Masthead header

Öykü: Lav | Ilgın Yıldız

Acı çekmeye gelince, acı çekmek öğrenilmez. Yalnız, evvela alışırız. Bir alışkanlık söz konusudur … sancı kandırılır, tahammül edilebilir hale getirilir. Öyle ya da böyle yatıştıramayacağımız bir sancı olduğunu sanmıyorum. Vladimir Jankelevitch

Varlığı yokluğu bir hayatım, bir bebeğinki gibi muğlak bir yığıntı, arada bir odağıma giren parlak ve cazip nesnelerle hareketlenen yavan bir şeydi. Art arda üçüncü işimden kovulmuştum. Bu seferki büyük bir mobilya mağazasının deposunda stok kontrol ve envanter işiydi. Aslında önceki iş deneyimlerimle uzaktan yakından ilgisi yoktu. Bir tanıdık sayesinde, işsizlik rakamlarının saçmalıktan ibaret olduğu bir dönemde bulduğuma şükrettiğim, akarı kokarı olmayan, bazı açılardan cazip bir işti. Tek yaptığım, nesneleri kontrol etmek ve kaydetmekti: 125 Hattat Yazı Masası. 601 Burgaz Viski Kadehi. 496 Elvin Çamaşırlık. Bazen sıkılıyordum ama son kertede bu yineleme faaliyetinin şikâyet edilecek bir yanı yoktu. Yinelemek meditatifti. Küçük bir hayat penceresi gibi, hayattan küçük bir dilim gibi, karşıma çıkan şeyler bir daha, sonra bir daha karşıma çıkıyordu. Hem insanlarla fazla etkileşime girmiyordum. Genellikle sadece sabahları işe geldiğimde ve akşamları eve giderken gördüğüm Şef, arada bir soru sorduğum, benden iki yıl eski bir eleman olan Üniversiteli, günde üç kez etrafı süpüren amca: Muhataplarım genelde sadece bu insanlardı. İşe gireli henüz sekiz ay olmuştu ve aralarında Askeri Darbenin Kısa Tarihi, Süpernovalar, 1895 Trabzon Olayları, Güney Amerika’nın Kayıp Adaları, Sürüngenler ve Mantarlar, birkaç romans kitabı ve çizgi romanın da bulunduğu otuz küsur kitap okumuştum. Hayat böyle akıp gidiyordu. Derken bir gün, alelade bir gün, öğle yemeğinde çatalımın ucundan sallanan mantarımsı şeye bakarken aniden başım dönmeye başladı. Aklımdan geçen karman çorman düşünceler ısrar ediyordu: Bağırmalıydım, dışarı taşmalılardı, yanardağ lavı gibi, yok edici bir etki bırakacaklardı peşleri sıra. Çatalımın ucunda sallanan şey mantardan çok süngere benziyordu ama biyoloji kitaplarında rastladığımız büyüleyici süngerler gibi değil, sentetik fiberden, şu atık sahalarını dolduran yeşil-sarı bulaşık süngerleri gibiydi daha çok. Onunla beslenen bir sürü başka şey vardı, ben veya bir kaplumbağa, fark etmiyordu. Aramızda fark yoktu. Midem bulanmaya başladı. Yutkundum, çatalımın ucundaki cesetten gözlerimi kaçırmaya çalıştım ama bir türlü beceremedim. O biçimsiz kahverengi şey beni resmen büyülemişti. Ona çekiliyordum, çekiliyordum. En ince desenlerini ve doku katmanlarını ruhumun derinliklerinde hissediyordum. Durumun dışarıdan fark edildiğini düşünmemiştim, o yüzden bir el aniden kolumu kavradığında yerimde zıpladım. Başımı çevirdiğimde Üniversiteli yüzünde tedirgin bir bakışla sivilceli alnını kaşıyordu. “İyi misin?” diye sordu. Bir cevap bulamadım. Uzun masada oturan çalışanlara göz attım. Kendi hallerinde sohbet ediyor, yemeklerini yiyorlardı. Üniversiteli’ye dönüp başımı salladım. Bir nefes alıp kendimi toparladım, tepsimi kaldırıp yerimden doğrulurken, Üniversiteli gönülsüzce bıraktı kolumu. 