Masthead header

Öykü: Çiço | Fatih Köse

Her akşam birbirinin aynı. Benim için elbette. Onlar için farklı çok şey var. Televizyondaki haberler farklı, televizyondaki reklamlar farklı, belki içtikleri çayın tadı farklı, her haberde konuşan o adamın söyledikleri farklı, televizyondaki o akşamın dizisi farklı. Benim için değil. Onlar için. Benim için her şey aynı.

Demlenen çay aynı, salondaki sessizlik aynı, o sessizliği yok etmek için evde kimse olmasa bile açılan televizyonda söylenenler aynı, her haberde konuşan adamın söyledikleri aynı, reklamlar bile aynı.

Bazen canım o kadar çok sıkılıyor ki. Sanki bu can sıkıntısı sadece çok uzaklara, böyle ufka, ufkun ötesine saatlerce baksam ancak geçecekmiş gibi geliyor. Onun yerine televizyona bakıyorum. Duymuyorum söylenenleri ama bazen televizyona baktığımda sanki uzaklara bakıyormuşum gibi geliyor. Yani bazen öyle geliyor işte.

İşte bak. Dizi başladı. Zengin hayatlar, mutlu aşklar, aşırı güzel kadınlar ve aşırı güzel erkekler. Yaşlılar bile güzel o dizilerde. Sadece bakıyorum. Tıpkı uzaklara bakmak gibi.  Gök yüzünü görmek için pencereden belime kadar dışarıya sarkmam gereken bu salonundan görebileceğim en uzak yer olan o dizideki yazlık evin deniz kıyısındaki bahçesinden görünen manzarayı izliyorum bir süre.

Tıpkı cehennemde cezalarını çeken günahkarların acılarını daha da arttırmak için onlara cennettekilerin görüntülerinin canlı yayında gösterilmesi gibi.

Aslında ara sıra televizyondakilerin söylediklerini dinliyorum. Belki bazen farklı şeyler söylerler diye. Ama hep aynı şeyleri söylüyorlar. Hep nazikler, hep güzeller, mutsuzken bile sanki hep mutlularmış gibi geliyor bana veya neden mutlu değiller ki şimdi diye düşünüyorum onları izlerken.

Tam dalmış televizyondaki deniz manzarasının ufkundaki gemileri izlerken birisi elime vuruyor. Bardağın dibinde kalan çayın sıcaklığı tenimi yakıyor. Ne de çabuk içer zıkkımı.

“Çay koysana.”

Televizyondaki tiplerin birbirleriyle konuşmasını dinliyorum bir anlığına. Utanıyorum. Cehennemdekilerin cennettekileri görüp işledikleri günahları hatırladıktan sonra kendi hallerinden utanması gibi bir utanç bu. ‘Benim günahım neydi ki?’ diye mırıldanıyorum. Kimse duymuyor allahtan.

Aşırı yakışıklı bir erkek yine kendi gibi aşırı güzel bir kadınla konuşuyor.

Cennettekiler cehennemdekilerin birbirlerine asla söyleyemeyecekleri şeyleri söylüyorlar.

“On yedi yaşında olmak nasıl bir şeydir acaba? Dünyanın en zengin, en varlıklı adamını al. Ve ona de ki, bütün mal varlığın, her şeyin bir anda yok olacak ve bunun karşılığında sana verilecek tek şey tekrar on yedi yaşına geri dönme imkanı olacak. O adam veya kadın artık her ne ise, gözünü bile kırpmadan bu teklifi kabul eder. Bir daha sahip olduğu bütün o paranın tek bir kuruşunu bile göremeyeceğini bilse yine kabul eder. İşte sendeki böyle bir zenginlik. Dünyada senin dışında hiç kimsenin sahip olamayacağı bir şeye sahipsin. Yaşanacak uzun bir hayat.”

“Çay koysana.”

