Masthead header

Öykü: Enginar yemeye o gün başladım | Fatih Dağdelen

Usta son arabanın marşına basıp çalıştığını görünce paydos verdi. Elimiz yüzümüz kir pas içindeydi. Hüseyin Abi ve ben küflü çeşmenin altında yıkanıyorduk. Bakmayın “abi” dediğime benden yaşça küçüktür. Sanayi bölgesinde birçok insandan da yaşça küçüktür ama ona “abi” derler. Dudaklarının kenarından aşağı doğru iki derin çizgi iner. Güneş yanığı esmeridir, alnı paralel dizilmiş küçük kanyonlarla doludur; yüzünde sürekli karanlık bir odadan güneşe çıkmış gibi bir ifade vardır. On dokuz yaşında koca bir adamdır. Ama o gün Hüseyin Abi her zamankinden daha yaşlı geldi tamirhaneye. Patron dâhil kimseyle tek kelime konuşmadı. Akşama kadar arabaların altlarına yatıp durdu. Bir günde tam yedi arabayı yürüttü. Patronun keyfi yerindeydi. “Bu ne hız?” diyen müşterilere karşı göğsünü kabartıp “Ee kim yetiştirdi…” diyerek ellerini gösteriyordu. Elleri temiz, kuru ve beyazdı.

Paydostan sonra Hüseyin Abi üstündeki tulumu yırtarcasına çıkarıp bir kenara attı. Külüstür bir arabanın iç gıcıklayan paslı kapı sesiyle “Vanayı aç,” dedi. Tamirhanenin ön tarafına geçip vananın kolunu çevirdim. Hüseyin Abi küflü çeşmeyi sıkıca kavramıştı. “Abi,” dedim duymadı. Önce ıslak, kel başına konan bir sineği kovar gibi birkaç tokat attı. Sonra birden önündeki yosun tutmuş duvarı yumruklamaya başladı. Ellerini tutup engel olmaya çalıştım. Deli gücü vardı Hüseyin Abi’de. Yapışmıştı musluğa, milim oynamıyordu. Az zorlasa beni de kaldırıp başına vurabilirdi. Birkaç yumruk daha attıktan sonra kendiliğinden durdu. “Abi iyi misin?” dedim. Cevap vermedi. Ellerimi itti. “Sahile mi insek lan bugün?” diye sordu. Ağzının kenarlarından hâlâ akmakta olan su, sesini bozuyordu.

Deniz kentlerinde yaşayan insanların mutlu yüzlerine asla aldanmayın. Ufuk çizgisinden ötesi görünmeyen, dev bir su birikintisi hep kaçıp gitmek isteği uyandırıyor insanda. Oysa bizi görünmez zincirlerle taştan şehirlere bağlayan dev bir düzenin içinde bu sahil, burnunuzun dibinde sallanan bir havuçtan başka bir şey değildir. O havucu yakalayanlar yok mu? Elbette var, ama bu manzarada biz, ikimiz, Hüseyin Abi ve ben, apartman boyundaki gemilerin kaç katlı olduklarını saymaya çalışan, içtikçe ufuk çizgisini kaybeden zavallı ayyaşlarız.

 Gün batımı, bulutları, denizi, bizi ve martıları boyamaya başladığında, Hüseyin Abi, birasıyla beraber başını geriye attı. Bira şişesi dimdik olana kadar kaldırdı. Ağzına düşen son birkaç damlayı gördüm. “Bu gidişle öleceğiz be abi, çok içiyoruz,” dedim. Gülümsedi. Göz ucuyla bana bakıp yerden bir taş aldı. Ayağa kalkıp denize atmaya başladı. Laf olsun diye denize taş atan bir adamdan çok öfkeyle düşmanını taşlayan birine benziyordu. Taş elini terk edip denize doğru havalandığı sırada suratı son derece ciddi:

            – Nah ölürsün! O kadar ucuz mu lan ölmek!

            – Nasıl Abi?

            – En ucuz içki kaç para?

            – On lira falan.

            – En ucuz sigara?

            – On iki herhâlde.

            – Vur aya. Yediğin içtiğin, elektriğin, suyun, yolun, giydiğin, çıkardığın…

            – Bayağı eder…

            – Peki Serkan biz kaç para alıyoruz?

            – Asgari ücret işte…

            – Lan zaten aldığımız maaş yaşamaya yetmiyor ölmeye nereden para bulacaksın!

