Öykü: Kısmet | Esra Türker Özkurt

Şubat 23, 2026

Öykü: Kısmet | Esra Türker Özkurt

Neden bilinmez, trafik bugün İstanbul’dan elini çekmişti. Otobüs, gidecekleri yere vaktinden erken vardı. İndikleri duraktan çok fazla yürümeleri gerekmedi. En az yetmiş yıllık eski bir apartmanın önünde durdular. Hanife, uzun siyah pardösüsünün cebinden çıkardığı telefona baktı.

“Erken geldik,” dedi.

Arkasını döndü, tanıdık bir yeri arar gibi etrafına bakındı. Biraz ilerideki börekçiyi kafasıyla işaret edip koluna girdiği genç kızı çekiştirdi. Kırmızı ışığa aldırmadan yola atladı, korna çalan şoföre söylendi. Genç kız, Hanife’ye yetişmekte zorlanıyordu. Aklı, etrafını saran gelinlikçilerde, incik boncuk satılan tuhafiyelerdeydi.

Dükkânın camekânında büyük beyaz harflerle “Sarıyer Börekçisi” yazıyordu. Genç kız, Fatih’in ortasındaki bu tabelaya baktı; yabancısıydı buraların.

İçeride ağır bir yağ kokusu, tuvalet kokusuna karışıyordu. Hanife, eşarbından çıkan saçlarını eliyle içeri itip tezgâhın arkasındaki adama başıyla selam verdi. Börekçide birkaç talebe ve yaşlı bir adamdan başka kimse yoktu. Hanife, en arkadaki boş masaya yöneldi. Genç kız, bedenine büyük gelen uzun mantosunun eteklerini toplayıp plastik taburenin kenarına yerleşti.

Dışarıda Cuma hutbesini okuyan hocanın sesi bütün sokağa yayılıyordu. Hanife, garsona el edip “İki çay, evladım,” dedi ve garson uzaklaşır uzaklaşmaz masanın üstündeki şekerlikten dört kesme şekeri avuçlayıp cebine attı.

Genç kız, gören oldu mu diye etrafı kolaçan ederken Hanife fısıldadı:

“Akşama yemeğin var mı?”

Genç kız,
“Atıştıracak bir şeyler hazırlamıştım,” dedi.

Hanife yüzünü ekşitti, bardağını masaya bırakıp:

“İki senedir bir şey öğrenemedin be, kızım,” dedi. “Çorbanı, salatanı, tatlını eksik etmeyeceksin. Geçiştirmekle olmaz.”

Kız, dişlerini sıkarak:

“İki gün önce yaptığım yemekler bile yenmedi, dökmek günah demiştin,” diye karşılık verdi.

Cemaat dağılıyordu. Dükkânın önünden genç, yaşlı, çocuk; boy boy erkekler geçmeye başladı. Hanife, camı çatlamış telefonuna baktı, yarıladığı bardağı masaya bırakıp:

“Hadi,” dedi.

Masadan ıslak mendilleri ve üç kesme şekeri daha alıp cebine indirdi. Hesabı ödemek için tezgâhın önüne gittiler. Yaşlı kadın, çantasından çıkardığı bozuk paraları tek tek sayıp plastik tabağa bıraktı.

Dışarı çıktılar. Genç kız, temiz havayı içine çekti. Kaldırımdaki erkek trafiğini yararak karşıya geçtiler. Apartmanın önüne geldiklerinde kız tereddüt etti; Hanife onu demir parmaklıklı, ağır kapıya doğru arkadan iteledi. Apartmanın içinde yoğun bir rutubet ve kedi pisliği kokusu vardı. Merdiven korkulukları çok tozluydu. Hanife önde, genç kız arkada, tam dokuz basamak çıktılar.

Apartmana göre oldukça yeni olan çelik kapının önünde durdular. Kapıyı genç bir erkek çocuk açtı. Gözlerini kaçırarak onları içeri buyur etti.

Evin içinde, yaşlı insanlara özgü o tanıdık ağır koku vardı. Mutfaktan gelen baharatlı yemek kokusu bile bu kokuyu bastıramamıştı. Duvarlarda altın sarısı çerçeveleri olan dualar asılıydı. Yerdeki eski halının tüyleri yer yer aşınmıştı.

Koridorun sonundaki odanın kapısında durdular. Hanife, kapıyı tıklatmadan içeri daldı. Hoca efendi, kadınları görünce elindeki son model telefonu hızla arkasına sakladı. Oturduğu eski kadife koltuktan hafifçe doğrulup sırtını dikleştirdi. Kaşlarını çatıp:

“Ne oldu yine?” dedi.

Hanife, elini beline koydu, çantasını yere attı:

“Verdiğin muska, okunmuş su, çay… Hiçbiri işe yaramadı.”

Bakışları ile arkasına saklanmış genç kızı işaret etti. Hoca, önce Hanife’ye, sonra da arkadaki çelimsiz kıza baktı. Takkesini çıkarıp önüne koydu. Önemli bir şey söyleyecek gibi sakalını sıvazladı.

Iki kadın da dikkat kesilmiş Hocaya bakıyorlardı. Hanife, sessizliği bozup boğazını temizledi.

Hoca, bir bilge edasıyla, ağzından çıkan her bir kelimeyi vurgularak:

“Kaderden ötesi boş… Demek kısmet değilmiş,” dedi.

“Kısmet mi?” dedi Hanife.

Hoca efendi başını salladı:

“He ya… Kısmet. Yaradanın takdiri böyleymiş.”

Genç kız ağzını eliyle kapattı; parmaklarının altındaki gülümsemeyi sakladı. Çiçekleri suladığı okunmuş suyu ve şifalı çayı düşündü. Menekşelere ne de güzel yaramıştı hocanın duaları.

“Kısmeti değiştirmenin bir yolu yok mu?” dedi Hanife.

Hoca efendi:

“Ben size şimdi bir muska vereyim. Bunu oğlanın döşeğinin altına koyun,” dedi.

Hanife, çantasından bir çeyrek altın çıkarıp kapının yanındaki masaya bıraktı.

Apartmandan çıktıklarında genç kıza dönüp:

“Bu sefer de beceremezsen—” diye bağırdı.

Genç kız muskayı alıp çantasına koydu.

“Kısmet ana, nasip,” dedi.

Yorum yapın