2 Yemekten sonra masama döndüm. Canım müzik dinlemek istedi. Kulaklıklarımı taktım ve telefonumdaki altı şarkıdan birini açtım. Bence insanın ömrü boyunca beş, altı, on şarkıdan fazlasına ihtiyacı yoktur. Altı numarayı dinlerken gözlerimi kapattığım için Şef’in yaklaştığını hissetmedim. Başımı telefonumdan kaldırıp gözlerimi açtığımda, sevecen bir ifadeyle bana bakıyordu. “Senden bir şey isteyeceğim,” dedi. İçimi çekerek, “Yapma Şef,” dedim. “Bugün kuzenimin düğünü var.” Kuzenimin düğünü falan yoktu. Kuzenim de yoktu zaten. Akşam mesaiye kalmaktansa bir sülale icat etmeyi yeğlerdim. “Biraz geç git,” dedi Şef. “Taş çatlasa bir saatini alır be kızım.” O yapmam gerekenleri sayarken zaten bildiğimi bildiğim şeyler olduğu için dinlemedim, hatta yeniden kulaklıklarımı taktım. Şef muziplik gibi gördüğü bu tür davranışlarımı idare etmekten müthiş bir keyif alırdı. Çok geniş görüşlü ve babacan biri olduğunu doğrulamasının bir yoluydu herhalde. Şef’in istediklerini kırk dakikada hallettim. Herkes gitmişti. Ortalıkta temizlik görevlisi dahil hiç kimse yoktu. Kulaklıklarımı taktım ve montumu giydim. Mağazanın kapısından dışarı adım attığımda kar yağıyordu. Eve yürümem genellikle on beş dakika alırdı. Diz çöküp sırt çantamda beremi ve eldivenlerimi aramaya koyuldum. Bu biraz zamanımı aldı. Doğrulduğumda bir de baktım, Üniversiteli başımda dikiliyor. Onu görünce şaşırdım çünkü iş çıkışı daima kendisini almaya gelen külüstür kırmızı arabaya koşturur, mobilya mağazası bir kâbusmuş ve onu bir an evvel unutmak istiyormuş gibi, arkasına bile bakmadan bizim dünyamızdan uzaklaşırdı. Son zamanlarda, iş çıkışı evin yolunu tutmadan önce mağazanın kapısının önünde dikilip apar topar sardığım sigarayı içerken, o külüstür kırmızı arabanın şoförüne dikkat eder olmuştum. Direksiyonu kavrayan bembeyaz elleri, o ellerin bağlandığı ince kolları, düşük omuzları ve en nihayetinde, ciddi bakışlı bezgin gözleri ve kestane rengi, kıvırcık saçlarla çevrili soluk benizli yüzü, her gün gitgide artan bir özenle incelemek alışkanlık halini almıştı artık. “İyi misin?” diye sordu Üniversiteli. Beremi takaren, “Evet,” dedim. “Gayet iyiyim.” Emin olmak için külüstür kırmızı arabanın her zamanki yerine baktım ama yoktu. Üniversiteli nedense gitmiyordu. Hafif gergin gibiydi. “Sigaran var mı?” diye sordu. Başıma iş çıkardığı için içimi çektim ama ayıp olmasın diye gülümsemeye çalışarak çantamdan tütünü ve kâğıdı çıkardım. Sardığım sigarayı uzatırken, Üniversiteli’nin siyah beresine düşen kar taneleri çekti dikkatimi. Mağazanın tabela ışığına tutulan, hatları ve şekilleri iyice belirginleşen beyaz taneler, o berrak ve düşünceli yüzü çevreliyordu. Kabanının önü açık olduğundan, kahverengi hırkasını, içindeki siyah metal tişörtünü görebiliyordum. Her zaman giydiği, üstünde ne yazdığını bir türlü anlayamadığım tişörtlerden biri. Sigarasını yaktım ve onu evimin az ilerisindeki meyhaneye davet ettim. Şanslıydık, içerisi neredeyse boştu. Köşedeki küçük masaya geçtik. Montumu çıkardım, sandalyeme yerleşip mekânın sıcaklığıyla gevşedim. Keyfim yerindeydi. Gelgelelim, ikinci kadehimizi bitirirken hâlâ doğru düzgün iki çift laf etmemiştik. Sıkılmaya başlamıştım. Yüksek sesli radyo da sohbet etmeyi