“Şarkı söylemeyi, dans etmeyi bilmeyen on yedi yaşında bir insanın dünya üzerinde yaşıyor olması herkesin ayıbı değil mi? Bizim ayıbımız değil mi? Bir insan on yedi yaşına gelip de hayatında nasıl olur hiç dans etmiş olmaz? Nasıl hiç aşık olmamış olabilir? Nasıl durup dururken, hiç bir neden olmadan kalabalığın içinde bağıra bağıra şarkı söylememiş olur? Nasıl delice nefret etmemiş olabilir? Sen şimdi hayatın sınırlarını keşfetmezsen, hayatın kendisini nasıl anlayabilirsin?”

“Çay”

“Sıradan insanların bile uzaya gidebildiği bir zamanda sen neden gökyüzünü görmek için evin penceresinden beline kadar dışarıya sarkıp yukarıya bakmak zorunda kalasın? Özgür olmaktan korkacak yaşa gelmeden çık dışarı!” “Çay.”

“Kimse sana bakmıyormuş gibi dans et!” “Çay”

“Kimse seni duymuyormuş gibi kahkaha at!” “Çay”

“Kimsenin umurunda değilmiş gibi aşık ol!” “Çay”

“Kimse seni yakalayamayacakmış gibi koş!” “Çay”

“Hiç düşmeyecekmişsin gibi zıpla!” “Çay”

“Asla pişman olmayacakmışsın gibi mutlu ol!” “Çay”

“Hiçbir zaman aldanmayacakmış gibi insanlara güven!” “Çay”

“Dans et!” “Çay” “Mutlu ol!” “Çay” “Sev!” “Çay” “Güven!” “Çay”….

“Yeteerrrr!!!”

Sessizlik…

Gerçekten bunu söyledim mi? Gerçekten bu feryat çıktı mı ağzımdan? Bazen bir şeyi o kadar güçlü düşünürsün ki yanında duran birisinin senin aklından geçenleri duyabileceğini sanırsın ya, tıpkı öyle bir şey oldu az önce. Hayır, sesli söylemiş olamam bunu.

Bağırmışım. Herkes bana bakıyor. Bardaklar havada kalmış. Donmuşlar. Televizyondaki tipler bile susmuş bana bakıyorlar.

Babam bana bakmadan ayağa kalkıyor. Normalde de bana bakmaz zaten. Bana doğru yürüyor sakin adımlarla. Sanki tuvalete gidecekmiş gibi ama önümde duruyor. Onu daha önce hiç böyle hızlı hareket ederken görmediğim bir şekilde elini kaldırıp bana bir tokat atıyor. Tokadın sesi ile birlikte sessizlik daha da artıyor sanki. Kulağımdaki çınlamanın sesinin ardından “Sadece çay istedik.” dediğini duyuyorum birisinin. Yerdeyim. Halının tüylü desenlerinin arasında parmaklarımı gezdiriyorum. Parmağımın üzerine bir damla yaş damlıyor. Ağladığımı o zaman anlıyorum. Birisi kolumdan tutuyor. Kulağımdaki çınlamanın ardından sesler duyuyorum. Odada konuşuyorlar. Evet konuşuyorlar. Beynimdeki çınlamanın ardında boğuk sesler geliyor. Biri koluma dokunuyor. Boğuk sesler yükseliyor birden. Yürüyorum. Yürütülüyorum daha doğrusu. Başım halen öne eğik. Bacaklarım işlemiyor. Dizlerim bedenimi taşıyamıyor. Kolumdan tutup bana destek olan birisi olmasa yere yığılacakmışım gibi ilerliyorum karanlık bir koridorda. Bir el yüzüme soğuk bir su çarpıyor. Elin parmakları gözlerimi ovuşturuyor, burnumu sıkıyor.

