına girdi. Dolabı açıp annesinin eşyalarına şöyle bir göz attı. Kazaklar renklerine göre üst üste dizilmişti. Eteklerinin hemen hepsinin siyah olması tuhafına gitti. Rengârenk, incecik, tiril tiril elbiseler, uzun topuklu rugan ayakkabılar giyebilecekken neden hep böyle yaşlı işi şeyleri var annemin diye geçirdi içinden. İç çamaşırlarının olduğu çekmeceyi açıp beyaz pamuklu külotları görünce yine aynı düşünceyle hızla kapattı. Bir üst çekmeceyi açtı: Çoraplar; renk renk… İçlerinden siyah, parlak, ipeksi bir külotlu çorap gözüne çarptı. Heyecanla eline aldı. Dokundu. Elini çorabın yüzeyinde kaydırdı, yumuşacıktı. Bacaklarında nasıl duracağını hayal etti. Aynanın karşısına geçip hızla eşofmanını çıkarttı. Çorabı ayaklarına geçirip yukarı doğru çekiştirdi. Alt kısımlarda biriken çorap yukarı kadar aynı esneklikle çıkmayınca yere oturup ayaklarını içine iyice yerleştirerek yukarı doğru yeniden ama bu sefer yavaş yavaş çekti. Aynada bir süre bacaklarını seyretti. Elleri bacaklarının üzerinde gezindi. İçini dolduran o değişik duyguya kendini bırakmaya karar verdi. Annesinin büyük bir titizlikle topladığı sarı örtülü yatağa uzandı. Bacaklarında gezdirdiği elini yavaşça cinsel organına götürdü. Kısık gözleri, tavanda bir noktaya sabitlendi, çorabın ipeksi dokusunun üstünden organını hafifçe okşamaya başladı. Bunu yaparken başkalarının da organlarını okşadığını hayal etti.
Hacer Hanım komşuda sabah kahvesini bitireli çok olmuş, fallar da bakıldığına göre artık müsaade alma vakti gelmişti. Komşularının “Ne güzel oturuyorduk, kalsana biraz daha,” sözlerine, “Ali bugün evde, hasta biraz, okula da gitmedi, bir yoklayayım,” diye karşılık vererek kalktı. Eve girmeden yandaki bakkala uğrayıp dolmanın yanına yoğurt aldı. Ali’yi uyandırmamak için zili çalmadı, kapıyı anahtarıyla açtı. Önce odasına baktı. Orada göremeyince mutfağa girdi. Tencerenin kapağı açıktı. Yoğurdu tezgâha bırakıp yatak odasına doğru gitti. Kapı aralıktı. Komodinin aynasında Ali’yi gördü. Ne yapıyor bu çocuk, diye şaşkınlıkla, gördüğü durumu anlamaya çalıştı. Kalbi hızlandı, elleri aniden soğudu, vücudu sanki durduğu yere yığılacakmış gibi oldu. O an ne yapması gerektiğini bilemeyince geldiği gibi ses etmeden geri dönüp kendini salondaki kanepeye güçlükle bıraktı. Kafasına doluşan bin bir düşünceyle beyni zonkluyordu. Yanlış mı görmüştü, külotlu çorap mı vardı üstünde? Korktukları başına mı gelmişti acaba? Daha bebekliğinden beri saçını uzatmak, toka takmak isteyen, kız oyuncaklarıyla oynamaya meraklı Ali’si şimdi de onun giysilerini mi giymişti?
Hacer Hanım uzandığı yerde bu şoku üzerinden atmaya çalışırken, Ali içerde hazlarını yaşamış bir halde, kimselere anlatamadığı o tatlı yorgunluğunun keyfini sürüyordu. Annesinin “Ali,” diyen sesiyle kendine geldi. Hızlıca çorabı çıkartıp eşofmanını giydi. Biraz telaşlı biraz da ürkek bir halde salona girdi. Annesini boylu boyunca kanepede uzanır görünce korkarak, “Noldu anne, ne var?” dedi. Hacer Hanım bitkin bir şekilde oğlunun yüzüne baktı. “Allah belanı versin Ali, seni nerden doğurdum! Keşke tutunamasaydın karnımda,” demek geçti içinden. Bunu söylemek yerine, gözlerini kapattı, biraz duraksadıktan sonra derin bir nefes aldı, sesini toparlamaya çalışarak, “Tansiyonum yükseldi herhalde. Mutfakta yoğurt var, bana bi ayran yapıp getir,” dedi.