zorlaştırıyordu. Sanat müziği bölünüp de araya 3 haberler girdiğinde, Üniversiteli’yle birbirimize kaçamak bakışlar atıyor, arada bir kibarca gülümsüyorduk. Yeşil papağan olarak bilinen kuşların sayısı İstanbul’da gün geçtikçe artıyor. Artık sık sık gördüğümüz sevimli dostlarımızın Türkiye’ye nasıl geldiği konusunda çeşitli rivayetler ortaya atılıyor. Radyocu kadının monoton sesini dinlerken, kadehimin dibindeki rakıyla beraber son parça kavunu ve beyaz peyniri mideye indirdim. “İşten memnun musun?” diye sordum. Aslında niyetim bu akşamı yavaş yavaş sonlandırmak ve evin yolunu tutmaktı. Belki ilk önce Zümrüt Abla’ya uğrar, birkaç kitap alırdım. Bu düşünce beni mutlu etti. Kendi kendime gülümsedim. Üniversiteli çok ciddi bir şey sormuşum gibi düşünüyordu. “Yani,” dedi sonra. “Sayılır.” Başımı salladım. “Ne okuyordun sen?” Yine düşündü. “Bilgisayar mühendisliği. Son senem.” “İyi,” dedim. “Güzel.” Yine sessizleştik. Başımı solumuzdaki duvara çevirdim. Buraya gelen insanların çerçeveli fotoğrafları asılıydı. Normalde böyle meyhane veya restoranlardaki fotoğraflar ünlülere aittir ama bu insanların hiçbirini tanımıyordum. Bazılarının yanakları alkolden al al olmuştu, bazıları otuz iki diş gülümsüyordu, bazıları da robot gibi objektife bakıyordu. “Baksana,” dedim Üniversiteli’ye. “Aklıma gelmişken sana bir şey sorayım.” Çantamdan cep telefonumu çıkarıp Reddit’i açtım ve ne zamandır kafamı kurcalayan şeyi gösterdim. “Sence bu yorumu yapan bot mu, insan mı?” Üniversiteli gözüme kestirdiğim malum profile kısaca göz attı, cep telefonumu geri uzatıp, “İnsan,” dedi. Tekrar telefonumun ekranına baktım. Yorumlardan birkaçını yeniden okudum. “Bence bot.” Üniversiteli saflığıma şaşırdığını belli eden bir tebessümle, “Bot taklidi yapıyor,” dedi. “Çok var niyeyse.” “Yok bot bu,” dedim. “Hep benzer yorumlar.” “Good bot dedin mi?” İkimize birer sigara sarmaya koyuldum. “Hayır.” “Good bot yaz altına. Ya da bad bot. Bot oylamalarıyla ilgili bir şeyler çıkar. Belki öyle ikna olursun.” Üniversiteli’yi evime davet ettim. En sonunda indirmeyi başardığım Sick: The Life & Death of Bob Flanagan’ı izleyecektik ama asıl amacım onunla yatmaktı. Epeydir kimseyle yatmamıştım. Eve girince etrafa bakınmadı bile. Hemen botlarını çıkarıp salona girdi. Kabanını ve beresini berjerin üstüne koydu. Evi toparlamamıştım, önceki akşamdan kalma tabağım ve bardağım sehpanın üstündeydi, kitaplarım ve defterlerim gelişigüzel ortalığa saçılmıştı. “Teyzem şarap yollamıştı, içer misin?” diye sordum. Üniversiteli başını salladı. Şimdiden çakırkeyifti. “Tamam,” dedim mutfağa girerken. “Sen bilgisayardan filmi aç, geliyorum. Masaüstünde duruyor.” 4 Mutfakta şarapları doldururken bilgisayarımı temizlemediğimi hatırladım. Klavye tütün içindeydi. “Sigara da sarsana,” diye seslendim. Bir şeyler mırıldandığını duydum. “Ne?” diye bağırdım. “Bilmiyorum,” diye bağırdı. “Neyi?” “Sigrasarmayı…” “Ne?” “Sigara sarmayı.” İçimi çektim. “Tamam,” diye bağırdım. “Geliyorum.” Şarapların yanında atıştıralım diye bir tabağa kaşar peyniri dilimledim ve kraker koydum. Ben tepsidekileri sehpaya dizerken, Üniversiteli koltuktaki kitapları gösterdi. “Bunlar ne?” “Neden?” “Ne