Masthead header

Emre Ocaklı: “Görüş açımızın tam merkezinde olandan ziyade gölgede kalmış ‘diğer’ nesneler, insanlar dikkatimi çekmiştir.”

Söyleşi: Anıl Ceren Altunkanat

Dergilerde uzun zamandır yer bulan öyküleriyle tanıdığımız Emre Ocaklı’nın ilk kitabı bu yılın başında, Epona etiketiyle çıktı. On öyküden oluşan Ve Diğerleri insanın kendiyle baş başa kaldığı, belki kendini hapsettiği bir odanın atmosferine çekiyor okuru. Gürültülü bir oda burası, diğerleri hiç susmuyor. Dahası varlıklarıyla odanın, benliğin sınırlarına işaret ediyorlar. İşin tuhafı – ve güzeli – Emre’nin üslubuyla insan bu odada kalmak, bu karanlığa çekilmek için karşı konmaz bir istek duyuyor. 

Emre’yle öykü dünyasını, ilk kitap serüvenini ve diğerlerini konuştuk. 

Merhabalar Emre. İlk kitabını bir kez daha tebrik ediyorum. Ve Diğerleri hakkında sorularıma geçmeden biraz öykücülüğün hakkında konuşalım mı? Nasıl başladı bu yazma serüveni? Ne zaman elin kaleme gitti? İlk öykünü, sana onu yazdıran koşulları anımsıyor musun?

Merhaba Ceren. Çok teşekkür ederim.

Bir şeyler karalamaya başladığım zaman 18-19 yaşlarındaydım. Elbette ilk denemeler şiirle oldu, ama zaman geçtikçe, okuduğum kitaplarla aramdaki ilişki ve dünyaya, olaylara, kişilere, davranışlara bakışımla alakalı olarak değişmeye başladı.

İlk öykümü ve onun hikâyesini hatırlıyorum. Az önce söylediklerime paralel olarak, gördüğüm, duyduğum, okuduğum veya içerisinde bulunduğum olayların her zaman daha farklı hallerini düşünmüş, sürekli alternatifler üretmeye başlamıştım. Alternatifleri yetersiz bulduğum zaman da sıfırdan olaylar kurgulamaya başladım. Bu bir oyundu benim için. Çok da zevkli bir oyundu. Her şey böyle başladı ve böyle devam ediyor. 

Öykülerini yıllardır dergilerde okuyorum. Şimdi güzel bir derlemeyle kitap halini de aldı bu çalışmaların. Peki elinin başka bir türe kaçtığı hiç oldu mu? Şiir, deneme, belki roman? Kendini bu türler arasında bir koridorda mı görüyorsun yoksa öykücülük seni tamamen ele geçirdi mi?

Tek bir türe bağlı kalmak mümkün değil. Sen de iyi bilirsin ki bizi yazmaya iten sorular, o sorulara verdiğimiz veya okuyucuya bırakmak istediğimiz cevaplar var. Duygularımız, o duyguları anlatma biçimimiz, bir üslubumuz var. Bu durumu -yazıyı- belirli bir türe, belirli bir alana hapsetmeyi doğru bulmadığım gibi türleri de birbirinden bu kadar ayrı düşünmemeye çalışıyorum. Yarın bir gün yazacaklarımı şiir, deneme, öykü veya roman diye ayırmak benim değil, kitapları raf düzeni için kategorilere ayıranların işi olduğunu düşünüyorum.

Gelelim Ve Diğerleri’ne. İlk kitaplar zordur, hele öykü kitabıysa daha zordur. Doğru yayıncıya ulaşmak, bu korkunç ekonomik koşullarda yayın programında kendine bir yer açmak… Bana biraz bu süreçten söz eder misin? Diyelim ki elimde bir öykü dosyası var; ne yapmalıyım? Kendimi nelere hazırlamalıyım?

Birçok konuda olduğu gibi yayıncılık sektörü de dışa bağımlı olduğu için koşullar her geçen gün daha da zorlaşıyor. Sanırım bu durum, 10 yıl gibi yakın bir süreçte bizi dijital dünyaya daha fazla yakınlaştıracak. E-kitap! Elbette kulağa pek romantik gelmiyor ama bu zorlayıcı şartların bizi götüreceği yer artık aşağı yukarı belli.

Dosya oluşturmak ve sonrasında gelen yayınevi süreci elbette birçok insan için çok sıkıntılı günler demek. Aslında bu konuda söyleyeceklerim çoğu insandan farklı olmayacak. Öncelikle elimizdeki dosyaya uygun yayınevlerini tanımak gerekiyor. Her öykü kitabı yayımlayan yayınevi size uygun olmayabilir. Bunu ayrımı doğru yapmak hem dosyanızın şansını arttırır hem de sizi boşa geçecek bir zaman diliminden kurtarır. Ve tabii ki reddedilmeyi kabullenmek, bunun bir son olmadığını bilip başka yerlerde şansını denemek gerekiyor. Güçlü bir dosya, iyi bir metin eninde sonunda fark edilir ve hak ettiği değeri görür. 

