
“Çocuk kaldırımla tekerlek arasından bir şekilde çıkarılmış,” diyor hemşire, alnındaki teri silerken yüksek sesle.
“İç kanama ya da kırık olabilir, hemen aşağı filme indirelim,” diye cevaplıyor acil doktoru.
“Aileye haber verildi mi?”
Aile adliyede. Adliyenin en kalabalık evrak odalarından birinde, küçük bir masada, ayakta, ellerindeki evrakı ayırıp tekrar diziyorlar. Kadın, anlaşmalı boşanma protokolündeki maddeleri iştahla kocasına okuyor. Adamın parmakları boğazında geziniyor, bakışlarını yerde sabit bir noktaya dikmiş, kadını dinlemez görünüyor. Telefon çaldı. Kadın, çantasını açtı, dağınıklığın içinde aranırken yan salondan gelen sesle ikisi de irkiliyor. Bir adam bas bas bağırıyor, sesi koridorlarda. Bir başka ses, adamınkini bastırmaya yetiyor.
“İnsan evladına kıyar mı? El kadar çocuğa ne bağırıyorsun?”
Kadın kocasına dönerken söyleniyor.
“Ne terbiyesiz insanlar bunlar. Ben burada hiçbir şey duyamıyorum, çekilebilir misin pencereden?”
Dalgaları karışmış saçlarının arasından telefonunu kulağına götürüyor. Arayan Doruk’un müdür yardımcısı.
“Cana Hanım, önce lütfen sakin olun ama size bir haber vermek durumundayım.”
“Merhaba Ayşen Hanım, buyurun, çok müsait değilim ama adınızı görünce açtım.”
“Doruk servise binerken ufak bir kaza geçirdi, meraklanmayın ama…”
“Ne? Ne kazası? Ne oldu? Ayşen Hanım hemen söyler misiniz, ne oldu Doruk’a?”
Kocası Cana’nın yanına gelerek kulağını dayamak istese de kadın telefonu göğsüne bastırıyor ve işaret parmağını ona doğrultup “Bir dakika, dur bir,” diyor.
“Cana Hanım lütfen sakin olun.”
Kocası Cana’yı dinlemeden telefonu kadının elinden kapıyor.
“Ne oluyor? Siz kimsiniz? Doruk nerede?”
“Merak etmeyin, ambulansta şu an, biz de hemen arkalarındayız Aykut Bey.”
“Ne elimden alıyorsun telefonu yahu, başını ben dinledim sonunu sen, anlayamadan kaldık öyle. Neredeler, nereye gittiler söyledi mi sana?”
“Yürü hadi Acıbadem’e gidiyoruz, Allah’ım yardım et!”
Hastanenin önünde taksiden iniyorlar. Cana topuklu ayakkabılarıyla Aykut’un gerisinde. Kalabalık onların gelişiyle telaşla yarılıyor. Korkunun diriliği var ikisinde de. Cana’nın koluna çarpan adam Aykut’a koca bir küfür savurarak geçiyor yanından ama Aykut fark etmiyor bile. Tanıdık yüzler karşıladı onları, bazılarını hatırlamıyorlar belki ama ne fark eder? Beş yaşındaki oğulları acil servise çoktan yatırılmış olmalı. Kapıdan girer girmez Doruk’u arayan bakışları önce sedyede baygın yatan kadına takılı. Sağdaki bölmeye dönmeleriyle çocuklarını, perdenin ucundan görünen çoraplarından tanıyorlar. Dorukla ilgilenen doktor geliyor yanlarına.
“Çok geçmiş olsun. Öncelikle lütfen sakin olun,” diyor gözlüklü, genç doktor.
“Nasıl durumu? Ne olmuş? Söyleyin n’olur.”
Cana telaşlı.
“Buraya geldiğinde bacaklarında, kollarında ezikler vardı, kırık da olabilir. İç organları zarar görmüş mü, kafa travması var mı, onu öğrenmek için tetkikler yapıyoruz. Tomografi çekimi için aşağı indiriyoruz izninizle, biter bitmez arkadaşlar getirecekler.”
Aykut pür dikkat doktoru dinliyor. Doruk’un alnını öpüyor, yanakları sıcacık.
“Diğer çorabı çıkmış, üşür ayakları.”
Cana örtüyü kaldırıp çorabın eşine bakınıyor.
Doktor, “Şimdilik dokunmayalım çocuğumuza, ne olduğunu henüz bilmiyoruz,” diyor.
Anne ve baba hemen geri çekiliyorlar.
“Size bilgi vereceğim, burada bekleyin.”
Hemşireler acil servisten çıkarıyorlar Doruk’u.
Yoğun bakım.
Cana ve Aykut kapıda.