bileyim.” “Kitap.” “12 Eylül Şiddeti ve Arabesk, İhanete Uğrayan Sosyalizm: Sovyetler Birliği’nin Çöküşünün Arka Planı, Çocuk Kalbi, Çankaya’da Kabus: 1944 Turancılık Davası, Herkes İçin Voleybol, Fıkralarla Zihin Aerobiği, Emile Yahut Terbiye. İlginç seçimler.” Koltuğa oturunca bilgisayara baktım. Klavye gerçekten de tütüne bulanmıştı. Üfleyince birazı uçtu. Filmi açmadığına göre onun da niyeti film izlemek olmasa gerekti. Hemen bilgisayardan yedi numarayı açtım ve kadehlerden birini Üniversiteli’ye uzattım. Bir yudum alınca yüzünü ekşitti. Teyzemin şarabı pek hoşuna gitmemişti herhalde. Yedi numaranın ikinci dakikasında, hâlâ sus pus oturuyorduk. Şarkının bitmesine bir dakika kala şarabımı kafama diktim, kadehimi sehpaya koydum ve Üniversiteli’ye döndüm. Bir türlü başını bana çevirmiyordu. Uzanıp yüzüne dokundum ve elimi teninde gezdirdim. Bu kez döndü, hızlıca uzanıp beni öptü. Dudakları hiç ummadığım kadar yumuşaktı ve bu çok hoşuma gitti. Sonra öpüştükçe öpüştük, saniyeler birbirini kovaladı ve şarkı bittiğinde üstümüzdekileri çıkarmıştık bile. Üniversiteli’nin sarhoş gözlerine, çelimsiz, çıplak vücuduna bakıyordum. * Zaman döndükçe dönen bir topaçtı. Ne zaman evimize, yani yatağa baksam, iğrenme ve aydınlanma karışımı bir şey deneyimliyordum. İğrenme çünkü çarşaflar hemen her zaman pisti, aydınlanma çünkü yatağın sağladığı sınırlar beni ana rahmine geri göndermişti. İlk hafta sık sık Kadıköy’e inip Zümrüt Abla’ya gittim, rutinimi neredeyse hiç aksatmadım. Genellikle birkaç günde bir kitap almaya gidiyordum ona. Son gidişimde ise içeriye giremedim çünkü üniversiteye hazırlanan bir sürü genç doldurmuştu dükkânı. Dışarıda durup işinin bitmesini bekledim. Zümrüt Abla en sonunda dükkânın önündeki tabureye oturduğunda, tezgâhtaki kitapları karıştırmayı bırakıp, “N’aber abla?” dedim. “Rengin sapsarı,” dedi. “Neyin var?” “Bir şeyim yok.” Objektif olarak yeterli cevaplarla savuşturdum. Tezgâhtan rastgele üç kitap seçtim. Astral Seyahatin İlkeleri, Vegan Beslenme, Tut Schlemmer: Bir Oskar Schlemmer Biyografisi. “Bak,” dedi Zümrüt Abla. “Şu suratını çok iyi biliyorum. Hiç aramıyorsun.” 5 “Yok,” dedim. “Arkadaş ziyarete geldi Ankara’dan, onunla meşguldüm.” Yarım yamalak yalanımı gizlemek için üçüncü kitaptan komik bir heykel resmi gösterip sırıttım. Zümrüt Abla küçük taburesinden kalktı, arka cebinden çıkardığı sigara paketinden yamuk yumuk bir sigara çekti, sonra paketi bana uzattı. “Yok,” dedim, “sarayım.” Ben çantamdan tütünü çıkarırken, “Bok gibi şeyler içiyorsun,” dedi. * Üniversiteli’yle lekeli çarşafların üstünde uzandığımız bir sabah, “Kendini unutmayınca her şey zorlaşıyor,” dedim. İki haftadır ne işe ne okula gidiyorduk. Üniversiteli yatağa kapanmamızın altıncı gününde telefonlarımızı kapatmamızı önermişti. Ablası ve okuldan arkadaşları arayıp duruyor, sık sık mesaj atıyordu. Üniversiteli’nin kalabalık ve meraklı sosyal çevresi kısa sürede sinirimi bozmaya başladığı için telefonları kapatmaya razı gelmiştim. Halbuki beni sadece işten aramışlardı. Komodinin üstündeki şarap şişesinden bir yudum aldı. “Ya,” dedi tuhaf bir ciddiyetle. “Bazen söylediklerinden hiçbir şey anlamıyorum.” İyice sokuldum ona, kolunu