Hacer Hanım neredeyse bütün günü kanepede yatarak geçirirken bir yandan da akşam eşine bu olayı nasıl anlatması gerektiğini düşündü. Ali’nin tuhaflıkları uzun bir süredir evde mevzu olmaktan çıkmıştı. Normale döndü bu çocuk, geçti gitti şükürler olsun diyerek adak bile kesmişlerdi. İki çocuğunu büyütmüş, üniversite yaşına getirmiş, hatta kızına söz kesmişti. Ali tekne kazıntısı sayılırdı. Henüz on beş yaşındaydı. “Bende kusur olsa diğer çocukları da ben yetiştirdim, onlar niye cinsine çekmiş de bu böyle olmuş,” diyordu her fırsatta kocasına. Açıkça söylemese de Ali’nin, sevdiği adamla İzmir’de nikâhsız yaşayan ve bu yüzden aileden dışlanan halasına çektiğini ima ediyordu. Rahat hareketleri ve başına buyruk yaşadığı hayatı yüzünden Hacer Hanım, ilk günden beri görümcesini sevmemiş, gerekmedikçe onunla görüşmemiş, çocuklarının ve kocasının da görüşmesini istememişti. Mustafa Bey böyle durumlarda kendine dönük bu kinayeyi anlıyor ama yorum yapmadan dinliyor, bütün dertleri bastıracak bir sessizlik içinde gözünü kırpmadan bakışlarını bir noktaya dikip susuyordu. O akşam olan biteni duyunca yüzünün ifadesi değişti. Uzun zamandan sonra ilk defa suskunluğunu bozdu. “Mektebe götüreceğiz hanım!” dedi. “Ne diyorsun be adam? Ne mektebi, gidiyor ya zaten.” “Mektebe Hanım, mektebe, hayat mektebine!” diye bağıran Mustafa Bey, yatak odasının kapı eşiğinde duran Hacer Hanım’a, “çekil şuradan” diyerek salona doğru uzaklaştı. Sonrasında günlerce duyduğu, “Bu çocuk daha küçük, yaşı ne başı ne,” laflarına aldırmadan, Hacer Hanım’ın Ali’yi gizlice gördüğü günden tam dört gün sonra, Mustafa Bey oğlunun elinden tutarak genelevin yolunu tuttu. Kapıdan çıkmadan önce, yaşlı gözlerle ona bakan karısına dönüp “Yarın hepimiz ağlayacağımıza bugün ağla hanım,” dedi.
Mustafa Bey için mektep yollarına yıllar sonra tekrar düşmek pek kolay olmadı. Yüksek Kaldırım’ın kapısına vardıklarında oğluna, “sen bekle” diyerek içeriye girdi. Sokağın sağında ve solundaki evlere bakmadan, kapı ve pencerelerden çağıran kadınları duymadan yolun sonundaki kahveye kadar yürüdü. Leş gibi bir yerdi bu kahve. Girişindeki küçük bahçenin duvarındaki televizyonda porno film oynuyor, etrafındaki insanlar dikkatle izliyordu. Fena halde canı sıkıldı Mustafa Bey’in. Hızla geri döndü ve bu durumdan uzaklaşmak için ilk evlerden birine daldı. Kapının az ilerisinde, tuvalete giden küçük koridorun sağ tarafında oturan adama doğru yürüdü. Peçeteciydi bu adam. Ne diyorlardı buna? “Lavuk” derlerdi mahallede diye geçirdi içinden. Yanına gidemedi hemen. Az ötesinde durdu, lafa neresinden başlayacağını düşünürken oturduğu sandalyeden doğrulan adam, “Dayı buyur,” dedi. Yaklaştı peçeteciye. Aylardır süren sessizlik orucunu bozarcasına bir solukta anlattı olanı biteni. Adam dinledi, sözünü kesmedi, “Oğlun artık iflah olmaz, çok gördük biz böylesini,” demedi. Mustafa Bey’in içindeki dert akıp bitene kadar onu dinledi. Ve başını sallayarak “Al gel oğlanı dayı, halledeceğiz,” dedi; hafifletti Mustafa Bey’i.


