Öykü: Ölüler konuşur | Yakup Yıldırım

Nisan 1, 2026

Öykü: Ölüler konuşur | Yakup Yıldırım

Babam’a

Takvim yaprağı masanın üzerinde duruyor. Gün çoktan geçmiş olmalı, dışarıdaki vitrinlerdeki kırmızı süsler sönmeye yüz tuttu. Ama ben o yaprağı koparmıyorum. Sanki koparırsam, bir şey daha eksilecek. Oysa eksik olan zaten yerini almış durumda, evin içinde, eşyalara sinmiş bir boşluk gibi dolaşıyor.

Sabahları mutfağa girdiğimde ilk dikkatimi çeken şey sessizlik değil, düzenin bozulmamış oluşu. Sandalye aynı yerde. Bilmem kaçıncı kez okuduğu eski tarihli gazete, katlandığı biçimiyle masanın ucunda. Gözlük, camları hafifçe tozlanmış hâlde bekliyor. Beklemek, eşyaların en iyi yaptığı şey. İnsanlar gidince onlar kalıyor, kaldıkları yerden zamanı tutmaya çalışıyorlar.

Dolabı açtığımda ceketlerin omuzları birbirine değiyor. İçlerinden birini çekip çıkarıyorum bazen. Kumaşı ağır. Omuz başlarında hafif bir çöküklük var, yılların bıraktığı görünmez bir ağırlık. Elimi cebine soktuğumda küçük bir metal parçası çıkıyor: paslanmış bir vida. Avucumda çeviriyorum. Dişleri aşınmış. Bir yere tutunmak için yapılmış ama hangi boşluğu kapattığını hatırlamıyorum. Diyorum ki belki de bazı boşluklar tamir edilmek için değildir. Bunu içimden mi söyledim sesli mi, anlayamıyorum.

Evin arkasındaki avluya bakan pencereyi açtığımda, içeri kışın sert kokusu doluyor. Bu evde mevsimler hep biraz abartılı yaşanırdı. Yazın toz, kışın kömür kokusu. Akşamları damda yere serilen kilimin üzerinde uzanıp gökyüzüne bakardık. Yıldızların isimlerini bilmezdik ama her biri bir yere benzerdi. O, yıldızlara bakarken susardı önce, sonra, sanki çok uzaktan geliyormuş gibi bir sesle, “Bak,” derdi, “şu kayarsa dilek tut.”

Kaymazdı çoğu zaman. Ama biz yine de beklerdik.

Taşrada hayat ağır aksak ilerler. Sabah erken başlar, akşam erken biter. İnsanlar birbirinin yüzüne bakarak konuşur, sözler uzun değildir ama bakışlar kalır. Bu evde de sözler azdı. Sorular kısa, cevaplar daha da kısaydı. Fakat o kısalığın içinde geniş bir alan vardı, insanın içine yerleşen, zamanla şekil alan bir alan.

Çocukken geceleri karanlıktan korkardım. Avlu kapısının pas tutan bölmesi, açılırken ürkütücü bir ses çıkarırdı. Ya da bu ses geceleyin bana öyle gelirdi. Eve seslenirdim. Birazdan birinin mandalina ağaçlarının arkasından göndereceği sese güvenerek ürkek adımlarla yürürdüm. Birkaç adımdan sonra “Buradayım.” derdi tok sesiyle. Kendimi rahatlatmak için çocuklarla yaptığımız maçta kaç gol attığımı anlatarak ilerler, mandalina ağaçlarına tüneyen kuşların hareketlerini böylelikle bastırmaya çalışırdım. Evin kapısında hep onun bedeni beni karşılardı.  

Yıllar sonra, başka bir şehirde, kalabalığın ortasında yürürken cebimde taşıdığım bir zarfı hatırlıyorum. Terminalde aceleyle uzatılmıştı. “Lazım olur,” denmişti. O zarfı açtığımda içindeki paradan çok, kat yerlerindeki iz dikkatimi çekmişti. Defalarca açılıp kapanmış, sonra yeniden düzeltilmiş gibiydi. Sanki karar vermek zor olmuştu.

Şehir büyüktü, cümleler daha uzun, sesler daha yüksekti. Ben bazen susmayı seçtim. Suskunluğun içimde bir yerden tanıdık geldiğini fark ettim. Bir şey anlatmadan da durulabileceğini öğrenmiştim önceden. İnsan çoğu zaman, öğrendiğini fark etmeden öğreniyor.

Eve dönüşlerim seyrekleştiğinde, evin içindeki hava değişmişti. Eşyalar yerli yerindeydi ama aralarındaki mesafe artmıştı sanki. Masada bir tabak eksik gibi görünüyordu, oysa eksik olan tabak değil, alışkanlıktı. Kaşığın tabağa çarpma sesi daha uzun sürüyor, çayın buharı daha çabuk dağılıyordu.

Bir akşam, mutfakta otururken gözlüğün yerini değiştirdim. Gazetenin üzerine koydum. Sonra geri aldım, eski yerine bıraktım. Düzeni bozmak istemedim. Çünkü bazı düzenler, insanın yokluğuna karşı kurulmuş son savunma gibi hep aynı yerde durmayı hak ediyor.