kaldırıp omzuma attım. Birbirimize dokunduğumuzda kendimizi terk ediyorduk. Aslında ona anlatmak istediğim şey buydu ama bana gayet aşikâr gelen bu basit gerçeği bir türlü anlamamıştı. Sevişmek kendimizi unutmanın bir yoluydu, bu kadar. Sevişmediğimiz zamanlar da mümkün mertebe çıkmıyorduk yataktan. O alanda yaşıyorduk. Orada yiyor, içiyor, konuşuyor, okuyor, izliyorduk. Gece gündüz YouTube’un altını üstüne getiriyorduk. Doksanlar Türkiye’si belgesel dizisi, saçma sapan insanların sıkıcı vlogları, magazin programları, dövme, çiçek bakımı, yelkencilik videoları ve en çok da, oyun oynamamamıza rağmen, çeşit çeşit oyun videosu izliyorduk. “Boşver,” dedim. Artık Bob Flanagan’ı izleyelim diye bilgisayarı kucağıma aldım, tam dosyayı açıyordum ki tiz bir ses duydum. Duraksayıp kulak kabarttım. Kuş sesiydi. Zilimin sesine benziyordu ama değildi. Her nasılsa zilimin sesinden daha robotik, daha mekanik bir sesti. Bilgisayarı yatağa bıraktım. Üniversiteli’nin itirazlarına kulak asmadan üstümüze örttüğümüz çarşafı çektim ve yataktan çıktım. Çarşafa dolandım ve şarap şişesinden büyük bir yudum aldım. Sonra Yunan heykellerine benzediğimi hayal ederek balkona yürüdüm. Kuş sesi devam ediyordu. Perdeyi aralayıp, boş inşaat alanına bakan balkona göz attım. İlk bakışta dikkatimi çekmedi fakat sonra gözüm renkli bir şeye, bu dünyaya ait olmayan bir şeye takıldı. Yeşil bir kuş. Balkonun demirine konmuş, tüylerini kabartmış, dikkatli ve kendinden emin gözlerle bana bakıyordu. İfadesinden onu korkutmaktan çekinmeme gerek olmadığını anlasam da temkinli hareket ederek kapının kilidini çevirdim ve usulca balkona çıktım. En sonunda müdahale etme gereği duyan Üniversiteli, “Ne yapıyorsun?” dedi. “Hadi başlayalım artık şu filme.” Kuşa biraz yaklaşınca, tahmin ettiğim gibi, meyhaneye gittiğimiz akşam radyodaki kadının bahsettiği papağanlardan biri olduğundan emin oldum. Pörtlek gözlerini benden ayırmıyordu. 6 Ona yavaşça elimi uzattığımda derinden gelen boğuk bir ses duydum. Bir şey söylüyordu. Ka… Kar… “Ne?” dedim heyecanla. “Ne?” Kuş cevap vermedi. Bekledim. Etrafı beyaz konturla çevrili gözlerini, boynunun etrafındaki kırmızı halkayı, davetkâr, yumuşacık tüylerini inceledim. Sonra bir kuş sesi daha duydum. Robotumsu, mekanik bir başka kuş. Zil çalıyordu. Kuşu gönülsüzce ardımda bıraktım ve üstüme bir şeyler giymeye zahmet etmeden, çarşafa sarınmış halde hole gittim, kapıyı hafifçe açtım. Karşımda Şef’i görünce şok oldum. Sakalları biraz uzamıştı. Yüzünde öfkeyle endişe karışımı bir ifade vardı. “Neredesin sen?” dedi. Beni şöyle bir süzdü. “Nereye kayboldun?” Verecek cevabım olmadığı için, “Merhaba Şef,” dedim. Bir şey söylemesini bekledim ama sesini çıkarmadı. “Haber veremedim, pardon…” Çarşafımı düzeltmeye çalışsam da göğüs dekoltem mutlaka gözüne çarpmıştı. Sözümü bölerek, “İşe gelmiyorsun, telefonu açmıyorsun…” dedi. Biraz duraksadı. Sonra alabildiğine üzüntülü bir ifadeyle, “Kovuyorum seni,” dedi. Yutkundu. Sakalını kaşıdı, arkasını döndü, tam merdivenlerden inecekken, “O herif seninle mi yoksa?” diye sordu. Üniversiteli’yi kastediyor olmalıydı. “Evet,” dedim. Şef beni son bir kez süzdü. Boncuk gözleriyle mavi çiçekli