Okul müdürü yardımcısıyla koşarak yanlarına geldi. Korku içinde, bir sürü şey söylemeye hazır ama Aykut fırsat vermiyor.
“Nasıl oldu bu olay biri anlatabilir mi? Okuldayken siz neredesiniz acaba Ayşen Hanım? Nasıl çarpar oğluma araba?”
Aykut’un sesi giderek yükseliyor, titreyince tekrar alçalıyor. Öğretmenlerden biri, korkudan yüzü sarı-beyaza dönen, yanındakileri itiyor, öne atılıyor.
“Servis görevlisine teslim ettikten sonra bindiklerinden emin olana kadar bakıyoruz Aykut Bey. Bakmaz mıyız hiç? Bir şey düşürmüş yere Doruk, eğildiğini gördüm, seslendim. Doruk servise bin ben alırım onu, dedim. Beni dinlemedi. Koşmaya başladım ama yetişemedim.”
Öğretmenin gözünde incecik yaşlar.
“Arkadaki servise de çığlık attım resmen dursun diye ama görmedi Doruk’u.”
Cana, boğuk sesiyle soruyor.
“Çığlık atacağınıza başlarında dursaydınız. Başka kimse yok muydu orada? Kimse mi görmedi?”
“Çok kalabalık oluyor okul çıkışı servis önleri Cana Hanım. Kimse görmedi Doruk’un eğilip bir şey almaya çalıştığını.”
“Neymiş düşen yere peki, ne arıyormuş bu kadar?”
“Çantasını düşürmüş,” diyor müdür yardımcısı, ağlamaklı.
“Ayıcıklı çantası oğlumun,” derken Cana yere çömeliyor, Aykut’a tutunmasa düşecek.
“Anne ve babayı yan odaya alalım, diğerleri lütfen dışarıda beklesin.”
Yoğun bakım girişindeki hemşirenin tavrı sert.
Odaya alınır alınmaz Cana, “Ah oğlum benim, bir çanta için neden atladın sen? Neden?”
“Ayıcıklı çantasının onun için anlamını bilmiyor musun?”
“Neymiş? Ne diyorsun Aykut? Şu kapıyı aç, nefes alamıyorum ben.”
“O çantayı aldığımız günü hiç mi hatırlamıyorsun yahu? Çocuğun belki de bizimle son mutlu günüydü. Bu kadar mı bağ kuramıyorsun?”
Aykut hışımla ceplerini karıştırıyor, avuçlarının arasında bırakmaya çalıştığı sigara paketi.
“Burada mı içeceksin onu? Hey Allah’ım sabır ver bana.”
“Çıkacağım dışarı Cana. Sen de ben yokken düşünürsün biraz. O günün sonunda da olanları hatırlarsın belki. Hanımefendi bizi bırakmaya nasıl kesin karar verdi, bir düşünsün bakalım. Sen var ya…”
“Ne ilgisi var? Ne saçmalıyorsun? Tek ayrılmak isteyen anne baba biz miyiz? Kendi ihmallerini benim üzerime atma. Doruk yara almasın bu ayrılıktan diye pedagog psikolog ben dolaştım, senin umurunda bile olmadı.”
“İhmal mi? Ben mi gecenin körlerinde geliyorum eve? Bırak Allah aşkına Cana. Bu çocuk için bu çanta çok önemliydi ve işte sonuç, al hadi bakalım, pedagog yardım etsin şimdi bize.”
Karşı odanın kapısının açılmasıyla buram buram ilaç kokusu sarıyor etrafı. Ağır, bulanık bir koku. Bakışları bu kokuyu arar gibi dolanınca tüm ses kesiliyor koridorda. Kendi odalarındaki gerilim ise bu sessizliği bile bastırıyor.
Doktor yanında baş hemşireyle sonunda kapı eşiğinde.
“Gözünüz aydın. Endişe ettiğimiz iç kanama, kafa travması, hiçbiri yok.Biz de çok rahatladık açıkçası.”
Anneyle babanın arasına hapsolmuş bu öfke hızla odayı terk ediyor, koridorda dolaşan kokuya karışıp, uçup, kayboluyor.
“Şükürler olsun.”
Cana’nın sesi yumuşamış. İstemsizce Aykut’un avuçlarında buluyor ellerini.
“Ne zaman görebileceğiz oğlumuzu?”
“Bahsettiğim şüphelerden dolayı biraz uyutmuştuk Doruk’u ama artık buna gerek kalmadı. Tam olarak uyandığında ağrı kesicilerle devam edilecek. Ancak sağ diz kapağında ciddi bir kırık var, bu yüzden ameliyat gerekecek. Ortopedi servisinden doktorlarımız size bilgi verecekler bugün, merak etmeyin, geçmiş olsun.”
