Masthead header

Öykü: Boncuktan Kuş | İlay Bilgili

“Bundan daha tatlı bir ölüm tasavvur edemiyorum.”

Beşir Fuad’ın ölümü esnasında yazdıklarından…

Motosiklet ilçenin en göz alıcı öllesine,  Abalıların yeşil boyalı evine geldi. Sokaklarda var yok bir bahar kokusu. Yaban gülleri bahçenin demirlerine dolanmış. Kadife çiçekleri, paslanmış vita tenekelerinden sarkıyor salkım saçak. Kadriye ve Abalı Durmuş’un tekne kazıntısı Ragıp on sekizinde. Motosiklet asmanın altındaki gölgelikte kız gibi, beyaz, mavi, jantları tertemiz. Ragıp dolanıyor etrafında motosikletin. Annesinden aldığı bir çaputla aynaları sildikçe siliyor. Kadriye, oğlanı mutfağın penceresinden gururla izliyor.  Bileğindeki üç çift burmaya bakıyor, “Yarabbi çok şükür,” diyor. İçeri geçecekken demir bahçe kapısının sesiyle camdan başını uzatıyor. Kapıdan dört genç kız giriyor. Asmanın altındaki genci gören kızlar kafalarını hiç kaldırmadan avludaki eve yöneliyorlar. Biri öne çıkıp kapıyı çalıyor, Kadriye kapıyı açıyor.

Kız, “Akbulu size, darısı bize, yarın düğünümüz var bekleriz,” diyor.

Kadriye, gerinerek “Hayırlı olsun Fatma, haberim var annen de uğramıştı. Çok iyi yerden kız aldı abin,” diye cevap veriyor. “Yarın geleceğiz inşallah,” Fatma’nın elindeki çorap ve mendilleri alıp “Gene iyi buldu o kızı annen,” deyip gülümseyerek süzüyor kızları.

“Bekleriz Kadriye abla,” diyor Fatma başını kaldırmadan. Kızlar kendi aralarında mırıldanarak sigara içen Ragıp’ın yanından geçiyorlar.

“Oğlum, gel kuzum etli dolma yaptım. Sonra gidersin çarşıya motorla aslanım.” Kadriye’nin sesi kızların kulaklarına kadar varıyor. Ragıp yere attığı sigaranın üzerine basarken kapanan demir kapının sesi duyuluyor. Fatma elindeki mendilleri, yazmaları dağıtacağı evleri içinden saya saya yürürken iyi yerden kız aldık, diye geçiriyor içinden. Ta Kırıkhan’dan. Yaban güllerinin kokusu burnuna var yok geliyor.

Gelini getiren minibüs düğün sabahı Kırıkhan’dan yola çıkıyor. Gelin kızın sağında imam nikâhlı kocası Mehmet. Ahraz Mehmet.  Kız başını hiç kaldırmıyor, duvağının kenarlarından sarkan gelin tellerinin arasındaki boşluklardan belki son kez göreceği evlerinin çatısını zar zor seçebiliyor.  Kızın konuşacağı bir şey olduğundan değil, belki su ister, bir diyeceği olur diye kızın yanında Zülfiye. Mehmet’in sesi hiç çıkmaz. Kız daha toy, zamanla alışacak, diye içinden geçiriyor taze kaynana.  Gelin, gözlerini kınalı avuçlarına dikmiş, kızın içi bulanıyor. Harbiye’den sonra Yayladağ yoluna dönüyor minibüs korna çala çala, dikiz aynalarına bağlanan kırmızı tüller ve havlular pat pat vuruyorlar cama. Kız eski asfalt yolun kavşaklarını sayıyor bir yandan, yüz yetmiş sekiz, yüz yetmiş dokuz… Kusacak oluyor, utancından susuyor. Sabah serinliği vuruyor bazen kızın yüzüne şoförün açık penceresinden. Mehmet gözlerini yoldan ayırmıyor, anacığının gözünün açık gitmeyeceğine seviniyor. Yaylayı geçtikten sonra anasına dönüp geldik dercesine kıpırdanıyor Mehmet. Ağzını kocaman açıyor, hırıltılı, kesik sesler çıkarıyor. Anası başını geri çekiyor, gıdısı iyice ortaya çıkıyor kadının. “Ey,” diyor. “Geldik, az kaldı.” Gelinin hiç sesi çıkmıyor, gözü minibüsün vites koluna geçirilmiş boncuktan kuşta ne vakittir. İki yüz on beşinci virajdan sonra saymıyor bir daha. Yağlı vites kolu ileri geri gittikçe başı öne arkaya düşen kuşu izleyip duruyor. Kornaları sıklaştıran minibüs Abalıların öllesinin önünden geçip ağır ağır devam ediyor. Ragıp motosikletin tepesinde minibüsün geçmesini beklerken ağzındaki sigaradan derin nefesler çekiyor. Kapıyı kilitleyen Kadriye anahtarı hızlı hızlı avludaki bir ortanca saksısının altına koyuyor. Başındaki örtüyü düzelttikten sonra düğün evine gitmek için bahçe kapısına geldiğinde Ragıp’la karşılaşıyor. “Anasının aslan oğlu,” diyor, sırtını sıvazlıyor oğlanın. Ragıp bir şey demeden basıyor gaza, az önce minibüsün kıvrıldığı yola yöneliyor motoruyla. Kadriye iki sokak ötedeki düğün evine, yolda rastlaştığı üç beş komşuyla beraber gidiyor.