çarşafımı tarayarak detayları zihnine kazıdı. Bariz bir hayal kırıklığına içini çekti. Arkasını döndü, merdivenlerden inerek gözden kayboldu. Ayak seslerini duyabildiğim sürece kapıyı kapatmayacaktım. Şef’e olan son sevgi ve sadakat gösterim. Aslında onu özlemiştim ama birkaç saniyelik, bir iki dakikalık, gelip geçici bir histi bu. Odaya döndüğümde Üniversiteli bir şey sormadı. Konuşmamızı duymuştu herhalde. Hemen balkona baktım ama kuş gitmişti. Yatağa girip çarşafı üstümden çıkardım ve sevişmeye başladık. * Bir süre kuşu aklımdan çıkaramadım. Başlarda sık sık balkonu kontrol ediyordum ama ortalıkta görünmüyordu. Sonra aklımdan uçtu gitti. Bir öğleden sonra zil çaldı. Her ay gelen kargom olmalıydı. Onu kargo görevlisinin elinden kaptığım gibi mutfağa götürüp açtım. Teyzem bu kez şarabın yanı sıra iki kavanoz vişne reçeli göndermişti. Bir şişe şarap, bir kavanoz ve iki gündür tezgâhta duran bayat simitleri alıp bir tepsiye dizdim ve yatak odasına gittim. Üniversiteli bilgisayarda dalgın dalgın bir şeylerle uğraşıyordu. Omuzlarına inen kahverengi saçları karman çorman olmuştu. Simitlerin arasına vişne reçeli sürdüm, su bardaklarına şarap koydum. “Okulu bırakacağım,” dedi. Simitten bir ısırık aldığımda arasından taşan vişne reçeli çeneme aktı, çarşafa damladı. Yapış yapış olan dudaklarımı ve parmaklarımı yaladım. “İyi,” dedim. “Bence iyi fikir.” 7 Üniversiteli gözlerini ekrandan ayırmadan, “Kitapçıda çalışmak istiyorum,” dedi. “Ve zooloji okumak istiyorum. Veya biyoloji.” Simitten bir ısırık daha alıp, “Tamam,” dedim. Neyse ki detaylı bir yorum beklemiyordu. “Ne diyorsun?” dedim. “Artık izleyelim mi?” Cevap vermedi. Diğer simidi birkaç parçaya ayırıp parçalardan birini doğruca vişne reçeli kavanozuna batırdım. Üniversiteli’nin gözleri hâlâ ekrandaydı. İnce dudaklarının arasından bir şeyler mırıldandı ama duyamadım. “Hım?” dedim. “İzleyelim mi?” Aniden bilgisayarı yatağa koyup yataktan fırladı. Başımı çevirip ekrana baktığımda epostalarının açık olduğunu gördüm. Yerdeki donunu alelacele giydi. Behemoth tişörtünü, kırmızı pötikareli gömleğini ve siyah kot pantolonunu üstüne geçirirken belli belirsiz söylenmeye devam etti, arada bir de sövüyordu. “Ne oluyor?” dedim yataktan çıkarak. “Nereye?” Telaşlanmadan edemiyordum. Kıyafetlerini üzerine geçirdikçe adım adım bambaşka birine dönüşüyordu. Gitgide uzaklaşıyordu. “Hemen gitmem lazım,” dedi. O çantasını hazırlamaya koyulurken, zil art arda, uzun uzun çaldı. Üstüme çarşafı geçirip hole koşturdum. Mekanik kuş şakıdıkça şakıyordu. Kapıyı araladığımda, Üniversiteli’yi işyerinden almaya gelen külüstür kırmızı arabanın şoförü karşımdaydı. “İçeride mi?” diye sordu. Cevap vermeme fırsat kalmadan, kapıya yaklaştı, başını içeriye uzatıp seslendi. “Orada mısın?” Üniversiteli koşar adım yetişti. Birkaç parça eşyasını, telefonunun şarjını, not defterini sırt çantasına tıkıştırıp kahverengi botlarını ayaklarına geçirirken, kız söyleniyordu. “Gerizekâlı. Ne halt ediyorsun? Yüz defa aradım. Okuluna gittim, kimse neredesin bilmiyor… Kalkıp işyerine gittim.” Üniversiteli çantasını sırtına geçirirken, “Tamam abla,” dedi. “Affedersin.” Derken, en sonunda bana baktı. Yüzümde