
Onu camın pervazında bulduklarında.
Masallardakinin aksine,
ne kanadı kırıktı,
ne de ağır hasta.
Pek bitkin görünüyordu yalnızca.
Ve çok üşümüş.
Ve,
sıska mı sıska.
İncitmeden içeriye aldılar davetsiz misafiri.
Çocuk heyacan içinde,
ilk iş,
tembihledi
hararetle,
sıkı sıkıya
annesini.
Bak anne bu kuş benim.
Sakın diyeyim!
Ona dokunayım
demeyin!
Bugün,
ve hep.
Bundan sonra,
okuldan gelince,
kuşumu sadece
ben,
besleyeceğim.
Bak babama da söyle,
hatta,
ara hemen şimdi ki
haberi olsun.
O yalnızca,
akşama kadar,
benim biricik kuşuma,
güzel bir
kafes,
biraz da yem
bulsun.
Kadın, oğlanın bu büyümsek hallerine gülümsedi.
Emriniz olur paşam,
arzularınız bana,
padişah buyruğudur.
Size karşı boynum kıldan incedir.
Dedi.
Çocuğun önünde yerlere kadar
eğildi.
Aman ne iyi denk geldi,
bununla oyalanır,
başımaekşimez belki artık,
düşüncesiyle,
için için coştu,
epeyce bir
sevindi.
Hemen telefon etti.
Babaya,
oğlunun acil direktiflerini
iletti.
Adam başını saygıyla eğdi telefonun diğer ucunda.
Söyle benim küçük şehzademe,
istekleri emirdir kuluna.
De ki, getirilecekmiş kafes.
Buyurulduğu üzere.
Akşama.
Pek iyi olacak sanki bu iş, sen ne dersin?
Dedi sonra adam kadına.
Bir arkadaş,
bir meşgale nihayetinde,
değil mi?
Bizim ufaklığa.
Hem canı da sıkılmaz artık evde,
onunla oynar
oyalanır,
tebelleş olmaz bütün gün
sana da.
Ah benim ruh ikizim!
Dedi kadın,
Ne kadar haklısın!
Aynısını düşünmediysem demincek!
Vallahi!
Şimdi,
şuracıkta.
İki gözüm
önüme aksın.
Çocuk o gün
okul dönüşü,
tüm öğleden sonra,
minik serçesi
küçücük avuçlarında,
evin içinde,
yine annenin peşi sıra…
Akşama doğruysa
salonun camında,
babasını gözledi durdu
heyecanla.
Her şey yapıldı
küçük beyin talimatları
uyarınca.
Koyuldu kafes,
salonun camı önündeki sehpaya.
Kuşcağız
yerleştirildi
yeni yuvasına.
Ve sahibi tarafından,
bakıldı, beslendi.
Kış boyunca.
Büyük bir
itinayla.
Küçük elleriyle…
Beceriksiz ama istekli.
Her gün.
Okul dönüşü
doldurdu
suyunu,
koydu
yemini.
Özene bezene
temizledi,
parlattı,
incecik tellerden örülü
muhteşem
kafesini.
Buğday mı koyacak
kabına.
Önce kuş oldu.
Şakıdı.
Acıktım.
Yem ver bana.
Yem ver bana.
Bir iki dolandı,
çırpa çırpa
kollarını,
kafesin
etrafında.
Hemmen efendim,
dedi.
Saygılı bir
garson edasıyla,
kolunu karnına büküp
beline kadar
eğildi.
Eğilirken
başını hafifçe camdan tarafa uzatıp,
sokakta kartopu oynayan çocukların
neşeli çığlıklarına
dikkatle
kulak kesildi.
Dolduracak mı
suluğunu..
Yine kuş oldu.
Yine şakıdı.
Su ver bana.
Su ver bana.
Gagam, dilim, damağım,
kurum
kurum
kurudu.
Emriniz olur sultanım,
dedi.
Bel, boyun büküp,
hürmetle,
sessizce,
geri geri
çekildi.
Çekilirken
başını hafifçe camdan tarafa döndürüp,
gözlerini,
sokakta kardan adam yapan çocukların
koşuşturmalarına
çevirdi.
Kış böylece geçti gitti.
Minik serçe toparladı,
bir güzelce
semirdi.
Karlar eridi.
Soğuklar gitti.
Karneler alındı.
İkinci sınıf bitti.
Sokaklarda şimdi,
taze bir ilkyaz rüzgârı esiyor.
Anneyle baba,
çocuğu
karşılarına almış,
esaslı bir
sigaya
çekiyor.
Ardına kadar açık pencere kanatlarının önünde,
dünyaya
sırtı dönük,
dikilmiş
minik.
Sesi de
bedeni gibi
kararlı,
dimdik.
O istediği için yaptım,
diyor.
Büyükler bu sözlere
hiçbir anlam
veremiyor.
Biliyorsunuz.
Tüm arzularını,
yerine getirdim.
Anında.
İstekleri
emirdi benim için.
Diyor çocuk.
Gururla.
Sokaktan gelen
sobelemece sesleri.
Ağaçlardaki kuşların
cıvıltıları.
Birbirine karışıp…
Oyuncu…
Neşeli…
Köşe bucak,
kocaman salonu
dolaşıyor.
Sorgucular.
Şaşkın,
inanamazca,
konuşmadan…
Çocuk.
Çenesi hafifçe yukarıda.
Kulakları,
gözleri,
tüm vücudu…
Dışarıda.
Sehpada öylece durup duran,
kapısı açık,
içi boş,
ince ince örülmüş,
tel kafese
bakıyor.


















