Masthead header

Öykü: Madam Violet’in sandığı | Gaye Keskin

İlk kez çaldığı kapımın önündeki Madam Violet’in omuzları, saçlarından düşen çiğlerle ıslanmıştı. Kaşlarının ortasındaki mesafe azalmış, incecik dudakları iki kırılgan dal gibi ileri uzanmıştı. Söyleyeceklerini duymak istiyordum, duyacaklarımı söylemek için çabalıyordu. Olmuyordu. Nafile telaşını yaşlı elleriyle birlikte avucumun içine aldım,  gülümsedim. Ellerinin titremesi azaldı.

“İçeri girmek ister misiniz Madam?”

Yıllara yenilmiş memelerinin üzerinden bağladığı kırmızı ekoseli peştemaline göz süzdü, sonra o gözleri benim gözlerime kaygıyla sürdü.

“Kimse yok Madam, lütfen buyurun.”

Pamuklu terliklerini çıkarıp içeri girdi. Onunki ile aynı olan holümü yürüdü, salona geldi. Bej rengi koltuklara bakıp ardındaki bana döndü.

“Dilediğiniz yere oturun Madam, ben de size sevdiğiniz İngiliz çayından yapayım.”

Ne kadar zamandır tuttuğunu bilmediğim soluğunu bıraktı, ellerini peştemaline kuruladı.

“Zahmet olmaz?”

“Olmaz Madam.”

Ayaklarını sürüyerek ikili koltuğun sağ köşesine çekingence oturdu. Mutfağa gittim. İngiliz çayını porselen fincanda hazırlayıp birkaç dakika sonra salona döndüğümde pencerenin kenarından dışarıya bakıyordu. Bir müddet orada öylece durup onu izledim. Ne onun ne de benim sesimiz çıkıyordu. Birimiz boşluğa, bir diğerimiz onun boşluğa dalışına bakıyorduk. Madam’ın saçlarından omuzuna düşen bir damla suyun çıkardığı o incecik tınıyı saymazsak, aramızda derin bir sessizlik vardı. Sanki bir kar tanesinin içinde sallanıyor ve kusursuz bir sakinliğin içine çekiliyorduk. İçinde bulunduğumuz ânı eritmeden sıradanlığımıza dönemeyeceğimizi hissediyordum.

Porselen fincanı tabağın üzerinde hafifçe sallayıp ayaklarımı yere sertçe vurdum. Madam benim ayırdıma vardı, pencerenin önünden sessizce çekilip koltuğun aynı ucuna geri oturdu. Fincanı onun avucuna bırakıp karşısındaki koltuğa yerleştim. Madam çayından ilk yudumu aldı, bakışlarını ayakuçlarına eğdi. Yabancı bir evde, yabancı bir kadının karşısında oturuyor olduğunu belki de henüz fark ettiğinden bakışlarını en tanıdığı yere, kendi bedenine çevirmişti.  Ben de ona bakmayı bırakıp birbirine kenetlenen ellerimi izlemeye koyuldum. Böylece aramızdaki mesafe kararlılıkla büyümeye başladı. Yaşamlarımız arasındaki yarım asırdan, evlerimiz arasındaki otuz dört basamaktan, doğduğumuz toprakların fersahlarca uzaklığından daha fazlasıydı bu. Birinin ötekine ne diyeceğini kestiremediği, sonraki ânın öngörülemediği ancak şimdiki zamandan bir an evvel uzaklaşmanın tuhaf biçimde istendiği bir sallantıydı. Sallanmayı kesmek için yarı çıplak ve olabildiğince ıslak, neden kapıma geldiğini sorarak başlamalıydım belki her şeye. Belki o da onu neden içeri çağırdığımı öğrenmek isterdi. Usulca birbirimize yaklaşırdık. Nihayetinde böyle zamanlarda konuşmak, yürümekti.

Madam’a baktım, o ayaklarından gözlerini çekmeyince ilk yürüyenin ben olacağımı anladım.

“Sularınız mı kesilmişti Madam?”

Çayından bir yudum daha aldı, dudaklarının kenarına bulaşan sütü diliyle temizledi.