Ve Diğerleri’nde ağırlıklı olarak aynı manzarayı farklı pencerelerden, farklı açılarla, başka başka ışıklar altında anlatıyorsun. Diğerleri – kimi zaman bir daktilo, kimi zaman uzak bir izleyici, kimi zaman kuşlar – konuşuyor sürekli; öykünün harcı onların gördüğüyle karılıyor. Kendini yazar olarak diğerlerinin arasında nereye yerleştiriyorsun? Tarafsız bir gözlemcinin kayıtları mı okuduklarımız? Elbette her biri senin sözünü inşa ediyor, yazarı “diğerlerinden” çekip çıkarmak olanaksız. Benim merak ettiğim bu öyküleri kurgularken diğerleriyle arana koyduğun mesafenin doğası.

“Diğerleriyle” aramdaki mesafe aslında ana karakterle oranla çok daha yakın. Görüş açımızın tam merkezinde olandan ziyade onun çevresindekiler, gölgede kalmış “diğer” nesneler, insanlar dikkatimi çekmiştir. Zihnimde canlandırdığım bir kurgunun her detayıyla ilgilenmek ve onlara önem vermek beni çok heyecanlandırdığı gibi öyküyü bulunduğu yerden alıp bambaşka bir yere götürerek gizli kalmış renkleri de ortaya çıkarmaya çalışıyorum. Bu renklerin çatışmasının da metni zenginleştirdiğini düşünüyorum.

Dediğin gibi, yazarı bir metinden tamamen çıkarıp atmak imkânsız. Bu yüzden ben de her ne kadar kalemi tutan olsam da “diğerleriyle” aramda çok sıkı bir bağ var.

Öykülerin ağırlıklı olarak kapalı alanda geçiyor – aklıma bir istisna geliyor, o da mezarlıkta. Kapalı alanın, odanın bende uyandırdığı çağrışım içe dönüş, bir tür benlik hesaplaşması. Tabii bu tamamen benim yorumum olabilir. Ama şunu merak ediyorum: bir öykücü olarak dış gözlemden mi yola çıkıyorsun, iç gözlemden mi? İçten dışa açılan bir öykü dünyası mı seninki? Yoksa tersi mi?

Katılıyorum. Benlik hesaplaşması aslında aklımızın, gözümüzün, ruhumuzun dışarı değil de içimize döndüğü bir an. Benim bu hesaplaşmayı yaptığım yer oldukça büyük, loş, gürültülü ve huzursuz bir alan. Bu da bizi diğer sorunun cevabına götürüyor bir yerde. İçeride yaşanan kargaşanın bir yansıması diyebilirim öykülerimin dünyası için. 

Öyküleri uzun yıllar birçok dergide yer aldı. Türkiye’de edebiyat dergiciliği hakkında fikirlerini sorsam? 

2014 yılından beri öykülerim dergilerde yayımlanıyor. Bu uzun süreçte yazdığım dergilerden ciddi bir kısmı artık yok. Bu ekonomik şartlarda matbu dergi çıkarmak gerçekten büyük bir özveri gerektiren bir durum. Arkasında güçlü bir yayınevi veya şirket olmadığı sürece sadece abonelerle veya her ay değişen okuyucu sayısıyla ayakta kalmaları mümkün değil. Bu yüzden edebiyat dergiciliği artık internet üzerinde ilerliyor. Elbette bunun da iyi olduğu kadar kötü tarafları da var ama bu işi büyük bir sabır ve özveriyle yapan, nitelikli eserleri okurla buluşturmak isteyen yetenekli insanları oluşturduğu siteler hemen kendini belli ediyor. Ve bu siteler yazdıklarını yayımlatmak için heyecanlanan, eserlerini gösterip isim yapmak isteyen insanlar için büyük şans. Matbu dergilere göre ulaşacakları insan sayısını söylemeye gerek bile yok. Ayrıca bazı matbu dergilerin kemikleşmiş (vasat, eş dost) kadrosunu geçip yer bulmak neredeyse imkânsız. Öykü sitelerini bu açıdan çok kıymetli buluyorum. 

Son olarak yazarlarımızdan kimi anmak istersin? Kalemine katkısı olan, öyküleri seni etkileyen birkaç yazarı sayar mısın? 

Benimle aynı yaşlarda olan öykücülerin okuduğu isimler aşağı yukarı aynı. Ve bu isimler aradan geçen onca yıla rağmen hâlâ gücünü koruyor. Bu da aslında edebiyatımızın ne kadar güçlü, nitelikli eserler çıkardığını gösteriyor. Oğuz Atay, Sabahattin Ali, Ahmet Hamdi Tanpınar, Bilge Karasu, Tomris Uyar, Yusuf Atılgan, Ferit Edgü gibi isimler beni eskiden olduğu gibi şimdi de etkilemeye, hayran bırakmaya devam ediyor. 

Çok teşekkür ederim. Yeni öykülerini hevesle bekliyorum. 

Ben de teşekkür ederim Ceren. 

edebiyathaber.net (30 Mart 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r