Masthead header

Öykü: Dut | Burcu Salantur

“Hanım ben çıkıyorum. Eksik var mı?”

Her günkü gibi iki lokma ekmek, tiryaki bardağı ile -sırf dem- çay içtikten sonra, karısına seslenmişti Mustafa.

Cevabı beklemeden ayakkabılarını giyindi, kapıyı usulca ardından çekti. Eylül ayının ortaları olmasına rağmen, üstelik daha öğlen bile olmamıştı, yazdan kalma bir gün yaşanıyordu. Evinin önündeki sokaktan yokuş aşağı saldığında kendini, çok değil, taş çatlasa beş dakika sonra mahalle kahvesinde oluyordu. Kahvenin aralık kapısı tüy kadar hafifti. İçeri girdiğinde, kendini gölgeye atabilmenin mutluluğu ile kahvedekileri selamladı.

  Çay ocağındaki Hüseyin başını kaldırmadan tek eliyle omuzundaki havluyu düzeltti.

“Aleykümselam Mustafa ağabey. Buyur gel.”

Mustafa cebinden mendilini çıkardı; yanaklarından süzülen ter damlalarını, boynunu sildi. Kendiliğinden hareketlerle başından aldığı kasketi boş masalardan birinin üzerine bıraktı. Ahşap sandalyeye otururken bir yandan da alnını kuruluyor, terden ıslanmış saçlarını elleriyle geriye doğru tarıyordu.

“Bu ne sıcak be Hüseyin! Şu meret ne işe yarar ki?” eliyle tavandaki pervaneyi gösteriyordu.

Yaşadıkları ilçenin tek kahvesindeki tavla pulu, zar ve televizyon sesine şimdi  pervane sesi de eklenmişti. Yaşlı adam, son olarak gözlüğünü çıkardı. Camlarına hohlayıp gömleğinin etek ucuyla temizledi. Şimdi masanın üzerindeki -sadece tek marka alırdı kahveci- gazeteye gömülebilirdi. Okumaya önce manşet haberinden başlar, ilk sayfayı hatmeder, sonra en arkayı çevirir ve son sayfadan başa doğru tüm sayfaları satır satır okurdu. Reklamlar, kayıp eşya ve ölüm ilanları da bu ritüele dâhildi. Okuma süresi içinde üç çay bardağı dolup boşalmıştı yuvarlak masada. Gazeteyi katlayıp masaya bıraktı. Kayan örtüyü düzeltti. Kahveye göz gezdirdi. Mevcut beş masanın, kendisi dâhil üçü doluydu. Masalardan birinde sözde kitap okuyan ama habire kafasını kaldırıp televizyondaki son dakika haberlerine bakan bir adam vardı. Diğer masada, işsiz takımından, otuzlarına ve babalarının üç aylıklarına dayanmış iki genç, gürültüyle tavla oynuyorlardı.

Çayları tazeleyip yeni demliği de ocağa koyduktan sonra şimdilik işi biten Hüseyin, sandalyesini Mustafa’nın yanına çekti.

“Ee Mustafa Ağabey, anlat hele. Ne var ne yok?”

“İyilik be Hüseyin’im. Sen nasılsın asıl? Allah kavuştursun. Ayşem’in okulu da açıldı.”

“Amin, amin ağabey. Üniversite okuyacak, kendini kurtaracak benim kızım Allah’ın izniyle.”

“İnşallah Hüseyin. Yoksa bak demedi deme iki seneye kalmaz görücüler evinin yolunu tutmaya başlar.”

Hüseyin’in bamtelini, tek evladına düşkünlüğünü çok iyi bilen Mustafa, her seferinde  yolunu bulur, kızına olan sevgisiyle sınardı garip kahveciyi.

“Ben su içeyim ağabey. Sen de ister misin?”

“Yok, gerek yok. Sağ ol.”

“Sen de sağ ol ağabey.”

Çay ocağının arkasında koca bardak buz gibi suyu tek dikişte içip, bardağı tekrar doldurdu. Bir elinde su, bir elinde taze demlenmiş -sırf dem- çayla masaya döndü.

“Ağabey okuyorsun değil mi şu gençlerin yaptığı işleri? Patır patır intihar ediyorlar.”