nasıl bir ifade olduğunu bilmiyorum ama Üniversiteli’nin gözlerindeki aksime bakılırsa epey hüzünlüydüm. Çekingen bir havayla uzanıp yanağımdan öptü, yarım yamalak sarıldık. Kollarımı ona dolamaya, iyice, sımsıkı sarılmaya yeltendim ama çarşafım biraz aşağı kayınca bunu yapmaktan vazgeçtim. “Hadi…” dedi kız. “Annem hastanede bekliyor.” Böylece Üniversiteli kapıdan çıkıp gitti. Onu bir daha hiç görmedim. * Uzun zaman boyunca evden çıkmak gelmedi içimden. Teyzem kargoları yollamaya devam ediyordu. Cep telefonumu açtım ama kimse aramadı. Telefonum kapalıyken Zümrüt Abla birkaç mesaj atmıştı. Cevap vermedim. 8 Üniversiteli gittikten sonra üstümü giyindim. O günkü giysilerimi -Üniversiteli’nin çantasına tıkıştırmayı unuttuğu bir Darkthrone tişörtü ve kırmızı puantiyeli penye bir etek- belki bir ay boyunca üzerimden çıkarmadım. Bir sabah saat altı gibi uyandım, bir bardak su içtim ve mutfak masasına oturdum. Bilgisayarımı uyandırdım, sigara sardım, adaçayı yaptım ve Bob Flanagan’ı açtım. Filmi mutfak masasından hiç kalkmadan izledim. Bittikten sonra bilgisayarın kapağını indirdim, yatak odasına döndüm, yorganın altına girdim ve uzun uzun düşündüm. Düşüncelerimi arada bir bölen ısrarcı görüntü, Üniversiteli’nin ablasına aitti. İncecik dudakları arasından Üniversiteli’ye “Gerizekâlı” diye çıkışması. Ses tonu gayet dingindi ama yüz ifadesi öfkeliydi. O külüstür arabayı mı kullanıyordu hâlâ, babalarını hastaneye o külüstür arabayla mı götürmüştü, yoksa ambulans mı çağırmıştı. Ablası da Üniversiteli gibi üniversite öğrencisi miydi. Belki de evliydi, çocuğu vardı. Hayır, ablası evli olamazdı. Evliymiş gibi bir hali yoktu. Üniversiteli’nin ablasının bir köpeği olduğunu hayal ettim. Kırma. Rottweiler ve bir şey kırması. Çivili, deri bir tasması var. Adı da Bob. Bobby. Bobi. Babi. Babi, buraya gel. Hayır, Babi! Yapma! Uykuya dalarken hissediyordum. Hayat o flu, muğlak yığına dönüşmeye başlamıştı yeniden. Varlığı yokluğu bir. O tanıdık duyguya teslim oldum. * Üniversiteli’nin ablası, üstünde Üniversiteli’nin siyah metal tişörtlerinden biri, elinde bir tasma, tasmanın ucunda Bob Flanagan, çivili tasma ters takılmış Babi’nin boynuna, boynu acıyor, Babi boynundaki çivili tasmayı çıkarmaya çalışıyor, Rottweiler ve bir şey kırması Babi, tasmayı çekiştiriyor, Üniversiteli’nin ablası da asılıyor tasmaya, tişörtünde ne yazıyor, seçemiyorum, harfler sert, keskin, çivi yazısı gibi, tık tık, zihnime çakılıyor. Tık tık. Tık tık. Tık. Bu sese uyandım. Gözlerimi açar açmaz, gagasıyla balkonun camına vuran yeşil kuşu gördüm. O kuş. O kuş olduğuna emin olmam imkânsızdı çünkü bu kuşların hepsi birbirine benziyordu fakat içimden bir ses o olduğunu söylüyordu. Her inanç gibi tarifi zor. Gelmesini bekliyordum zaten. Hiç acele etmedim. Uzun uzun esnedim. Uzanıp ayak parmaklarımı kavradım, gerindim, gerindim. Yataktan çıktım. Komodinin üstündeki reçel kavanozunu ve yarım simidi aldım, simidi kavanoza batırdım, bir ısırık aldım. Balkona çıktım. Kuş gözlerini benden ayırmadan camın önünden uçtu, balkonun tırabzanına kondu. Gelişine sevindiğim için gülümsedim. Reçel kavanozuna batırdığım simit parçasını ağzıma atıp yavaşça çiğnedim. “N’aber?” dedim. Nedense