“Haklısın,” diyerek konuyu değiştirmek istedim. Sesim çıkmadı. Konuşmamak için önümdeki fıstık poşetine uzanıp bir avuç fıstık attım ağzıma. Boğazımdan aşağı zar zor geçtiler. Çok uzun bir süre sustuğumuzu hatırlıyorum. Öyle ki, güneş ufku yarıladı. Gün batınca Hüseyin Abi “İşim var, ben kaçar.” dedi. Durmadan esen imbat gözlerini mi kuruttu, yoksa “yüreğindeki tarifsiz duygular” mı bilmiyorum ama giderken yanağından süzülen bir damla yaşı gördüm. Son biramı açtığımda kulaklarım onun sessiyle çınladı: “Ölmeye nereden para bulacaksın!” Sanki içimde bana hâlâ gelecek güzel günleri vaat eden güzel bir vazo vardı da bütün şangırtısıyla kırıldı. Oysa ben hiçbir şey olmamış gibi hayatıma devam etmek, o vazoya gözüm gibi bakmak istiyordum. Ne yapacaktım sanki bir şeylerin farkına varsam?

Ertesi gün Hüseyin Abi işe benden önce gelmişti. Lüks bir arabanın altına yatmıştı. Sahibi olduğunu tahmin ettiğim iyi giyimli bir adam kapının önünde çayını karıştırıyordu. Hüseyin Abi’ye selam verip geçtim. Aramızda bir soğukluk vardı. Dünkü Hüseyin Abi değildi karşımdaki. Bir şeyler eklenmiş ya da eksilmişti. Üst baş değişikliğinden sonra bir gazete serip arabanın bir ucundan da ben girdim. Elindeki anahtarla vidaları sıkıyordu. Başını bana çevirdi. Araba altının karanlığında dışarıdan gelen ışık yüzünün çizgilerini daha da derinleştirmişti. Acayip bir yaratık gibi göründü gözüme. Korktum. Biraz geri çekildim.

            – Ne o lan?

            – Ne? İşe mâni olmayayım diye…

            – Siktir lan, sanki tanımıyorum seni, sikinde mi iş!

            – Ayıp ediyorsun Abi.

            – Kalk git şuradan benim canımı sıkma.

 Gazeteyi toparlayıp tamirhanenin önüne çıktım. Oradan Hüseyin Abi’nin kel kafasına bakıyordum. Başına koyduğu gazetede “… İlacı Enginar” diye bir yazı okunuyordu. Yanında bir enginar resmi vardı. Hüseyin Abi’nin alnındaki karman çorman çizgilerin devamı gibi görünüyordu. O ara patronun geldiğini gördüm. Kapıdaki adamla sohbete daldı. Yanımdan geçip üst kattaki ofise doğru yürüdü. Sonra bir şey unutmuş gibi birden arkasına dönüp “Serkan! Ofise gel beş dakika.” dedi.

 Masanın başına oturup cüzdanını çıkardı.

 – Bu ay pek iş güç olmadı, biliyorsun. Kasa zor dönüyor. Hayvan gibi de avans çekiyorsunuz oğlum! Anlamıyorum ben sizi… Alacağın yüz elli lira kalmış. Al şu dört yüz lirayı. Bu ay avans diye gelme.

 Bu hesaba göre birkaç aya neredeyse hiç maaş alamayacaktım. Bir ay boyunca borç harç yaşamaya çalışacaktım. Ardından aldığım maaşı da borca gömecektim. Sonra yüzüm kararmaya başlayacaktı, alnımdaki kırışıklıklar artacaktı, ağzımın kenarlarından inen çizgiler derinleşecekti, kaşlarım ve başım öne eğilmeye başlayacak ve kelleşecektim. Bir gün deniz kenarına gidecek ve içtiğim biraları uzaklaşarak kaybolan gemilerin ardından atmaya başlayacaktım. Belki günün birinde adımın sonuna “Abi” gelecekti.

            – Serkan! İn lan aşağı, marşa bas!

            Marşa basarken araba sahibinin üstümdeki tulumu süzdüğünü gördüm.

            – Yavrum bir bez serseydik oraya…

 Hüseyin Abi hafifçe sürünüp arabanın altından başını çıkardı. Adama sert bir bakış attıktan sonra tekrar arabanın altında kayboldu.

            – Yeni yıkattım arabayı ondan söylüyorum, dedi adam.