“Çok güzel olmuş,” dedi, “Bir gün de ben size yapayım.”

Başımı sallayıp dinlemeye devam ettim.

“Geçen gün annecimle yatağın altına bir sandık koymuştuk,” öksürdü, çayla boğazını ıslattı, “Bugün açmak istedim, kilidini bulamadım. Babama seslendim duymadı, anneme seslendim o da duymadı.”

Tüm bu anlattıklarının bu halde kapıma gelişiyle ne ilgisi olduğunu çözemiyor, Madam konuştukça biraz daha uzaklaştığımızı hissediyordum. Belki de birbirini yeterince tanımayan insanlar için konuşmak, farklı yönlere yürümekti. Silkindim, parmaklarımı siyah uzun saçlarımın arasında dolaştırıp öne eğildim. Madam’ın açtığı arayı azaltmalıydım.

“Anneniz, babanız yaşıyor muydu Madam?”

Şaşırdı. Porselen fincan yaşlı ellerinin titreyişiyle tıngırdadı. Zıngırdayan dudakları birbirine yaklaştı, yeniden uzaklaştı. Başını sağa sola salladı.

“Öldüler yoksa!”

“Ben bilmiyorum, size soruyorum. Sizden başkasını hiç görmedim Madam.”

“Kayıplar yoksa! ”

Madam’ın telaşlı bakışları gözlerime çarpınca yeniden konuştum: “Siz doksan yaşındaydınız değil mi Madam?”

“Ah gada! Ne diyor sen? Yirmi yedimdeyim daha!”

Porselen fincanı tabağıyla kucağına bırakıp peştemalinin düğümünü düzeltti. Buruşmuş memelerinin kar beyazlığı gördüm, gülümsedim.

“Peki benden istediğiniz ne Madam? Size nasıl yardımcı olabilirim.”

“Kilit sende?”

“Efendim?”

“Sandığın kilit sende?”

“Hayır,” dedim, “Bende kilit yok. Ama dilerseniz onu bulmanıza yardım edebilirim.”

Doksanlık bedeninin içinde keyifle kıkırdadı yirmi yedilik Madam. Fincanı eline alıp koltuğun ucundan kalktı, ağır ağır geldiği holü çarçabuk adımlarla geri yürüdü. Ben de hemen arkasındaydım. Kapıyı aralık bırakıp otuz dört basamağı onunla gitmek için evden çıktım. Birkaç basamakta bir Madam dönüp bana bakıyor, peşi sıra gittiğimden emin olunca peştemalinin eteklerini çekerek yürümeye devam ediyordu. Madam’ın evinin önüne gelince onun da kapısının aralık olduğunu, sarmal bir kedinin tüylü başını bu aralıktan uzatarak bizi içeriye çağırdığını gördüm.

Madam pamuklu terliklerini çıkarıp fincanı kapının kenarına, yere bıraktı. Kediyi kucakladı, içeri girdi. Ben de onun akıntısıyla sürüklendim. Kedi küçük, sarı kafasını Madam’ın boynunun altına sürtüp mırıldanırken, “Sandık nerede,” dedim. Madam salonu gösterdi, “Oraya taşıdım.”  

Bu kez ben, tıpkı benim evime benzeyen ama bana ait hiçbir şey taşımadığı için yönümü bulmakta zorlandığım koridoru ağır adımlarla yürümeye koyuldum. Her yeni adım beni başka bir sorgulamanın içine çekiyordu. Burada, bir yabancının evinde gerçekten ne işim vardı? Madam Violet’in sandığının anahtarını nasıl bulacaktım? Peki anahtarı bulduğumda Violet’i yalnız mı bırakacaktım yoksa onunla, onun geçmişine mi bakacaktım?

Salonun kapısına gelince aklımdaki soruları savdım, olduğum yerde durdum. Violet de birkaç adım gerimde sürdürdüğü yolculuğu bitirdi. Sarmalı yere bırakıp tüylerin yapıştığı terli elini sırtımda dolaştırdı. “Elaaa. Durma lütfen, içeri gir.”