Bu hadisenin üstünden bir ay geçmişti. Mustafa Bey, tek çare gördüğü bu önemli vazifeyi, bütün kurallarını ve usullerini yıkarak kendi üstlenmiş ama Ali’nin, Civelek Aysel’in sadece memelerine dokunduğunu öğrenince, içine düştüğü derin çaresizlik onu evde eskisinden de suskun hale getirmişti. Hacer Hanım’sa kocasının bu suskunluğunu görmezden gelmeyi tercih ediyor, bazen nişan arifesindeki kızı Neval’le dertleşiyor, her konuşmaları “Hayırlısıyla hele bir askere gitsin, hele bir evlensin; hepsi geçecek inşallah,” diye bitiyordu. Büyük oğlu Ahmet’inse evde olan bitenden haberi bile yoktu. Her zamanki mesafeli ve ilgisiz haliyle yatmadan yatmaya eve geliyordu.
Ali evdeki gözlerin kendi üzerine çevrildiğinin artık farkına varmış, babası yüzünden yaşadığı o tuhaf deneyimin ruhunda yarattığı bulantıyı atmak istercesine insanlardan kaçıp kitaplara gömülür olmuştu. Ergenliğin verdiği coşkuyla içinde kaynayan arzuların kokusunu her takip edişinde, tesadüf olamayacak bir tutarlılıkla genç erkeklere çıkıyordu yolu. Onlara karşı hissettiği bu duygular ne kadar sıcak ve samimi olsa da bu hislerini kendine dahi açmaktan kaçınıyor, okuldaki diğer arkadaşlarına sanki onlardan biriymiş gibi davranıyordu. Teneffüs saatlerinde onlarla futbol oynuyor, sigara kaçamaklarına eşlik etmeye çalışıyor, sınıfın en güzel kızının bacakları, Türkçe öğretmeninin memeleri hakkında o da bir iki cümle kuruyordu. İçine düştüğü bu çok insanlı yalnızlıktan tek çıkış yolu kitaplar ve hayallerdi. Bir gün okul çıkışında eve doğru yürürken, “Ali gelsene, bi sigara içip birlikte yürüyelim,” diye kendisine seslenen Metin’le karşılaştı. Aslında Ali için bu karşılaşma tesadüfi olsa da oturduğu duvarda neredeyse yarım saattir onun geçmesini bekleyen Metin için tam planladığı gibiydi. Cebinden çıkardığı sigara paketini ağzına götürüp dudaklarıyla bir sigara kavrayan Metin, yaktıktan sonra Ali’ye uzattı. Ali, biraz da mahcup bir şekilde Metin’in dudaklarıyla ıslanmış sigarayı aldı, içine bir nefes çekerek geri verdi. Aynı sigarayı paylaşmak aralarında söze dökülmemiş bir samimiyet oluşturmuş, Ali’ye hayaller ya da kitaplar dışında kendini ifade edeceği kanlı canlı bir insanın kapısını aralamıştı. “Çok durgunsun sen Ali,” dedi; “farklısın da, bunu görüyorum.” O gün, o duvarın üzerinde ürkek bir sigara dumanında doğan sohbetleri eve birlikte yapılan yürüyüşler, paylaşılan kitaplar ve yine Hatice Hanım’ın evde olmadığı bir gün kapı ardında verilen minik bir öpücükle devam etti. Bu öpücükle birlikte Ali’nin hayalleri, Metin’in yüzünde bir surete kavuştu. Evdeki neşesi gözle görülür olmuş, ev halkı nedenini tam olarak anlayamasa da bu duruma hemen uyum sağlamış ve böylece her an patlayacak bir yağmur ağırlığınca havada asılı duran bulutlar, bir süre için evin üzerinden uzaklaşmıştı.