“Okumaz mıyım? Hemen her gün karşılaşıyorum.”

“Allah muhafaza, çoluk çocuğun da aklını çelecekler. Neyse dertleri bu kadar?”

“Bak sana derdinden intiharı düşünmüş hatta yetinmemiş, denemiş bir gencin hikayesini anlatayım. Kırk sene evveli var. Ben o zamanlar gencim tabii senin Ayşem yaşlardayım.”

Kara bulutlar çöktü Hüseyin’in yüzüne. O zaman, bu kez fazla ileri gittiğini fark etti Mustafa. Durumu toplamaya çalıştı.

“Ama tabii nerede bizde ondaki yaşama sevinci, o umut, o akıl…” diyerek gönlünü aldı kahvecinin.

“Neyse efendim yirmili yaşların başı, kara sevdaya tutulmuşuz.”

“Nurten ablaya mı?”

“He ya Nurten Ablana. Ama o zamanlar Nurten de genç tabii. E sen de çocuktun Hüseyin, hatırlarsın çok güzel kızdı Nurten.”

“Ben sizin düğün gününü hatırlıyorum ağabey, bir de öncesinde Nurten Ablanın hışımla gelip meydandaki dut ağacını yakmaya çalıştığını.”

“Yaa yaşlı dut. Yüz yaşında vardır o ağaç. Belki daha da fazla. Şimdi meyvesi az ama nenem pekmez yaparmış o ağacın meyvelerinden.” Mustafa’nın gözleri çok uzaklara daldı.

Kırk sene evveline gitmişti yaşlı adam, gene böyle sıcak, yok yok bundan bin beter sıcak bir gündü. Anası komşuya gittiğinden evde yalnız, kanepeye uzanmış televizyon izliyordu. Kapı tıkladı. Ahşap kapıyı kendine doğru çektiğinde, eşikte çok da yabancı gelmeyen bir kızın durduğunu gördü, Nurten. Elinde, belli ki taşımakta zorlandığı, üstü aşure kâsesi dolu bakırdan, büyükçe bir sini vardı.

“Günaydın Mustafa Ağabey. Annem aşure gönderdi. Şu büyük kâse sizin. ‘Mustafa’m sever’ dedi. Ama kâseyi geri istiyor. Boşaltıp ver de öbür komşulara da gidecem daha.”

Dün gibi aklındaydı Nurten’in sözleri. Tek solukta kaç kelime edebiliyordu bu kız böyle? Bir de, ne ara bu kadar büyümüştü?

“Sağ ol Nurten”, dedi büyükçe kâseyi alırken. “Dur bekle sen. Hemen aktarıp geliyorum.”

Aşureyi, mutfaktaki küçükçe çelik tencerelerden birine aktardı Mustafa. Dibini kaşıkla güzelce sıyırdı. Tek damlasını bile ziyan edemezdi. Zor vedalaştığı iri kâseyi sahibine teslim etti.

“Hadi çok selam et anne-babana. Allah kabul etsin.”

Kapıyı kapatıp mutfağa döndü, tezgâhta duran aşureye baktı. Daha dumanı üstündeydi. Küçük bir kaba birkaç kaşık aldı. Üzerine tarçın da serpse iyiydi de tarçın neredeydi ki? Hırsız çabukluğuyla ellerini rafta gezdirdi.

“Tuz, karabiber, kırmızıbiber, nane, kimyon, hah tarçın.”

Bir dakika sonra elinde aşure kasesi -üzeri tarçınlı-, yapraklı duvar takviminin önünde buldu kendini. Okumaya başladı:

” 1 Ağustos, Çarşamba, Aşure Günü, Kıbrıs Fethinin tamamlanması (1671), illere göre namaz vakitleri, günün yemeği; kuru fasulye, pilav, çilek kompostosu (hem de bu sıcakta), bugün doğan çocuklara isim önerisi, kız: Didem, erkek: Dilhan. Satır satır okuma alışkanlığı o günlerde de vardı. Yaprağı kopardı, dörde katladı, cüzdanına koydu. O tarihten sonra artık işi gücü Nurten olmuştu.