ciddiydi. Ikınır gibi bir ses çıkardı. Biraz duraksadı. Sonra kanatlarını hafifçe kabarttı, silkindi, gözleri hafifçe büyüdü. Biraz yanaştım. Hiç tedirgin olmadı. Bunun nedeni belki de söylemeye çalıştığı şeye odaklanmış olmasıydı. Ikınır gibi sesler çıkarıyor, belirsiz, kısa bir şey söylüyor, belki rastgele harfler diziyordu birbiri ardına. Daha fazla yaklaşmadım ama bu kez söylediğini anlamaya kararlıydım. Hafifçe uzandım ve kulak kabarttım. “…deli,” dediğini duydum önce. “Deli.” Bunu duyduğuma emindim. 9 Derken “Deli”, dilin damağa çarpışını kusursuzca taklit eden bir “ik” sesine bağlandı. “Delik.” Makine sesli yeşil kuş, “Delik,” diyordu. Başımı salladım. “Delik,” dedim. “Tamam. Delik.” Silkindi, yeşil tüylerinden toz zerreleri veya sim tanelerine benzeyen minicik bir şeyler uçuştu. Öğle vaktinin güneş ışınlarına hapsoldu. Kuş, robot sesiyle devam etti. “Delik…ara.” Başımı salladım. “Evet.” “Delikara…” dedi yeniden. “Deli… kara… delik… karadelik.” * Sıradan bir gündü ama kitapçılar nedense çok kalabalıktı. Bu kez öğrencilerle değil, kimliğini pek ayrıştıramadığım orta yaşlı insanlarla doluydu dükkânlar. Bunlar ne arıyordu, ne okumak istiyordu, tahmin edemiyordum. Zümrüt Abla müşterisini en sonunda gönderdi. Oturduğum sandalyenin önüne taburesini çekti. “Yahu,” dedi, “şu elini yüzünü yıkasaydın bari.” Onaylamayan bakışları üzerimde dolaştı. Onun için sardığım sigarayı uzatırken, “Neden ki?” dedim. Sonra başımı uzatıp vitrindeki yansımama baktım. Aman. Dudaklarıma reçel bulaşmış. Bir de saçım dağılmış. “Bir aydır üstünde aynı şeyler var,” dedi Zümrüt Abla. “Ya abla,” dedim sıkılarak. “Ne olacak… Ne önemi var?” Gözlerini kısarak tişörtümün üstündeki yazıyı okumaya çalıştı. “Ne diyor orada?” Cevap vermedim. Tabureden doğruldum ve yanımdaki tezgâhta dizili kitapları incelemeye koyuldum. Kutlu Ay ve Günler ile Kandil Geceleri, Kedi Beşiği, İlk Bakışta Aşkın İstatistiksel Olasılığı, On Derste Briç, Sadrazam ve Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa’nın Günlüğü, Menderes Döneminde Ordu Siyaset İlişkileri, Tılsımlı Deri. “Bunları alıyorum,” dedim. “İyi,” dedi Zümrüt Abla. Dumanı içine çekip öksürdü. Kitaplarla beraber tabureye otururdum. Bir sigara da kendime sardım. “Geçen gün öğrendim,” dedim sigarayı yakarken. “Midilli Adası Ayvalık’tan feribotla bir buçuk saatmiş.” Bir adam geldi, Zümrüt Abla’ya bir kitap sordu. Zümrüt Abla biraz düşündü, bocaladı. Belki de içerideydi kitap. Tıklım tıkış, tozlu rafların birinde, iki yandan sıkışmış, hayatından bezmiş, duruyordu. Zümrüt Abla istifini bozmadı. Adama bakmaya tenezzül bile etmeden, “Bizde yok, kusura bakma,” dedi. Sigarasını kül tablasına bastı, hiç aceleye getirmeden, uzun uzun söndürdü. Kederli bir ifadeyle yanımızdan uzaklaşan adamın arkasından bakarken, “Ya,” dedim. “İşte öyle abla. Bir buçuk saatmiş.” Zümrüt Abla öksürdü. Pantolonuna inen sigara küllerini silkeledi. “Aman,” dedi. “Ne olacak sanki.” ***

edebiyathaber.net (13 Temmuz 2021)

  • Nazan Çinko - 15/07/2021 - 00:46

    Tam da sevdiğim tür. Sonuna kadar merak edip okuttu. Sonunu ben yazdım :)))cevaplakapat

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r