Evdeki huzurlu ortamın bitişi Neval ‘in nişan merasimine denk geldi. O hafta sonu yüzükler takılacaktı. Hacer Hanım’ı büyük bir telaş almıştı. Damadın ailesi Bursa’nın zengin eşrafından olunca nişanı yapmak için bir salon kiralama fikri ortaya çıkmış ancak bu masrafı lüzumsuz bulan Mustafa Bey, nişanın evde yapılması yönünde kesin kararını açıklamıştı.
Aile büyükleri eve davet edilmiş, Neval’e yeşil ipek kumaştan siyah saçlarına yakışan bir elbise diktirilmiş, ev köşe bucak silinmişti. İkram edilecek yiyecekler bir ay öncesinden planlanmış, Mustafa Bey’in kızına takacağı aile yadigârı gerdanlık sandıktan çıkartılmıştı. Ali tüm bu telaşı keyifle izliyor, aklı sevgilisinde olduğu için olan bitenle pek de ilgilenmiyordu. Fakat nişan gecesi giymesini istedikleri siyah takım elbise söz konusu olduğunda, “bu kıyafeti giyeceğime nişanda olmam daha iyi,” diyerek kararını açıkça ortaya koymuştu. Hacer Hanım o gece herhangi bir tatsızlık yaşanmasını istemediği için Ali’nin üstüne gitmemiş ama bir taraftan da “Allah vere de bu çocuk yine huzur kaçıracak bir şey yapmasa,” diyerek, içten içe kaygılanmaya başlamıştı.
Saat yedi suları kapı çalındı. Damat tarafı ellerinde nişan çikolataları, kırmızı güller ve gümüş tepsi içinde baklavalarıyla kapıda belirdi. Baklavayı kırmızı bir kurdeleyle sarmışlar, kurdelenin bağ yerine bir tam altın iliştirmişlerdi. Saflık ve el değmemişlik timsali bu kırmızı kurdele, damadın babası tarafından tepsiden çıkartılacak, ucundaki altın elini öpen müstakbel gelinine takılacak ve aynı kurdele düğünde gelinin ince beline sarılıncaya kadar itinayla saklanması için gelinin annesine teslim edilecekti. Âdet böyleydi ama Neval o gelinliği hiç giyemeyecek ve maalesef âdet yerini bulamayacaktı.
Hatır sorma ve tanışma fasılları bitmek üzereydi ki o âna kadar yatak odasında üstünü başını düzeltmekle meşgul olan Ali girdi salona. Girişiyle birlikte, annesine göstermeden alıp saklamayı başardığı bal rengi ipek gömleği, Neval ‘in yeşil nişan kumaşından bir parça çalarak diktirdiği papyonu ve üzerine yapışan siyah parlak pantolonuyla tüm bakışları üzerine çekti. Bu haliyle Neval ’den çok daha dikkat çekici olduğu şüphesizdi. Kendini bildi bileli renksiz kıyafetlerden hoşlanmazdı zaten. Tam da olmasını istediği hoşlukta hissetti kendini. Hele de topluluk gözlerini dikmiş ona bakarken, halinden memnun bir gülümsemeyle “Hoş geldiniz,” dedi. Yanaklarındaki pembelik o an dikkatini çekti Hacer Hanım’ın. Yok artık, diye düşündü. Allık da sürmüş olamaz ya, heyecandan kızardı herhalde diyerek kafasını dünürlere çevirdi, “Tanıştırayım, bu da küçük oğlum Ali,” dedi. Gecenin neredeyse tamamını Ali’yi