Hemşire de başıyla sık sık doktoru onaylıyor. Doktor çıkarken Cana, telefon sesiyle kapıya yöneliyor, “Doruk’un eşyalarını getirdi Leyla, ben kantine çıkıyorum,” diyor.
Aykut bir koltuğa çökmüş kalmış. Cana merdivenden inerken son gördüğü onun bu hali.
Leyla elinde küçük bir valizle kantinde. Cana’nın saatlerdir içinde biriktirdiği korku bir kucak buluyor.
“Ya ne olursun bak rahatla biraz, korkulacak bir şey yok demiş işte doktor.”
Cana, mendille gözlerini ovuşturuyor.
“Ona bir şey olacak sandım Leyla ama iyi olacak oğlum, biliyorum.”
Konuştukça içindeki sıkıntı bir yol olup akıyor. Mevsimini bulan, yatağında huzurla akan bir nehir gibi sakinleşmeye başlıyor.
“Sen benim yirmi yıllık arkadaşımsın, her şeyi biliyorsun Leyla, söyle bana, bu kaza benim yüzümden mi oldu? Aykut beni suçluyor. En sevdiği şey, bilirsin.”
“Kimsenin yüzünden olmadı. Aykut’u da anla Cana. Sana öfkeli ve şu an acılı. Kazanın kavşağına seni koyması çok anlaşılır değil mi? Adam daha başkasına âşık olduğunu yeni öğrendi, üstüne oğlu kaza geçirdi. Ne tepki vermesini bekliyorsun? Zaman ver biraz.”
“Mehmet’e âşık olmayı ben de istemedim Leyla, biliyorsun olanları.”
“Bunları sonra konuşuruz, şimdi Doruk’un iyi olmasını bekleyelim. Sizin de toparlamanız lazım, beklemek kolay değil tatlım, ikiniz de çok sakin kalmalısınız.”
Leyla sıkıca sarılıyor arkadaşına.
“Nasıl olmuş bu kaza peki Cana?”
“Çantasını yerden almak için eğildiğinde düşmüş, arkadaki araba da gelmiş çarpmış, inanabiliyor musun?”
“Ah o çanta mı? Birlikte uyuduğu hani?”
“Evet, sen de bize gelmiştin o akşam, hatırladın mı? Bana da Aykut hatırlattı.”
Leyla, Cana’nın omuzlarını sıvazlıyor hafif bir tebessümle. Cana arkadaşının sıcaklığını hissediyor ama zihni çoktan o güne gitmiş.
“Anne bunu alalım mı? Ayakkabıları da var bak baba.”
“Biraz daha gezelim oğlum acele etme, ben bunu internetten de alırım sana,” diyor anne.
Aykut, Doruk’un elini tutuyor, “Bugün oğlumun günü, alalım oğlum,” diyor. İçeri giriyorlar, Cana arkalarında yürürken adam dönüp ters bir bakış atıyor kadına.
Çantasına sımsıkı sarılarak çıkıyor Doruk dükkândan. Çikolatalı elma şekercisindeler sonra. Doruk’un kahkahaları etraftakilerin içini ısıtıyor. Üçünün de ağzı çikolata, burunları elma şekeri.
“Hadi bana bakın,” diyor Aykut, aileyi küçük bir ekrana sığdırmaya çalışıyor.
“Gülümseyin!”
Fotoğraf, birkaç gün içinde Doruk’un baş ucunda bir çerçevede. O ânı dondurup saklamak istemiş belli ki. Herkesin birlikte güldüğü son ânı. Eve döndüklerinde kapıdan girerken başlayan tartışma her zamankinden hızlı alevleniyor.
“Daha dün gecenin köründe geldin, bu akşam çıkmak da neyin nesi?”
“Sana söyledim ben bu akşam çıkacağımı, söz verdim kızlara.”
“Ne yaptığın nereye gittiğin umurumda değil artık biliyor musun Cana? Ama çocuğunun sana ihtiyacı var.”
“Yeter, çekip gideceğim bu evden, neyi zorluyorsun yahu? İstemiyorum.”
Sesler yükselince Doruk kulaklarını kapatarak hızlıca odasına gidiyor, bu kez ayıcıklı çantasıyla. Çantası Doruk’un şimdiden savaştaki müttefiki. Cana kapı aralığından oğlunu izliyor. Bu adam ne zaman kesecek sesini? Oğlu, uykuya yenik düşene kadar ayıcığın ayakkabı iplerini bağlayıp çözüyor, sonra yine. Aykut’tan gelen yanıtla çözülen bağ tamamen kopuyor.
“Tamam Cana, tamam, yarın dilekçeleri imzalayalım.”
