Masthead header

Öykü: Diş | Ayşe Parlak Akyüz

Çocuklarla beraber pencerenin önündeki sedirde oturmuştuk. Onlar annemden kalan tarakla saçımı çekiştire çekiştire tararken memnuniyetle önlerinde duruyordum. Sırtımı cama vermiştim. Yüzümü aylar önce geldiğim yola dönünce arkada bıraktığım evimi arıyordu gözlerim. Bulabilirmiş gibi. Yürümesi saatler sürer. Çocuklardan biri, Abla biri geliyor, dedi. Kim? Bilmem. Gelenleri görünce yerimde sıçradım. Tarak kafama battı. Elimi başıma götürüp acıyan noktaya bastırdım. Çocuğun elinden tarağı aldım. Üstüne takılan saçları topladım. Parmağıma dolayıp düğüm yaptım. Kuşlar saçlarını yuvasına katarsa başın ağrıdan kurtulmaz derdi annem. Saç topağını tarakla birlikte cebime koydum.

Kapıya doğru giderken neden geldiklerini düşündüm. Benden ne isteyeceklerdi? Ne faydam vardı onlara? Gitmeye niyetim yoktu. Burada bana iyi bakıyorlardı. Kendi odam bile vardı. İlk geldiğim gün odada tek başıma yatacağımı anlayınca dolaba girip ağladığım aklıma geldi. Çocuklar saklambaç oynadığımı sanıp sobelemişlerdi beni. Islak yanaklarımı öpüp elimden tutmuşlardı. Kapının ardında gelmelerini bekledim. O kadar uzaktan bile tanıyacaktım elbet. Babamı. Boynuna kapkara bir yılan dolanmış babamı. Annem öleceğini anlayıp da beni bu evin sahibesine emanet ettikten sonra. Babaannemin sen kimsin de Fatoş’u alacaksın itirazları kalın bir zarfla susturulmuştu. Elini öpmüştüm. Uzatmıştı zarfın hatrına. Ağzından ilk defa adımı duymuştum. O şaşkınlıkla. Kız aşağı kız yukarı. Babam birinin peşine takılmış gitmiş. Beni o gün evimden kimse uğurlamadı.

Sisli puslu havanın içinde çayların arasından kıvrıla büküle dönen yolu çıktılar. Ayakları kızıl toprağa bulanmış. Hava yağmıştı sabah. Ortalık mis. Uzun zamandır ilk defa kalbim sızlamadan çiçeklerin kokusunu içime çektim. İki mevsim sonra. Açık camdan. Uzaktaki şekiller yaklaştı, yaklaştı, kapının önünde durdu. Babam çaldı mı kapıyı, ev titrerdi. Şimdi duymayalım diye çaldı belli. Bir an bekledim. Bir an sonra kapıyı açtım. Omuzları neredeyse dönüş yolunda. Beni görünce güldü. Ayağımızın altındaki toprağı halı gibi çekmiş biri sanki. İkimiz de öne doğru dalgalandık. Durduk. Birbirimize baktık. İyi misin burada? İyiyim. Hadi kız gidelim. Gelmem. Cici anneni getirdim sana bak. Gel. Yardım edersin. Yılanın karnındaki gergin şişliğe baktım. Gelmem. Böyle başkasının evinde sığıntı mı olacaksın? Kendi evimde olmaktansa. Eee ne halin varsa! Yılanın ağzı iyice genişledi. Eteklerini dalgalandırarak ikide bir öfkeli gözlerle arkasına dönüp bakan babamın koluna dolandıkça dolandı. Onlar gidince elimi cebimden çıkardım, tarağın dişleri batmıştı, parmağımı ağzıma götürdüm, kanın tatlı tadı dilimin üstüne yayıldı. Toprağa oturdum. Kazdım. Kazdım. Bir çukur açıp saçlarımı içine bıraktım. Üstünü kapattım. Çiçek ve ot kokan serin havayı bir kez daha içime çekip eve döndüm.

edebiyathaber.net (8 Aralık 2020)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r