“Balkona geç biraz” diyor o ses. “Temiz hava al biraz”

Yüzümdeki ıslaklık kurumadan balkonun serin havasıyla karşılaşıyorum. Daha da üşüyorum. “Otur burada.” diyor annem. “Çayı ben koyarım.” diyor ve balkonun kapısını kapatıyor.

Sessizlik. Balkonun baktığı küçük bir avlu var. Koca şehirde toprağı görebileceğim tek yer bu avlunun ortasında duran incir ağacının altındaki çöplük. Oraya bakıyorum.

“Gökyüzüne bak.” bir fısıltı bana sesleniyor uzaklardan.  Çok uzaklardan gelen kulağımın dibinde çınlayan bir fısıltı bu.

“Kafanı kaldır. Buradayım.”

Çatıların arasından görünen bir avuç yıldız. Karşıdaki binanın çatısının ardında parlak bir şey gizli olmalı. Ay mı? Yoksa hemen ardındaki gökdelenlerin ışığı mı bilemiyorum.

“Sana söylüyorum. O kadar uzağa bakmana gerek yok.”

“Kimsin sen?”

“O ağlayan sen miydin?”

“Hayır.”

“Yalan söyleme. Duydum. Hatta gördüm bile. Ama çok değil. Biraz.”

“Göremezsin ki.”

“Nereden biliyorsun?”

“Çünkü ben seni göremiyorum. Ben seni göremiyorsam sen de beni göremezsin.”

“Salaksın.”

 “Niyeymiş.”

“Ay ışığı benim arkamda ve senin balkonunu aydınlatıyor.” Güldü. Tam bir gülme değil. Bir kikirdeme. Sanki birisi gıdıklıyormuş gibi garip bir ses.

“Karşıdaki evin damına bak şimdi.”

Karşıdaki evin sadece karanlık silueti var. Üzerindeki gök yüzü ise biraz daha aydınlık olduğu için çatının nerede bittiğini gökyüzünün nerede başladığını ancak fark edebiliyorum.

Tam o sınırın üzerinde bir hareket oldu. Evin karanlık silueti şekil değiştiriyor.

Küçücük bir kafa, ince uzun bir boyun, sivri bir gaga ve sıska bir gövdenin altında iki çubuk şeklinde ayaklar.

“Gördün mü şimdi?” Kelimelerini duymamla o sivri gagasının hareket ettiğini aynı anda görmesem sesin ondan gelidiğini asla düşünemezdim. Ama oydu konuşan. Bir… Bir… Neydi bu?

“Leylek.”

“Ben martı diyecektim.”

“Kırıcı oluyorsun.”

“Sen konuşabiliyorsun.” “Evet.” “Konuşmayı nasıl öğrendin?”

“Göçebe hayatı yaşamak için öğrenmek zorundayız. İnsanların ne dediğini anlamak hayatta kalmak için zorunluluk. Zamanla kazanmışız bu yeteneği. Çoğumuz dilinizi anlar ama çok azımız konuşabilir.” “Adın ne peki?” “Adım Çiço.”

“Nereye gidiyorsun Çiço?”

“Önce benim soruma cevap ver.” “Hangi soru?” “O ağlayan sen miydin?” “Sen gördüm demedin mi?” “Evet.” “O zaman benim cevap vermeme gerek var mı?” “Evet var. Senden duymam gerekli.” “Neden?” “Cevap verecek misin?”

Susuyorum. Bir süre bekledim. Haftalar sonra konuştuğum ilk canlı bir leylek mi olacaktı yani? Hiç yoktan iyidir diye düşündüm. “Evet. Başka da bir şey söylemek istemiyorum.”

“Anlıyorum.” dedi. Başka bir şey deseydi de sesinin tonundan anladığını anlardım.

“Çiço.” “Evet.” “Şimdi soru sırası bende.” “Peki.” “Sen göç mü ediyorsun?” “Evet.” “Nereye gidiyorsun peki?”