“E ağabey daldın gittin. Kara sevdasından intihara kalkışmış genç Mustafa’yı anlatacaktın en son.”

“Şimdi bu genç Mustafa, Nurten’e tutulmuş.”

Kendisinden üçüncü tekil şahıs olarak bahseden hikâyesine devam etti Mustafa.

“Ama ne sevda… Akşam yatıyor Nurten. Sabah kalkıyor Nurten. Annesine söylemiş durumu, gidelim isteyelim demiş.”

“Annen ne dedi ağabey. Yani genç Mustafa’nın annesi? Gerçi sonuca bakılırsa sevenler kavuşmuş.”

“Annem, ‘Aferin oğlum, çok iyi düşünmüşsün. Askerliğini de yaptın. Nurten’i de alırız. Üçümüz evde oturur rahmetli babanın emekli aylığıyla geçiniriz’ dedi.”

“Gerçekten böyle mi dedi Aksi Aysel Yenge? Kusura bakmıyon değil mi ağabey? Rahmetlinin de lakabı buydu. Ağız alışkanlığı işte…”

“Yok be oğlum. Aksi kadındı annem. Hele bir de Nurten Abla’na sor sen onu. Nerede kalmıştık? Hah, annem önce aynen böyle dedi gerçekten, baktı bende jeton düşmedi, kinayeyi anlayacak kafa yok, başladı bağırmaya.”

Hikâyenin burasına geldiğinde; bordo renkli, kare biçimindeki masa örtüsünü alıp üçgen olacak şekilde ikiye katladı Mustafa. Başörtüsü gibi başını kapatıp tek eliyle çenesinin altından tuttu. Yakın gözlüğünü burnunun ucuna indirdi. Şimdi aynı Aksi Aysel olmuştu. Sesini de incelterek annesinin aksanıyla taklide başladı.

“Oğlum sende hiç mi akıl yok, utanma yok? Komşunun kızı Nurten. Üstelik daha çocuk. Ne ara gördün de bu kadar sevdalara tutuldun gözü kör olmayasıca seni?”

Mustafa burada örtüyü başından omuzlarına indirdi, gene Mustafa oldu.

“Aşure günü gördüm ana. Sonra her fırsatta evlerine gittim, onun da gönlü bende, eminim bundan. Hem on dokuz yaşında, reşit de yani. Evlenmemize tek engel sensin şu durumda.”

Masa örtüsünü gene başına örttü.

“Aşure günü görmüşmüş. Aşure kazanlarına düşesice. Tövbe tövbe. Bak neler söyletiyor bana ezan vakti. Hey Allah’ım sen bana sabır ver. Bu iş olmayacak, bu konu da kapandı. Son sözümdür.”

Örtüyü başından sıyırıp, yavaşça kat yerini açtı Mustafa. Yine aynı sakin hareketlerle masaya örttü, eliyle üstünü düzeltti.

“Allah rahmet eylesin, hakikaten aksi kadındı anam.”

“Sonra ne oldu ağabey?”

Mustafa yeniden kendisinden üçüncü kişiymiş gibi bahsederek hikayeyi sürdürdü.

“Sonra ne olacak, o gün genç Mustafa ağzına tek lokma yiyecek koymadı. Anasına küs yattı. Ertesi sabah şahane bir fikirle erkenden kalktı. Bahçedeki çamaşır ipini söktü, yanına aldı. Meydandaki asırlık dut ağacına geldi. Tırmandı. Şimdi, aklınca sabahın en kalabalık saatinde kendini ağaca asacak, görenler hemen yardıma koşacaktı. E tabii bir kısmı da haberi Aksi Aysel’e yetiştirecekti.”

“Bak sen şu Mustafa’ya. Planı işe yaramış ama.”

Mustafa yine ağzının kenarından eksik etmediği gülümsemesiyle kırk yıl öncesine gitti. Sabah ortalık henüz sakinken, ağacın alt dallarından birine tırmanmış, sık yaprakların arasına saklanmış, çamaşır ipini de dala sıkıca bağlamıştı. O sırada yandaki ilkokulun öğrencileri birer ikişer gelmeye başlamışlardı. Okul zili çalsın, öğrenciler sınıflarına girsin de öyle asarım kendimi diye düşündü. Çocuklar, okulun bahçesinde ikişerli sıra oldular.  Öğrencilerden biri, Atatürk büstünün yanına geçerek andımızı okutmaya başladı.