Girdim ve şaşkınlıkla kalakaldım. Madam’ın salonu; boş beyaz duvarlardan, tülsüz pencerelerden, eskimiş parkelerden ve hepsinin ortasında büyük bir çıplaklığın aymazında kalan sandıktan fazlası değildi. Ne bizi ağırlayacak bir koltuk ne yeri örten bir halı ne de buranın yaşanır bir ev olduğunu gösteren başka bir eşya vardı.

Omuzumun üzerinden Madam’a göz süzdüm. “Taşınıyor musunuz?”

“Belki,” dedi, “Belki!”

Sarmalın miyavlamasını duyunca yeniden salona baktım. Kedi, küçük çenesini sandığın oymalı kenarlarında gezdiriyor, tüyleriyle aynı renkteki gözlerini kırpıp açıyordu. Yanına yürüdüm, sandığın yanına diz çöktüm.  Masif kestane yüzeyde elimi dolaştırırken Madam Violet’in hayatının kenarında gezindiğimi düşündüm. Sanki okuduğu okullara, sevdiği insanlara, hayal kırıklıklarına, vedalarına, kavuşmalarına, aşklarına dokunmak, mahremiyetinin duvarlarını ellerimle aşmak üzereydim.

Madam yanı başıma gelince, yakalanmış bir suçlu mahcubiyetiyle tebessüm etmeye çabaladım. Madam halimden üzerine hiçbir şey almadı. Yalnızca benim evimin salonunda söylediği cümleyi tekrarladı. “Sandığın anahtar sende?”

Ayağa kalktım, boş evin boş odalarında sandığın anahtarını aramaya başladım. Yarım saatlik beyhude çabamdan sonra salona geri döndüm. Belki de tüm diğer eşyalar ile o da gitmişti. Belki de Madam vazgeçmeliydi. Neler düşündüğümü söylemek üzereyken, Madam tebessümle önce sandığı sonra ellerimi gösterdi. “Anahtar sende,” diye mırıldandı. Yeniden sandığın yanına gidip diz çöktüm, kapağı tutup kaldırdım. Sandığın içinden biraz toz, biraz rutubet, bolca kasvet yayıldı odaya. “Anahtar benim,” dedim fısıltıyla. Anahtar bendim.

Madam yanı başıma oturdu. Tereddütlü elimi tutup zarafetle sandığın içine koydu. “Lütfen,” dedi. Siyah beyaz fotoğrafları avucuma aldım, üfledim. Madam’ın anılarından kalkan tozlar, geride küçük bir kızın fotoğraflarını bırakarak odanın içine dağıldı. En üstteki fotoğrafta küçük kız, kendi boyundan uzun bir şövalenin karşısında elindeki yağlı boya fırçasını tutarak onu çeken kişiye bakıyordu. “Sizin fotoğrafınız mı,” dedim. Madam odanın boş duvarlarında bakışlarını gezdirdi, sanki her yana zihninde tablolar döşedi. “Bilmiyorum,” dedi, “Belki.” Şövaleli fotoğrafı, eskimiş parkenin üzerine bırakıp bir altındakine baktım. Aynı küçük kız bu kez bir geminin dümenini tutuyor, başının üzerinde büyük bir denizci şapkası taşıyordu. “Peki bunu hatırlıyor musunuz,” dedim. Madam kuzguni gözlerini ellerine eğdi, hayali bir dümeni çevirdi. “Hayır,” dedi. Fotoğrafı bir öncekinin üzerine bırakıp diğerine baktım. Küçük kız bu kez una bulanmış ellerini yanaklarına koymuş gülümsüyor, önünde duran dağınıklığı izliyordu. Dağınıklığın içinde yumurta, şeker, rendelenmiş meyve ve aşçı şapkası seçiliyordu. “Annecim yapıyordu galiba,” dedi Madam, “Büyüyünce ne olacağımı kestirmek isterdi.” Fotoğrafları yere bırakıp Madam’ın elini tuttum. “Peki ne oldunuz?” Madam omuzlarını indirip kaldırdı. Yerdeki fotoğrafları alıp her birine uzun uzun baktı. “Daha yirmi yediyim,” dedi, “Henüz karar vermedim.”