Hastane günleri başladığında zaman başka türlü akıyordu. Pencerenin kenarına oturup dışarı bakarken karşı binanın camında kendi yansımamı görüyordum. Yüzümde tanımadığım bir ifade vardı, ne tam hüzün ne de tam kabulleniş. Yatağın kenarına oturduğumda elini tuttum. Parmaklarımı hafifçe sıktı. O an, mandalina bahçesinde ürkerek yürüdüğüm günleri hatırladım. Roller sessizce yer değiştirmişti.

“İyi misin?” diye sordum.

“İyiyim,” dedi.

İnsan en çok bu kelimeye sığınır.

O gecenin sabahında şehir, kendi telaşına kaldığı yerden devam etti. Vitrinlerde kırmızı süsler, ellerinde çiçeklerle yürüyen insanlar. Hayatın dışarıdaki akışıyla içerideki yavaşlık arasında ince bir perde vardı. O perdeyi kimse fark etmiyordu.

Eve döndüğümde dolabı yine açtım. Ceketlerden birini çıkardım. Omzuna yüzümü yasladım. Kumaşın kokusu hâlâ tanıdıktı: sabun, toz ve biraz da dışarı. İç cebinde yine o vida. Onu masanın üzerine koydum. Günlerce orada kaldı. Bazen yerini değiştiriyorum, masanın ortasına, pencerenin kenarına, takvimin yanına. Nereye koysam, oraya aitmiş gibi duruyor. Bazı nesneler, ait oldukları yerden çok, taşıdıkları anlamla var oluyor. Bu da öyleydi.

Mezarlığa gittiğimde taşın üzerindeki iki tarih arasında kısa bir çizgi gördüm. O çizginin ne kadar dar olduğunu düşündüm. Oysa içine sığan günler genişti, erken kalkılan sabahlar, ağır işlerin akşamları, söylenmeyen cümleler, ertelenen yorgunluklar. Bir ömür, iki sayı arasındaki ince bir hatta indirgenmişti.

Toprak henüz tazeydi. Rüzgâr hafifçe estiğinde üstündeki toz savruluyor, sonra yeniden yerine oturuyordu. Halimiz de böyle mi, diye düşündüm. Dağılıyoruz, sonra bir biçimde yeniden yerimizi buluyoruz.

Eve döndüğümde takvim yaprağı yerindeydi. Gün geçmişti, ışık değişmiş, odanın içindeki gölgeler uzamıştı. Masanın üzerindeki kâğıt, dokunulmadığı için daha ağır görünüyordu. Elimi uzattım, kenarını kaldırdım, sonra bıraktım. Kâğıt hafifçe kıpırdadı ve yeniden düzeldi. Bazı şeyler yerinden oynatılınca düzelmiyor, sadece daha çok belli oluyor.

Dolabı açtım. Ceket yine askıdaydı. İç cebindeki vidayı çıkardım. Avucumda çevirdim. Dişlerinin arasına biriken pas, yılların yavaş yavaş bıraktığı tortu gibiydi. Bir zamanlar bir şeyi sıkıca tutmuş olmalıydı, belki gevşeyen bir menteşeyi, belki sallanan bir masayı. Şimdi hiçbir yere bağlı değil. Ama atmaya elim varmıyor.

Masaya bir sandalye çektim. Vida ile birlikte oturdum. Ev, akşamın içinden geçerek ağırlaştı. Pencerenin camında kendi yansımamı gördüm, omuzlarım hafifçe öne düşmüş. Ceketin omuzlarını hatırladım. Kumaşın yıllar içinde aldığı biçimi. İnsan, taşıdığı ağırlığa benzer.

Vidayı cebime koydum. Yerini bilmek istedim. Cebimde küçük, sert bir çıkıntı yaptı. Yürürken varlığını hissettim. Her adımda hafifçe değdi. Bir şeyin gevşediğini düşündüğümde elim istemsizce oraya gitti.

Gece ilerledi. Evin içi iyice sessizleşti. Sandalyeler, masa, kapı kolları, hepsi yerli yerinde. Ama bir şey eksik değil artık. Eksik olanın bıraktığı boşluk, yavaş yavaş başka bir şeye dönüşüyor. Adını koyamıyorum. Belki bir alışkanlık, belki bir duruş.

Pencereyi açtım. Soğuk hava içeri girdi. Avlu karanlık. Gökyüzünde yıldızlar sabit. Çocukken karanlıkta elimi uzatırdım, şimdi cebime uzatıyorum. Vida orada. Küçük, soğuk, suskun. Bazı şeyler konuşmuyor, sadece tutuyor.

Elimi cebimde tutarak bir süre bekledim. Rüzgâr, takvim yaprağını hafifçe kaldırdı, bıraktı. Koparılmayan günler de geçiyor. Yerinden sökülmeyen vidalar da zamanla gevşiyor. Ama insan, cebinde küçük bir metal parçasıyla yürümeyi öğreniyor.

Işığı kapattım. Karanlıkta ses duyulmadı, hiçbir el de uzanmadı. Yine de ev dağılmadı.

Yorum yapın