“Türküm.”

Mustafa cevap verdi.

“He Türküm. Ya ne olacaktım. Bu ilçede doğdum, burada büyüdüm. Ne yazıyordu takvim yaprağında geçen gün “Coğrafya kaderdir.” İbn-i Haldun nerede yaşamış da bu cümleyi kurmuş diye merak ettim bak şimdi.”

“Doğruyum.”

“Bugüne kadar doğru oldum da bir faydasını görmedim.”

“Çalışkanım.”

“Yok, bak bu olmadı. Askerden döneli üç ay oldu ne iş var ne güç. Canım iş vardı da biz mi çalışmadık? Ne yapıyorum ben ya? Bravo Mustafa. Aksi Aysel’in oğlu olduğunu kanıtladın. Andımız’la kavga eden ilk insan olarak tarihe geçtin şu dakika.”

Daldığı geçmiş zamandan ana dönen Mustafa, aynı gülümsemeyle yanıtladı Hüseyin’i.

“Plan işe yaradı Hüseyin. Hem de ne yaramak. Doğru zamanı yakalamak için tünedim ağacın dalına. Açım, üstelik susuzum. İpi de geçirdim boynuma, kalabalığı gördüm mü sallandıracağım kendimi ağaçtan aşağı. Vakit oldu öğlen. Baktım ki cami dağılıyor. Camiden çıkan cemaat işine gücüne, evine yollanmak için meydana doğru geliyor. Koyuverdim kendimi ağaçtan. Amma zamanlamayı çok iyi tutturamamışım. Ben cemaatin camiden çıktığını gördüm ama çoğunun yaşlı olduğunu, koşarak beni kurtaracak güçte olmadıklarını, dahası o mesafeden beni göremeyeceklerini hesaba katmadım. Az kalsın nikâh şekeri yerine mevlit şekeri yiyecektiniz o hafta. Astım kendimi ağaca, başladım çırpınmaya. Ayaklarım yere değmez. Öyle düğüm yapmışım ki, açamıyorum. İp sağlam, kopartamıyorum. Tamam dedim. Buraya kadarmış. Ben son nefesimi Nurten ile vereyim diye hayaller kurarken kaderde çamaşır ipiyle vermek yazılıymış. Direnmenin de anlamı yok bir yerden sonra. Bari kelime-i şehadet getireyim dedim. Eşhedü en la ilahe’den sonrasını hatırlamıyorum. Gözümü açtığımda imam efendi başucumdaydı. Kendi cenazem galiba diye düşündüm ama Allah’tan sadece şuur kaybı yaşamışım.”

“Bu olaydan sonra mı Nurten Abla yakmaya kalktı dut ağacını?”

“Tabii canım. O da az değil. Bakma anamın adı çıkmış. Ee ne derler bilirsin; gelin, kaynana toprağından olurmuş.”

Yaşlı adam,  masanın üzerinde duran kasketine uzandı.

“Ben artık kalkayım Hüseyin. Madem bu kadar da andık, mezarlığa gitmek farz oldu. Hadi kal sağlıcakla.”

Cüzdanını çıkardı. Karısının vesikalığının yanında dörde katlı, sararmış takvim yaprağı duruyordu. Çay parasının sağına bir banknot daha bıraktı Mustafa. Bu, Ayşem’in payıydı.

“Güle güle Mustafa Ağabey. Ne gerek vardı, bursu var zaten. Peki, Allah senden razı olsun. Nurten Abla’ya çok selam.”

Mustafa sandalyesinden kalktı. Vakit ikindiye geliyordu. Güneş geçmeye başlamıştı. Sokakta, oyun oynayan çocuklar, ellerinde öteberi taşıyan kadınlar vardı. Yolunu özellikle uzatarak, ilçe meydanına yöneldi. Tepedeki mezarlığa gitmeden, alanın ortasında duran yaşlı dut ağacına muzipçe göz kırptığını kimsecikler görmedi.

edebiyathaber.net (3 Ağustos 2021)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r