Öykü: Nöbet | Sercan Arslan

Ağustos 17, 2026

Öykü: Nöbet | Sercan Arslan

Erzincan. Sene 2011. Aylardan Nisan olmasına rağmen hava bu saatlerde oldukça soğuk. 02.50 sularında kalktım, hızlıca hazırlandım. Silahımı aldım ve önce doldurt-boşalt istasyonuna, oradan da kulübeye doğru yola koyuldum. Dağların zirvelerinde henüz kar vardı ve konuşurken insanın ağzından dumanlar çıkıyordu. 8 numaralı nöbet kulübesine geldiğimde, benden önceki askerin beni sabırsızlıkla beklediğini gördüm. Yatağına gidip üç saat daha uyumanın keyfine varmak istiyor gibiydi. Askerî prosedürleri yerine getirdik, kulübeye çıkıp yerimi aldım. Uzun zamandır terör olayı yaşanmayan bir bölge olduğundan, nöbetleri tek askerin tutması yeterliydi. Hatta bununla ilgili bir sayaç bile vardı karargahta: “Bu alayda 5.789 gündür şehit verilmemektedir.”

Gözden uzak, dağın yamacına hapsedilmiş bu kulübede zaman, doldurt-boşalt istasyonundaki soğuk demir gibi kaskatı kesiliyor. Sayacın üzerindeki o rakamın, her gün birer birer artması buradaki herkes için gurur kaynağıyken; benim içinse sadece sıranın ne zaman bize geleceğini fısıldayan uğursuz bir kronometre. G3 piyade tüfeğinin kayışını omzuma astım, ellerimi cebime sokup parmaklarımı ısıtmaya çalıştım. Karşımda, zifiri karanlığın içinde heybetle duran Munzur Dağları vardı. Kulübenin kırık camından sızan rüzgâr, içerideki ağır postal ve rutubet kokusunu dağıtmaya yetmiyordu. Tam o sırada, tellerin hemen arkasındaki çalılıklardan kuru bir dalın kırılma sesi geldi. Nizamiye ışıklarının aydınlatamadığı o kör noktada, karanlığın içinden bana doğru bakan iki çift parlak göz seçtim.

Askeriyenin kedisi Çavuş’tu bu gözlerin sahibi. Bütün gece uyumaz, askerlerle nöbet tutar; sabahtan akşama kadar da kendine en sıcak damı bulup tırmanıp orada yatardı. “Üzgünüm Çavuş, sana verebileceğim bir şey yok yanımda,” dedim. Ellerim yeterince ısındığında, cebimde duran tırnak makasını çıkardım. Nöbet geçsin diye tırnaklarımı keserdim kulübede. O kadar yavaş ve zamana yayarak yapardım ki bu işi, tırnaklarım maniküre gitmiş bir kadınınki kadar düzgün ve pürüzsüzdü.

Çıt. Başparmağım. Çıt. İşaret parmağım. Gecenin bu zifiri sessizliğinde çıkan o küçük metalik sesler, ovaya yayılsa çığ koparacakmış gibi yankılanıyordu zihnimde. Çavuş, kulübenin dibine sokulup bacağıma sürtündü; onun da benden bir farkı yoktu aslında, o da bu dağ başında hayatta kalmak için kendine geçici şefkatler arıyordu. Saate baktım: 03.45. Nöbetin ortalarına doğru gelmiştik yani. Diğer elimin parmaklarına geçmiştim bile. Bugün biraz hızlı gidiyordum. Çok uzaklardan yankılanarak gelen tanıdık bir sesle irkildim. Tırnak makasını cebime koydum. Cama iyice yaklaştım. Çavuş korkup kum torbalarının arasına girmişti.

Bu, Doğu Ekspresi treninin gece mesaisiydi. Bir asker için dışarıdaki hayat ile temas kurduğu ender anlardan biri. Belki vagonlardan birinde uyumamış bir insan bana el sallar, ben de ona gülerek geri el sallardım. Çok hızlı geçiyordu önümden vagonlar. Gözlerimle birisini yakalamaya çalışıyordum; özellikle ışığı yanan yolcu vagonlarında. Lokomotifin o ritmik, ağır gürültüsü ovayı doldururken, sarı ışıklı pencereler karanlığın içinde bir film şeridi gibi akıp gitti. Camların arkasındaki o belirsiz karaltılarda kendimi aradım; sıcak bir odada uyuyan, nereye gittiğini bilen, özgür bir insanı. Trenin son vagonu da dağın kıvrımında kaybolup sesi tamamen kesildiğinde, kulübenin içi eskisinden daha soğuk, karanlık daha koyu geldi. Saate baktım, akrep ve yelkovan adeta bana nispet yaparcasına çok yavaş hareket ediyordu.

Elim tekrar tırnak makasına uzandı. Eksik kalan tırnaklarımı kesmeye devam ettim. Benden istediğini bulamayan Çavuş, 9 numaralı kulübenin yolunu tutmuştu bile. Serçe parmağıma sıra geldiğinde nöbetin bitmesine 15 dakika kaldığını gördüm, fena değildi. Gözlerim uzakları taramaya başladı. Yerimi alacak asker ve nöbetçi onbaşı doldurt-boşalt istasyonuna varmış olmalılardı. Gökyüzüne baktım. Yıldızlar seçiliyordu; kimisi daha parlak, kimisi daha az. Şimdi askerleri görmüştüm işte. 7 nolu kulübenin yanından geçip bana doğru geliyorlardı. Kulübeden çıktım, aşağıda onları beklemeye başladım. Belki bir saat uyuyabilirdim yatağıma döndüğümde. Bu fikir bile yüzüme bir gülümseme getirmişti. Tam o esnada silah patlaması sesini duyduk!

Ne olduğunu anlamadım. Kendimizi yere attık. Alarmlar çaldı. Ses 9 nolu kulübeden geliyordu. Yavaşça olay mahalline yaklaştık. Nöbetçi askerin yüzü donmuştu, boş bakıyordu. G3 tüfeğinin namlusundan son dumanlar çıkıyordu. Birileri boş kovanı ararken benim gözlerim yerde cansız yatan Çavuş’a kayıyordu. Uyumuştu asker nöbette. Çavuş ısınmak için koynuna girmek istiyor. Acemi asker uyku sersemi doğrulmak isterken silah patlıyor. Kimi komutanların gözünde herhangi bir terör eylemi yaşanmadığı ve hiçbir askerin zarar görmemesinin yarattığı rahatlama hissi var. Benim de aklımda tek bir soru; şimdi sizce sayaç bu gece sıfırlanacak mıydı?

Yorum yapın