Madam’ı üzüntüyle süzdüm. Sandığın içinden geçmişe uzanırken, Madam’ın unuttuğu hayatı birlikte arşınlamanın suçluluğunu hissediyordum. Belki de hatırlıyor olsa hiçbirini görmemi istemeyecekti. Kalkıp gitmeyi düşündüm, sonra merakıma yenildim. Annesinin, babasının çektiği çocukluk fotoğraflarını bir kenara bırakıp ilk yetişkinliğine baktım: Fotoğrafta Violet’in genç, diri bedeninin yanında esmer bir adam duruyordu. Stüdyoda çekindiği belli olan bu karede, Madam’ın iki eli birbirine kenetlenmiş, sağ ayağı sol ayağının önünde çekingence uzanmıştı. Adamın kolu Madam’ın beline dolanmıştı. “Onu hatırlıyor musunuz,” dedim, başını iki yana salladı. Başka bir fotoğrafta Violet’in kucağında kundaklı bir bebek duruyordu. “Peki onu,” diye sordum. Madam çıplak omuzlarına düşen geçmiş tozlarını el sürmeden silkeledi, kederle dudaklarını büzdü.

Sandığın içine, hatırlanmayan geçmişin sahipsizliğine baktım. Madam’ı hikâyeden çıkardığımda hiçbirinin hiçbir anlamı yoktu. Peki, Madam kendini hikâyeden çıkardığına göre şimdi neyin anlamını arıyordu? Orada hatırlamak zorunda olduğunu düşündüğü ne duruyordu?

Sandığın içinde elimi dolandırdım; bebek patiklerinin, el örgüsü yeleklerin, kenarları tığ işli siyah saten mendilin altında birkaç kâğıt parçası buldum. Madam elimdekilere baktı, heyecanla yerinde doğruldu, peştemalini düzeltip gülümsedi. Kâğıtları yavaş yavaş açtım. Birbirine zımbalanmış iki sayfaydı. İlkinde Violet’in annesi olduğunu düşündüğüm bir kadının vesikalık fotoğrafı vardı, diğerindeki ise sanırım babasıydı. Yazıları bir müddet okuduktan sonra iki ayrı defin kâğıdına baktığımı ayrımsadım. Kadınınki Rum mezarlığını, adamınki ise Müslüman mezarlığını işaret ediyordu. Violet’in parıldayan gözleri gözlerime vurunca, onun geçmişten beklediği tek şeyin bu olduğunu anladım.

Madam kâğıtları elimden aldı, onları birbirine bağlayan zımba telini kopardı. Kâğıtlardan birini sağ elinde, ötekini sol elinde tutarken; gelecekle ilgili en mühim seçimini yaptı: Müslüman mezarlığını gösteren kâğıdı sandığa geri koyup, Rum mezarlığını anlatanı göğsüne bastırdı. Hiçbir şeyi hatırlamaya çabalamayıp, sonsuz uykuya nerede yatacağını bilmek için geçmişe duyduğu ihtiyaç içimde bir yerleri ezip geçti.

Violet başıyla sandığı işaret etti. Yalnız başına açmaya korktuğu hatıralarını, yalnız başına kapatmak da istemiyordu. Sandığın kapağını usulca indirip Madam’ı boş evinde sarmalıyla yalnız bıraktım, kendi evime indim.

Sonraki gün, aklımda Madam Violet ve sandığı dolanırken kapıda bir kedinin sesini duydum. Kapıyı açtım. Sarmal oradaydı. Yanında masif kestane sandık, biraz ilerisinde içinde İngiliz çayı olan porselen fincan, sandığın üzerinde ise Rum mezarlığını gösteren kâğıt duruyordu. Sarmal ayaklarıma sürtünüp kendini eşikten, evimden içeri atınca, önce yerde bıraktığı ıslak pati izlerine sonra da dönüp merdivenlere baktım. O zaman basamakların üzerinden usulca süzülen suyu sezdim. Ve hemen sonra bu suyun, otuz dört basamak yukarıdan geldiğini ve neredeyse bir asırlık olan bir hayatı son kez yıkadığını anladım.

edebiyathaber.net (9 Ekim 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r