Tekrar arabanın altında kaybolan Hüseyin Abi “Bas!” diye bağırdı. Adam da, ben de titredik. Araba çalıştı. Müşteri tamirhanenin önüne çıkan patrona bizi gösterip öfkeyle bir şeyler anlatıyordu. Adam arabasına binip gittikten sonra patron yanımıza geldi.

            – Ulan ben sizi ne yapayım şimdi?

            Hüseyin Abi yağlı ellerini temizlemeye çalışıyor, patronun yüzüne bir an bile bakmıyordu. Neredeyse elindeki kuru bezin suyunu çıkaracaktı.

            – Hüseyin, bana bak bana! Ne öyle adama ters ters…

 Ne olduysa şimşek hızıyla oldu. Hüseyin Abi elindeki anahtarla patronun arabasının ön camını patlattı. Patron öfkeyle üzerine yürüyünce hiçbir şey söylemeden gözlerinin içine sapladı bakışlarını. Patron birkaç adım geri çekilmek zorunda kaldı. Hüseyin Abi üstündeki tulumları yaka paça yırtıp attı. Askıdan bir gömlek alıp çıktı. Patron ve ben şaşkın şaşkın arkasından bakıyorduk.

            – Başka adam mı yok ulan pezevenk! Siktir git!

            Hüseyin Abi gözden kaybolunca patron dönüp beni süzdü.

            – Gidip çağırayım mı?

            – Bir iki tur atar gelir, elleme, dedi.

 Geri gelecek gibi gitmemişti ki! Sanki sanayiye ve işe değil, bütün dünyaya küsüp gitmişti. Sanki o nefretle ölünceye kadar yürüyecek gibiydi. Gidip bir yerlerde birkaç araba camı daha patlattığını hayal ettim. Patron illaki bulurdu başkasını, zaten Altındağ sanayi ustasından tiksinen, bıkan adamlarla doluydu. Bir değiş tokuşla hallolurdu işler. Yeni biri varsa içlerinden biri elveda ederdi işe. En az üç ay işsiz gezerdi. Kendi kendime patronun sözünü tekrar ettim “Başka adam mı yok ulan pezevenk!” Güldüm. Ortalığı toparlarken gazeteyi gördüm. Karaciğerin ilacıymış.

 Bir saati geçmişti. Oturup beklemeye başladım. Yok, diyordum, gelmez. O kadar da değil. Adam basbayağı camı çerçeveyi indirdi gitti. Gelse bile ne hesap verecek? Gider başka iş bakar artık.

 Akşam güneşinin tamirhaneleri sapsarı boyadığı saatlerde sokağın başında bir karaltı belirdi. Hüseyin Abi. Sessizce girdi içeri. Bana bakıyordu. O dağlar yıkan öfkeli adam süt dökmüş bir kediye benziyordu şimdi. Hemen arabanın ön camını söktü. Beni de camcıya yolladı. Camcıya arabanın markasını modelini verdim. Ön cam, dedim. Camcı bana baktı. Güldü. “Hüseyin Abi mi gene?” diye sordu. Baka kaldım adama.

 Döndüğümde Hüseyin Abi yıkanmış, giyinmişti. Bu kez ben teklif ettim sahile çıkmayı. Gelemem, dedi. Hüseyin Abi’nin üç beş biraya hayır dediği görülmüş şey değildir. Hayırdır, diye sordum. Yine “İşim var,” dedi gitti.

 Birkaç bira alıp eve geçtim. Aklım Hüseyin Abi’de kalmıştı. Aradım.

            – Abi hayırdır ya, ince iş mi?

            – İnce iş. Ne o lan bu saatte arıyorsun?

            – Merak ettim.

            – Anam mısın, babam mısın Serkan, kapat telefonu.

            – İnsanlık ettik aradık Abi.

Bu sırada arkadan bir kadın sesi geldi. “Gömleğinizi çıkarın.” dedi. Bir “Oooo..” çektim. Telefonu suratıma kapattı. Sırf itlik olsun diye birkaç kere daha aradım açmadı. Ulan, dedim kendi kendime, güldüm, tabii yetmez o kadar para.

 Sabah usta tamirhanenin önünde bekliyordu. Ben zaten sürekli geç kalırdım ama patronun kapıda mermer gibi bir suratla dikilmesi hayra alamet değildi.

            – Nerde Hüseyin?