“Hmmm biraz uzun hikaye. Gerçi her sene aynısını tekrarlıyoruz. Havalar ısındığında kuzey denizine doğru uçuyoruz. Orada birkaç ay kaldıktan sonra havalar iyice soğumaya başlamadan biraz güneye iniyoruz. Ben şahsen Alpleri tercih ediyorum. Biraz daha soğuk oluyor ama çok yükseklere çıkmadığın sürece idare edebiliyorsun. Oradan Adriatik denizi üzerinden Ege’ye geçiyoruz. Ama güneyden değil. Kuzey sınırından. Sonra buraya geliyoruz. Burada birkaç gün dinlenip karnımızı iyice doyurduktan sonra hiç oyalanmadan güneye doğru iniyoruz. Ben yolu uzatmasına rağmen deniz manzaralı yolu tercih ediyorum. Aramızdaki bazı yaşlılar bundan çok memnun olmuyorlar elbette. En son uzun molamızı Akdeniz’in kuzey kıyısında bir köşede veriyoruz. Sonra denizi boydan boya geçiyor olmamız lazım ve bu çok yorucu. Durup dinlenecek ada yoktur orada. Afrika’ya bir kez geçtikten sonrası artık herkesin keyfine kalmış. Kimisi kıyıda geçiriyor günlerini, kimisi aşağıya iniyor. Ama arada kalan olmaz. Çöl insanı kurutur. Sıcağı severiz ama bir yere kadar.”

“Sonra?”

“Sonra geri dönüş.” “Peki neden? Gittiğiniz yer güzel değil mi?”

“Güzellik insana özgü bir lükstür. Biz hayvanız. Gittiğimiz yerde güzellik değil yiyecek ararız.”

“Ama özgürsünüz değil mi?” Aynı kıkırdamayı tekrar duyuyorum. Bu seferki daha uzun sürüyor. Söylediğimin nesini komik bulduğunu anlamıyorum.

“Ben ihtiyaçlarımın kölesiyimdir küçük hanım. Bütün hayvanlar gibi.”

“Ama sen özgürsün. Kimseye bağımlı değilsin. Kimse sana emir veremez. Kimse senden bir şey isteyemez öyle değil mi?” “Yani… Evet.”

“O zaman özgürsün işte. İstediğin gibi uçar, istediğin yere gidersin. Ne kadar çok yer gördün. Kaç insan gördün, tanıdın. Ben ise sadece buradan bana ayrılan gök yüzünü görebilirim ancak. Bundan başka görebilecek hiçbir yer yok benim için.”

Bu sefer en uzun kıkırdaması duyuluyor.. Sanki bitmeyecek gibi. Bir şeyler söylemeye çalışıyor ama kıkırdaması bitmediği için bir türlü lafa başlayamıyor.

“Sen…sen… yani insan olan sen….Demek insan olan sen özgür olamadığını söylüyorsun öyle mi? Bana bak küçük kız. Çok kızgınsın öyle değil mi? Neye kızıyorsun? Dünyaya mı? Hayır. Aslında kızdığın şey de kendinsin. Çünkü sen seçiyorsun bu delikte yaşamayı. Dışarı çıkmaktan korkuyorsun ama korktuğunun farkında bile değilsin. Kaç kez gördüm senin gibileri. O delikte yaşayıp her gün karnını doyurabilmeyi, her sabah başka bir gökyüzünün altında aç uyanmaya tercih eden tek hayvandır insanoğlu. Eskiden insan sizin gibi değildi. Bize daha çok benzerdi. Karnı aç olsa, açlıktan ölse bile asla bir kuyunun dibine saklanmaz, hiçbir şeyden korkmazdı. Söyle bana küçük kız. Sen hangisi olmak istiyorsun?”

“Ben özgür olmak istiyorum.”

“Öyleyse çık oradan.”

“Nasıl yapacağımı bilmiyorum.”