kontrol ederek geçirdi. Bir pot kıracak, yanlış bir şey söyleyecek, tuhaflıklarına yeni şeyler ekleyecek diye nişan töreni öncesi kız isteme safhasını bile takip edemedi. Ama hayat maalesef her şeyi kontrol etme imkânı tanımıyordu. Yüzükler takılmış, çaylar içilmiş, hediyeler karşılıklı verilmiş, neredeyse gecenin sonu gelmişti. Dışarıdan gelen bağrışı önce Mustafa Bey duydu. Sokakta her zaman olan şeyler diye düşünüp oralı olmadı. Fakat sesler bir türlü kesilmeyince damadın ablası, “Bir olay mı var acaba, tam dibimizde oluyor kavga sanki” dedi. Dışarıdan gelen ses “Aliiiii!” diye evin içinde yankılandı. Bunun üzerine pencereden bakmak kaçınılmaz oldu. Salonda herkesin sus pus olup sesin devamını bekledikleri o süre, Hacer Hanım’a bir ömür gibi geldi. “Aliiii bak buraya!” Ali’yle birlikte Mustafa Bey ve Hacer Hanım da cama koştu. Pencerenin altında Metin, sarhoşluktan kendini kaybetmiş bir halde iki üç delikanlının kolunda çırpınarak, ağlıyordu. Mustafa Bey evdeki durumu bozmadan, “Müsaadenizle ben bir bakayım, Ali sen evde kal,” diyerek salondan çıktı.
Metin’in babasının öğretmen olduğunu, tayini sebebiyle ailenin Bursa’dan ayrılmak zorunda kaldığını, Metin’in de ayrılık düşüncesine dayanamayarak içip, zil zurna kapıya dayandığını öğrenmek Mustafa Bey açısından asla şaşırtıcı olmadı.
Yukarı çıktığında misafirler kapıdan çıkıyordu. “Geç oldu biz de kalkalım dedik,” diyen müstakbel damadına, “Pek tabii, müsaade sizin evladım.” diye cevap verdi.
Sokak kapısının kapanmasıyla birlikte Hacer Hanım, “Bizi düşürdüğün hallere bak, kim bu kapımıza dayanan oğlan, senin gibi evlat olmaz olaydı, Allah belanı versin,” diye ağlamaya başladı. Ali bir cevap vermeden hızlıca odasına girip kapıyı kapattı. Hacer Hanım, kendinden geçmiş bir vaziyette beddualar edip salya sümük ağlıyordu. Mustafa Bey, kıpkırmızı olmuş yüzüyle Ali’nin kapısına hışımla dikilip sağ yumruğunu kapının pervazına hızla vurdu. O kadar çok vurdu ki eli oracıkta yarıldı. “Allah canımı alsaydı da bunu yaşamasaydım,” dediğini duydu Ali içeriden.


Olan bitenin üstünden çok da uzun bir süre geçmeden nişan bohçası eve geri geldi. Hacer Hanım’ın kızarmış gözleri yine yaşlarla doldu. Eve gelen komşular, Hacer Hanım’ı, Ali’yi çorapla gördüğü gün akşama kadar yattığı kanepeye, yatırdılar. Bileklerini kolonyayla ovarak başına ıslak havlular koydular. Neval nişan gecesinden bu yana, kendini kapattığı odasından sadece tuvalet ihtiyacı için çıkıyor, su dışında ağzına bir şey koymuyordu. Evin büyük oğlu Ahmet, bütün bu olup bitenden kaçmak için, okulu bitirmesine sayılı günler kala, askere gitmeye karar verdi ve en yakın askerlik şubesinin yolunu tuttu.