            – Bilmem, dedim.

İşi bir gün bile aksattığını görmemiştik. Gelen arabalardan anladığım işleri elden geçirdim. Anlamadıklarım yattı tamirhanede. Patron müşterilerden zaman istedi. Hüseyin nasıl olursa gelirdi. Şimdi üst baş kirletmeye ne gerek var.

Eve dönerken içime bir kurt düştü. Hüseyin Abi’nin olur olmadık yerlere gidip başına bir iş açmış olmasından korktum. Evine gitmek de istemiyordum. Oturduğu mahalle insanı ürkütüyordu. Gelip geçenin yüzüne deli deli bakıyordu sakinleri. Her an biri köşeye çekip ağzımı burnumu kıracak, sonra da paramı, telefonumu alıp kaçacak gibi geliyordu. Yine de indim otobüsten. Bir dolmuş aktarmasıyla vardım mahallesine. Hava kararmıştı. Yatsı ezanı okunuyordu. Mahallenin ezanı bile ürpertiyordu insanı. Karanlık sokaklarda, az eşyalı evlerin boş odalarında yankılanıyordu ezan sesi. Okunan kendi vefatının selası gibi geliyordu insana. Bir on dakika yürüdükten sonra evi buldum. Üç katlı, boyası eskimiş bir apartmanda oturuyordu. Zile basıp sokağa doğru çıktım. Balkona yaşlı bir kadın çıktı.

            – Teyze, Hüseyin’e baktım.

            – Evde oğlum gel, dedi. Otomata bastı.

Yine yaşlı kadın açtı iç kapıyı. “Ben komşusuyum,” dedi. İş yerinden arkadaşı olduğumu söyledim. Kadın mutfağa yöneldi. Nereye geçeceğimi bilemedim. Peşinden gittim. Bir tabak indirdi tezgâhın üzerine, bana döndü “Aç mısın?” diye sordu. “Yok, teyzecim tokum.” dedim. “Uyuyor oğlum Hüseyin, bir tabak yemek ye, yeni yaptım.” Tezgâhtaki tabağa bir enginar dolması çıkardı. “Ye ye…” diye sürdü önüme tabağı. “Bir Hüseyin’i göreyim teyze sonra yerim. Söz.”

Salona geçtim. Hüseyin Abi’nin üzerinde beyaz bir battaniye vardı. Yanına yaklaştım. Yüzünü görünce soğuk bir ürpertiye kapıldım. Utanmasam mayıs ortasında üşüyecektim. Uyuduğunu bilmesem öldüğünü düşünürdüm. Yüzü iyice kararmış, kırışmıştı. Kel kafasında yastığa pul pul derisi dökülmüştü. Gözlerini aralayıp bana baktı. “Hüseyin Abi.” diye fısıldadım. “Kimsin sen?” diye sordu. “Benim, Serkan.” Gözleri bir süre daha açık kaldı. Biraz kıpırdayıp diğer tarafa döndü. “Abi…” dedim, cevap vermedi. Kadın elinde tabakla geldi. Bir çatalla birlikte önümdeki sehpaya bıraktı. “Ye oğlum bir tabak,” dedi. Midem bulanıyordu. Kendimi derhal sokağa attım.

Hüseyin Abi, bulaşıcı bir hastalığa yakalanmış gibi kaçtım evinden. Bu kez o korkunç sokakları yürürken ne bıçaklanmaktan, ne soyulmaktan, ne de dayak yemekten korkuyordum. Korktuğum ve kaçtığım şey Hüseyin Abi’likti. Sokaklar Hüseyin Abi’lerle doluydu sanki. Her an lambası patlamış sokakların karanlığından, döndüğüm köşelerden fırlayıp ellerini, yüzlerini süreceklerdi bana. Yüzümün derisini çekiştirecekler, bükecekler, naylon bir torba gibi büzeceklerdi. Saçları yolacaklardı.

Kendimi mahalleme zor attım. Yol boyunca anksiyete krizleri geçirdim. Terledim, üşüdüm, titredim. Açık bakkal aradım, buldum. Dört bira aldım bakkaldan. Evin sessizliğinde Hüseyin Abi’nin sesi yankılandı durdu: “Ölmeye nereden para bulacaksın!”

Sabah işe giderken öğle yemeğinde yemek için üç sap enginar aldım.

edebiyathaber.net (23 Ağustos 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r