“Ben sana yardımcı olacağım.” “Nasıl”

“Temiz giysilerin var mı?” “Var.” “Yiyeceğin” “Bulurum.” “Üç ila beş günlük yiyecek alman lazım yanına.” “Alırım.” “Çok üşür müsün?” “Hayır hiç üşümem.” “Yalan söyleme.” “Hayır çok üşürüm.” “O zaman yanına birkaç battaniye de alman lazım.” “Fazla ağır olmasınlar ama. Şu kaz tüyü dolu olanlardan.” “Kaz tüyü mü?” “Evet kaz tüyü. Kazlardan nefret ederim.” “Tamam” “Yanına biraz para alsan iyi olur. Yoksa eğer merak etme çöplerden de işe yarar şeyler bulunur. Gerçi senin gagan bizimki gibi uzun ve sivri değil ama insanların bu iş için gelişmiş elleri var.” “Hazır. Başka.” “Ha bir de size özgü bir durum bu can sıkıntısına karşı yanına bir şeyler alsan iyi olur.” “Nasıl yani?” “İnsanlar sürekli bir şeylerden şikayet ederler, şikayet edecek bir şey bulamadıklarında ise şikayet edememekten şikayet ederler. Buna can sıkıntısı deriz. Bunun için yanına bir şeyler alman lazım. Bu yiyecekten bile daha önemli.” “Hah buldum. Kitaplar.” “İşte bum. Bravo.” “Bunlar da tamam. Başka?”

“Veda etmek istediğin kimse var mı?”

Sessizlik. Düşünüyorum ve veda etmek istediğim kimse aklıma gelmiyor. Sessizliğimden utanıyorum. Bütün hayatımı geçirdiğim bu kuyuyu sonsuza kadar terk etmeden önce veda edecek hiç kimsem yok mu gerçekten?

“Üzülme. Önünde koca bir hayat var. Bir gün gelecek. Terk ettiğin her yerde veda etmen gereken bir sürü canlı olacak.”

Üzülmüyorum. Bütün eşyalarımı topladım. “Hazırım.” “Emin misin?” “Evet hazırım. Söylediğin her şeyi topladım.” “Hazır olmak için o eşyalara ihtiyacın yoktu. Onları yolda da bulabilirdin. Şimdi tekrar soruyorum. Hazır olduğuna emin misin?”

“Evet.”

“O zaman yapabilirsin.” “Neyi?”

“Atla.” “Ne?!”

“Evet. Atlaman gerekli.” “Nasıl? Buradan mı?” “Hayır benim yanıma gelip çatıdan. Elbette oradan atlaman gerekli.” “Ama düşerim.” “Hayır düşmeyeceksin.”

“Düşerim. Ve buradan düşersem muhtemelen ölürüm.” “Hayır düşmeyeceksin ve ne kadar güzel ki bir gün öleceksin ama oradan atladığın için değil.”

“İmkansız.” “Gece yarısı bir leylekle konuşmak gibi mi?” “Evet.” “O zaman atla. Hadi”

Bacaklarım titriyor. Balkonun sallanan demirlerine tutunuyorum. Bir ayağımı üzerinden atıyor ve ince paslı demirin üzerine oturuyorum. Aşağıda asılı çamaşır iplerini, üzerlerindeki çamaşırları, biraz ileride altındaki çöplükle incir ağacını görüyorum. Eşyalarım. Eşyalarımı koyduğum çanta balkonun zeminde kaldı. Eğilip onu yerden kaldırmaya çalışıyorum. Çantamı kucağıma aldığımda dengem bozuluyor ve aşağıya düşüyorum.

“İşte!” diye bağırıyor Çiço.

 Çok kısa bir anlığına uçuyormuş gibi hissediyorum. Sonra bir şey beni çekmeye başlıyor. Beni çeken şey gökyüzü değil. Beni çeken şey kaçmak istediğim bu kuyunun dibi.

edebiyathaber.net (16 Kasım 2021)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r