Cana, kantinden arkadaşını uğurladıktan sonra elinde küçük valiziyle odaya dönüyor. Aykut iki doktorla el sıkışıyor.
“Cana, gel, yeni geldi doktor beyler, ortopediden.”
“Çok geçmiş olsun öncelikle,” diyor asistan.
“Ben de ortopediden Emin Yazgan, bölüm başkanıyım. Öncelikle emin ellerdesiniz, içiniz rahat olsun.”
Profesör, gözlüklü, güler yüzlü ve kır saçlı. Asistan yeniden sözü alıyor.
“Doruk’un diz kapağıyla sağ alt bacağında ciddi kırıklar var. Kolay bir operasyon olacağını söyleyemeyiz ama iyileştireceğiz çocuğumuzu, en az hasarla atlatacağız süreci, hiç şüpheniz olmasın.”
Cana endişesini saklayamıyor.
“Hasar derken, ciddi bir durum mu var doktor bey?”
“Bu ancak ameliyat esnasında belli olacak ama evet, kırık yerindeki deformasyon, bize kemiğe müdahale etmemiz gerekebileceğini gösteriyor. Müdahale etmekten kastımız kemik boyunu kısaltmak.”
Cana ve Aykut. Adliyede değil ama ameliyathane girişinde bir koltukta yeniden yan yanalar. Anne ve baba olarak. Aralarında susmayan bir sessizlik. Telefonlara bakmayacaklar. Ne servis şoförüyle ilgili şikâyetin akıbeti ne ailede merak edenler ne de dostları. Kimseyle tek kelime konuşmayacaklar.
Aykut, eşinin yanına sokuluyor. Göz gözeler. Uzun zaman sonra, ilk defa. Karısının ellerini avucunun içine alıp iyice sıkıyor. Sabahki öfkesinin üstünü, bildiği, tanıdığı bir el örtsün istiyor.
Ameliyathanenin kapısı açılıyor, hemşireyi görür görmez ayaktalar.
“Evet hemşire hanım?”
“Ameliyat bitti, Doruk iyi, merak etmeyin. Doktorlarımız size bilgi verecekler, ileride, soldaki ilk odaya geçebilirsiniz.”
Hemşire hızla diğer açılan kapıdan çıkıyor. Kır saçlı doktor yorgun ama kendinden emin.
“Çok geçmiş olsun tekrar, ameliyatımız gayet başarılı geçti. Ancak şimdi filmler üzerinden size daha net anlatabileceğiz.”
Masanın diğer ucundaki Aykut ve Cana’nın bakışları titrek. Dikkat kesiliyorlar.
“Ameliyat ettiğimiz bölge itibarıyla diz kapağındaki kırıkları onardık diye düşünüyoruz. Bu bölgenin iyileşmesi için iyi bir bakım lazım, fizik tedavi süreci de gerekecek. Ancak sağ altta bahsettiğim kemik, filmde de görebileceğiniz gibi ağır form kaybına uğramış. Diğer kemiklere de baskı yapar durumdaydı. Bahsettiğimiz cerrahi müdahaleyi yaptık.”
“Ben anlamadım yani bacağının boyu mu kısaldı Doruk’un doktor bey?”
Cana’nın buz tutmuş elleri ateş saçan yüzünde.
“Sağ ayağında bir aksama söz konusu olacak maalesef ama Doruk’un yaşı iyileşme süreci açısından bir avantaj. Kemik yapısı gelişimini tamamlayınca bu aksaklık azalabilir de, göreceğiz.”
“Ne kadar sürer peki iyileşme süreci ve ayağa kalkması?”
“İlk üç ay çok kritik. Sonrası tamamen Doruk’a bağlı. Tekrar değerlendireceğiz o zaman gelince. Tabii anne baba olarak sizi de biraz temposu yüksek günler bekliyor. İkinci haftadan itibaren hem hastanede hem evde ciddi bir fizik tedavi programı olacak oğlunuzun.”
Aykut verdiği derin nefesiyle artık ayakta.
“Yürüyecek ama aksayarak, doğru anladım değil mi doktor bey? Biz ne yaşıyoruz yahu, neden bunlar bizim başımıza geliyor, hiç düşündün mü Cana?”
Cana yan bakışıyla kocasını onaylıyor.
“Sonra Aykut, haklısın ama sonra.”
Dünyaya yeni düşmüş ve benzerini arayan iki yabancı gibi göz gözeler. Bir süre öylece kalıyorlar. Cana kocasının omzuna başını koymayalı belki üç sene olmuş. Hastanenin koridoru uzun, karanlık. Birlikte yürümeye yeniden başlıyorlar.


