Yaşadıkları olayın dedikodusu, olan bitenin kendisinden bile daha hızlı yayılmış, Ali’nin ibne olduğu, karı gibi giyinip akşamları makyaj yaptığı, buna şahit olan dünürlerin nişanı hızlıca attığı, Ahmet’in bu tımarhaneden kaçmak için askere yazıldığı, Mustafa Bey’in bütün bu olup bitene sessiz kaldığı, zaten sessiz kaldığı için bu oğlanın böyle olduğu… Kimi doğru kimi yanlış bir sürü laf, mahalleli tarafından ortalığa saçılmıştı. Evlerine “Bir ihtiyacınız var mı?” diye gelen insanların bile asıl niyetlerinin merakla laf almak olduğunu görmek Hacer Hanım’ı iyice hasta etti. Bir sabah sol kolunu oynatamadığını fark etti. Neval ilk defa o sabah kendi derdini bir kenara bırakarak odasından çıkıp annesi için ağladı.
Mustafa Bey için artık tek çare İstanbul’a göç etmekti. Burada daha fazla yaşayamayacaklarından emindi. İstanbul’a yerleşme kararını aileye açıkladı. Bursa’daki aile yadigârı bu ev satılacak, İstanbul’da onları kimsenin tanımadığı bir yerde yeni bir hayata başlanacak, Ali de en kısa zamanda bir işe sokulacaktı. Sonrası elbette askerlik ve evlilik olacak, Bursa’da yaşananlar ailenin bir sırrı olarak unutulacaktı. Ali’nin bu yaptıkları aile yapılarına, toplum kurallarına, ahlaki düzene uygun değildi. Mustafa Bey onun bu yolda gitmesine izin vermeyecekti. Sözü bittiğinde salonda duyulan tek ses, sokakta oynayan çocukların neşeli bağırışlarıydı. Neval sandalyenin bir köşesine ilişmiş, nişan gecesine hazırlanırken silip bembeyaz yaptığı halının saçaklarını seyrediyordu. Evdeki nişan hazırlıklarının nasıl olup da bu kadar hızlıca, taşınma hazırlığına dönüştüğünü kafasında anlamlandırmaya çalışıyordu. Hacer Hanım, eşinin her söylediğini tasdik edercesine, her cümlenin ardından başını öne doğru sallamakla yetindi. Artık ağlayacak ya da beddua edecek hali kalmamıştı. Ali’yse içindeki suçluluk duygusuyla susuyor ama bu suskunluk patlamaya hazır bir volkan gibi göğsünde öfke olarak birikiyordu. Babasını, son cümlesine kadar, sözünü kesmeden dinlemeyi başardı. Belki ona ne hissettiğini sorar diye son ana kadar bekledi. Ancak söz bitmiş, aile için en doğru kabul edilen yol, başka bir seçeneğe açık kapı bırakmayacak şekilde açıklanmıştı.
“Baba, İstanbul’a gitmemiz beni değiştirecek mi?” İlk defa kendi sesini bu kadar güçlü duydu Ali. Odada yükselen bu beklenmedik sesle, Neval gözlerini halıdan kaldırdı. “İçimden geçen istekler Bursa’da mı kalacak? Olmasını istediğin ne? Ölü bir balık gibi sana itaat etmemi mi istiyorsun? Neden bana bir yabancı gibi davranıyor herkes? Hadi diğerleri davranıyor! Ya sen anne? Sen benim kokumu bu kadar çabuk mu unutacaktın? Sen doğurmadın mı beni? Sütünle beslemedin mi? Neden şimdi katilmişim gibi, büyük bir suç işlemişim gibi davranıyorsun bana? Yüzünü dön bana anne! Bana bak n’olur anne!”
