Masthead header

Öykü: Kurabiye kulesi | Semra Çağlı Fırat

Bir öğle vakti…

Geçmiyor zaman… Yatağın ucunda oturmuş etrafı izliyorum. Girişteki tekerlekli masada bir kurabiye kulesi çarpıyor gözüme.  Annem lokumları tek tek gümüş bir tepsiye dizerken bir taraftan da söyleniyor; “Kızım kaç kere söyledim senin şu kocana, fındıklısından al diye, vallahi cimriliğin de böylesi, en sadesinden almış. Hem çikolatalar nerede kaldı? Her işe ben mi koşacağım, anlamadım ki…” Kapının aniden açılmasıyla susuyor. Annemin arkadaşları Nazan ve Berrin ellerinde paketlerle odaya giriyorlar. Anneme “Yetiştik, iyi misin, her şey yolunda mı?” diye soruyorlar. Annem başlıyor sabah kahvaltısından anlatmaya. Sonra babamın sakin bir şekilde gazete okumasını, içtiği kahvenin acılığını, sabah birdenbire yağan yağmuru, buraya nasıl geldiğimizi. Hemşire gelmeseydi pencereden içeriye süzülen toprak kokusunu bile anlatacak gibiydi. “Nasılmış bakalım anne adayımız? Yarım saat sonra sizi alacağız, rahat olun” deyip gülümseyen hemşirenin odaya girmesi ile çıkması bir oluyor. Kısa ve güzel bir sessizlik. Geldiklerinden beri bana bakmayan gözler ilk defa üzerimde. Sonra annemin “Haydi çok işimiz var, odayı süsleyelim. Gelen giden çok olacak. Vallahi sancım tuttu bak!” demesiyle yine görünmez oluyorum.

Telefonuma uzanıp saate bakıyorum, sadece beş dakika geçmiş. Neden geçmiyor dakikalar? Geçse! Narkoz nasıl bir şey acaba? Ameliyat gibi mi demişti doktor? Yok, gibisi fazla, bildiğin ameliyat. Bir iğne yapılacak sonra uyku hali ve karanlık. Tam da istediğim gibi; sessiz ve kimsesiz.

Annem yatağa poşetleri, kutuları yığıyor. Bir an bana “Yatakta ne işin var, kalksana!” der gibi bakıyor. Tam bir şey söyleyecekken vazgeçip yanındakilere emirler yağdırmaya başlıyor. “Balonlar yatağın iki yanına ve kapıya asılacak. Nazan sen tülleri as kapıya; şu beyaz olanları… Cinsiyetini de bilmiyoruz ki bebeğin, her şey beyaz. Neymiş efendim sürpriz olacakmış! Neyse! Berrin sen de aksesuarları pencerenin yanına ve şu köşeye yerleştir.”  Odanın içinde arı gibi çalışan üç kadın, başım dönüyor. Kendimi daracık tuvalete zor atıyorum. Bebeğin cinsiyetini bildiğimizi bir bilse!

İlkokul birinci sınıfa başladığımda bir gece ıslaklık hissi ile uyanmıştım. Kalkıp annemlerin kapısında ne yapacağımı bilmeden uzun bir süre dikilmiştim. Babam kapıyı açıp da beni görünce önce şaşırmış sonra bana sımsıkı sarılıp “Sana bir sır küçük hanım, ben de birinci sınıftayken altımı ıslatmıştım hem de birkaç kere” demiş ve gıdıklamıştı beni. Kahkahalarımıza uyanan annem bir şey demeden su ısıtıp beni gece gece yıkamıştı. Sonra da birbirimize sarılıp uyumuştuk. O günden sonra ara sıra altıma kaçırmaya başlamıştım. Annem okula gelip bahçede öğretmenimle konuşmuştu. Arkadaşımla oyun oynarken kulağım onlardaydı. Öğretmenim, “Gülcihan çok iyi bir öğrenci. Yalnız kendini ifade etmekte problem yaşıyor. Biraz daha ilgi alaka gösterseniz…” dediğinde annem gözlerini kısıp, “Siz benim ilgisiz bir anne olduğumu mu söylemek istiyorsunuz?” diyerek öğretmenimin lafını kesmişti. Ne cüretle! O mükemmel bir anneydi; temiz, tertipli, güzel yemek yapan, giyimine dikkat eden, parmakla gösterilen… Mahallemizdeki bütün kadınlar altın günü sırasının anneme gelmesini dört gözle beklerdi. O gün herkes şık giyinirdi. Ben odamdaki biblo bebekler gibi en güzel kıyafetimle salonumuzun bir köşesinde gelenleri karşılardım. Her gelen yanağımı okşayıp bana içinde güzel kelimesi geçen bir cümle kurup yerine otururdu. En son annem içeri girer, kocaman gülümser ve kırmızı ojeli ellerini iki yanına açıp “Hoş geldiniz hanımlar! Sizlere nefis şeyler hazırladım hem yiyelim hem konuşalım” demesiyle curcuna başlardı. O sarma, bu börek, yok pastanın tarifi, bardakların güzelliği, annemin saçları derken kimse benim farkımda olmazdı. Sadece annem, sadece o kıpırdasam duyardı.

On beş dakika…

Tuvalette çok kalmış olmalıyım ki annem kapıyı çalıyor, “Gülcihan iyi misin?” Cevap vermeden önce aynada kendime bakıyorum, gözlerim dolu dolu, kocaman burnum, lekeli çenem ve kırmızı suratım. Sutyen takmanın diğer kızlara karşı üstünlük sağladığını sandığım yıllarda annem bana hep bir beden küçük kıyafet alırdı. Onların içine girmeye çalışırken sutyenim büzülüp kalırdı, üzülürdüm. Hamile kalınca gidip bir beden büyüğünden aldım, nasıl mutlu oldum anlatamam. Canımın istediği her şeyi yedim, büyük beden elbiseler, pantolonlar, bluzlar… Fazla kilo ve vücudumun aşırı ödem biriktirmesi sonucunda normal doğum yapma şansım uçup gitti. Yıllar sonra annemin yanına doğum yapmaya geldim. “İyiyim anne…”

Hastane odası süslenmiş, kalabalıklaşmış. İçeri girmemle yatağıma oturanlar kalkıp kalkmama arasında tereddüt yaşıyor, “Oturun” diyorum. Yatağın bir köşesine de ben oturuyorum. Eşim elinde bir şişe su ile içeri giriyor, peşinden annesi ve akrabaları. Gözüm çiçekli şalvarıyla karşıma oturan kadına takılıyor, kim olduğunu düşünürken o çiçekleri koklamak için içimde acayip bir istek uyanıyor. Annem “Aras Bey de geldiyse her şey tamamdır herhalde kızlar!” deyip maşa kokulu saçlarıyla gülümseyen arkadaşlarına dönüyor.  Oda gittikçe küçülüyor.

Gitme saatim yaklaştıkça herkes doğumla ilgili bir şeyler söylemeye başlıyor. “Pek acı olmuyormuş, göbeğinde iz kalmayacak, estetikli dikiş atar doktor. İstersen epidural sezaryen yaptır, sadece baş ağrısı olur. Yok yok kötürüm kalmış bizim eltinin komşusu, sakın ha, belden aşağı iğne vurmak da ne! Sezaryen de zor, acısı sonradan çıkar. Benim doğumlarım çok kolay oldu, akşama kalkıp yemek yaptım. Asıl ben misafir ağırlarken baktım şalvarımda bir ağırlık meğer doğum yapmışım. Bırt diye çıkıverdi. Sahi sen neden normal doğurmuyorsun ki? Bir avazda doğurursun vallahi…” Avazım çıktığı kadar bağırsam!

Eşimle göz göze geliyoruz, sakin bir liman gibi bakışları. Elindeki suyu arkasına saklıyor yavaşça biraz da utanarak. Annemle tanışmak için bizim eve ilk geldiğinde oturur oturmaz bir bardak su istemişti. Nasıl da kana kana içmişti suyu boncuk boncuk terlerken. Annem onu hep kapalı tuttuğu salonda ağırlamıştı. Üst üste dizdiği kurabiyelerin bulunduğu yaldızlı tepsiyi Aras’a uzatırken onun tırnak aralarında kalan boyaya gözünü dikmiş, beklemişti. Kurabiye kulesini bozmadan kurabiye alacak bir damat adayı lazımdı anneme. Aras birkaç saniyelik tereddüt etmiş sonra doğru kurabiyeyi almıştı.

Son iki dakika…

Gözüm kapıda. Gelip beni alsınlar artık. Elimi karnıma koyuyorum, güçlü bir tekme atıyor bebeğim. Gözlerimi kapatıp sadece onu hissetmeye çalışıyorum. Şu arkamda oturan iki de bir beni dürtüp konuşmasa, yanı başımdakinden gelen sigara kokusu midemi bulandırmazsa, ah o ter kokusu… Yok yok en iyisi orta yere bir doğurayım da herkes rahatlasın.

Parlak rugan ayakkabılarıyla bana yaklaşan annemle göz göze geliyoruz. Ana sınıfındayken bir gün beni okuldan almaya gelmişti annem. Bütün çocuklar, diz çöküp kendilerini bekleyen annelerine koşarak gidiyordu. Ben de koşmak istedim. Tam annemin bacaklarını tutacakken yere kapaklandım. Kimse beni tutup kaldırmadı. Anneme baktığımda tam da şu anki bakışı ile tepemde dikiliyordu. Adım Gülcihan, Gül’ün kızı, cihana bedel olmalıydım.

Annem yanıma gelip üstümü başımı, parlak kırmızı tacımı düzeltiyor. İstemediğim halde manikür yaptırdığı tırnaklarıma bakmak için tombul elimi tutup hemen bırakıyor. Kulağıma eğilip “Biraz gülümse” diyor. Bir an salonun bir köşesinde oturtulan sekiz yaşındaki kendimi görüyorum, kıpırdamadan duran, sergilenen, çocukluğu elinden alınmış… Neyi yanlış yaptığını hiçbir zaman anlamayan o kız çocuğu. Bir insan aynı yerden kaç defa yara alırdı? Ayağa kalkıp süslenmiş, farklı tatlılarla, kurabiyelerle bezenmiş masaya yaklaşıyorum. Annemin gözlerinin ta içine bakıp kurabiye kulesine uzanıyorum. Bir kurabiye alıyorum, annem gururla gülümsüyor. Doğru kurabiye! Sonra bana merakla bakan gözlere aldırış etmeden en dipteki kurabiyeyi çekiyorum. Kapının açılması ile kurabiyelerin masaya ve yere saçılması bir oluyor. Şaşkın hemşireler ve annem. Odada derin bir sessizlik ve mis gibi bir kurabiye kokusu. “Gidebiliriz, kızımı kucağıma almak için sabırsızlanıyorum” deyip eşime elimi uzatıyorum.

edebiyathaber.net (1 Eylül 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r