“Sütüm sana haram olsun,” dedi Hacer Hanım. Bu Ali’nin annesinden duyduğu son söz oldu. Evi terk ettiği güne kadar annesiyle bir daha hiç konuşmadılar. Kapıdan çıkıp gittiği o gün, hiçbiri nereye gittiğini sormadı. Ali’nin gidişi, yıllardır sırtlarında taşıdıkları bir yükün devrilmesi gibiydi. Önce bir şaşkınlık hatta biraz suçluluk, sonrasında o güne dek verilen emeklere hayıflanma, kadere lanet ama hemen ardından gelen hafifleme hissiyle dile dökülmeyen bir rahatlama. Bu rahatlamadan en az payı alan Neval’di. Ali’yle aralarında söze dökülmemiş ama varlığını her zaman hissettikleri bağ, nişan gecesinden sonra da kopmamıştı. Daha farklı olabilir miydi bütün bu olanlar diye çok düşündü Neval. İçindeki öfkeyi yükleyecek bir sürü nesne buldu ama bir türlü akıtamadı. Hani hapşırmak ister de insan beceremez, geçer gider ya bazen… Neval de içindeki öfkeyi çıkartmayı beceremeden, içinde bir yerlere tıkadı. Kabullenmeyi seçmek en azından kendinden başka kimseye zarar vermiyordu. Bu da onun tesellisi oldu.
Ali bir süre sonra İzmir’deki halasına gitmek üzere evi terk etmiş, seçtiği yolun tüm zorluklarını görmesine rağmen ona biçilmiş yaşama razı gelmemişti. Ali’nin gidişi ve ailenin İstanbul’a taşınmasından bir süre sonra, sol tarafına tamamen felç gelen Hacer Hanım’a ve iyice yaşlanan Mustafa Bey’e, İstanbul’daki evde Neval baktı. Abisiyse anne ve babasının istediği gibi bir erkek olmuş; askerden sonra bir işe girip çalışmış, işyerinde tanıştığı bir kızla evlenmiş, evlendiği gibi çoluğa çocuğa karışmış, nefes almaya imkân vermeyecek şekilde evle araba borcuna girip, başını sokacak bir eve, ayağını yerden kesecek bir arabaya kavuşmuştu. Anne ve babasının istediği erkek çocuğu tanımının içinde bu var mıydı bilinmez ama onların yanına uğradığı zamanlar sadece bayramlar olmuştu.
Ali, Neval’le mektuplaşmayı hiç kesmedi. Anne ve babasının haberlerini bu mektuplarla aldı. Önceleri, “Beni soruyorlar mı hiç?” diyerek merak ve özlemini açık açık mektuplara yazarken bu soruların görmezden gelindiğini anlayınca, Neval’i de daha fazla müşkül durumda bırakmamak için bir daha sormadı. Aslında bir ikindi vakti Hacer Hanım, Neval ‘in dilimlediği meyveleri yerken, birden elindeki elmayı tabağa bırakmış, kızının elini tutarak, “Aslında bende de hata var, dinlemedim hiç onu,” demişti. Neval’se bu konuda ne annesine ne babasına ne de Ali’ye tek kelime etti. Ancak on yıl sonra, annesinin ölüm haberini verdiği mektubun ardından gördüler birbirlerini. Kotunun üzerine giydiği açık mavi keten gömleği, su yeşili pardösüsü, boynunda renkli atkısı ve ensesine dökülen siyah saçlarıyla oldukça iyi görünüyordu Ali. Çocukluğundan beri severdi renkli giyinmeyi. Kılık kıyafeti erkek gibi olsa da birlikte geldiği, ona sevgiyle bakan genç adamdan belliydi ki bunca zaman boyunca seçtiği hayatı yaşamış, o hayata tutunmayı becerebilmişti. Seni nereden doğurdum diyen anasının rahmine tutunduğu gibi yaşama da sarılmıştı.
Ahmet her zamanki uzaklığı ve tüm dünyaya koyduğu mesafesiyle “Merhaba,” dedi Ali’ye. Çocuklarının, “Amcamız mı bu?” sözlerine yanıt vermeden, karısını da alıp defin sonrası hemen evine döndü.
Mustafa Bey, cenazeye katılamayacak kadar hastaydı. “Eve gelmeme izin var mı?” diye sordu Ali, ablasına. Neval yanıt vermedi, yürüdü. Ali de peşinden yürüdü.

edebiyathaber.net (2 Şubat 2021)

  • Zeynep Kaya - 02/02/2021 - 23:20

    Yazarın eline sağlık! Ne güzel bir öykü.cevaplakapat

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r