“Kızda da kader yokmuş bacım,” diyor birisi.

Bir diğeri, “Hep Zülfiye duracak yanlarında herhalde?” diye soruyor merakla.

“Yine iyi buldu o kızı Zülfiye. Koca Zülfiye bu, o ahraz oğlunu baş göz etmeden ölmez,” diyor bileziklerini düzeltirken Kadriye.

“Kefenliğinden bozdurmuş on tüm altını da dört davul tutmuş, iki koç kesmiş aş için,” deyince bir başkası; Kadriye kaşlarını kaldırarak “Bizim oğlana da babası motosiklet aldı,” diyor. Bir sessizlik oluyor. Adımlar hızlandıkça yeri göğü inleten davulların sesi iyice yükseliyor.

Gezmelik kıyafetlerini giymiş Kadriye’yle komşular; gelin, davulların önünde durmuş minibüsten inmeden yetişiyorlar. Önce Zülfiye iniyor arabadan. Elindeki eski, siyah çantadan kağıt para çıkartıp davulcuların tepesinden savuruyor. Ardından Mehmet iniyor ağzını yaya yaya. Damat görününce gürültüyü arttıran davulcular vurdukça vuruyorlar davullara, zurnacı yanaklarını şişirdikçe şişiriyor. Mehmet etrafında el çırpıp ıslık çalan insanların hareketleriyle neşeleniyor, ellerini kaldırıyor,  hırıldayıp duruyor. Yeni gelinin Mehmet’ten bir farkı yok, kulaklarında bir uğultu kızın. Davulcular gümledikçe dalıp gidiyor.  Mehmet minibüse dönüp gelini almak için elini uzattığında son bir kez boncuktan kuşa bakıyor kız, gözleri doluyor. Korkudan ağlamıyor, başını kaldırmadan iniyor minibüsten. Hemen Fatma koşuyor yanına gelinin,  öylece dikiliyorlar. Önünde eğilip kalkan davulculara, zıplayan zurnacıya hiç bakmadan bekliyor kız Fatma’nın yanı başında. Mehmet kollarını iki yana açmış anası ne yaparsa onu yaparak göbek atıyor. Zurnacı nefesi ağır ağır kesince davullar da tekmili birden susuyorlar. Fatma gelini içeri alıyor, Zülfiye komşularının yanına gidip onları eve buyur ediyor.

Anası içeri geçince Mehmet el kol hareketleriyle davulculara son bir bahşiş verip evin önündeki erkekleri arka tarafa götürüyor. Arkada çay sigara içen erkeklerin yanından ayrılıp kendilerini getiren minibüsçüye de çay ikram etmek için adamı aramaya çıkıyor sonra. Bir sigara yakıyor, derin bir nefes çekiyor. Sokakta koşturup top oynayan çocuklara bakıyor, başıyla selamlıyor onları. Gülümsemekten alamıyor kendini,  sanki birini dinliyormuş gibi kafasını sallaya sallaya yürüyor sokaklarda. Evin içinden şarkı sözü bilmeyen darbukacı kadının sesi geliyor, “nir nina nir nina nina nina nir nina; nir nina nir nina nina nina nir nina” “Maşallah”, çekiyor bazı kadınlar, kimisi alkış çalıyor. Sokakta var yok bir bahar kokusu. Yürürken saksılardaki patlamış çiçeklere bakıyor Mehmet. İçinde hiç tanımadığı bir sevinçle elini kolunu koyacağı yeri şaşırıyor adamı ararken. Bir üstteki geniş sokağa yürüyor minibüsü bulmak için. Evler boş, herkes düğün evinde. Sigarası yere düşüyor Mehmet’in. Bir sıcaklık içinden akıp gidiyor. Yirmi sekiz yıldır duyduğu sessizlikten farklı bir sessizlik bu. Abalıların bahçe duvarındaki demirlere yaban gülleri dolanmış. Yerde yatarken başından süzülen kan burnundan aşırı yere damlıyor. Ilık betona dayadığı kulağında damlayan kanın sesini duyabiliyor, ağırlaşıyor Mehmet. Kendini kanın pıt pıt vuruşuna teslim ediyor.

Bilezikleri şakırdatarak çayını içen Kadriye pencereden dışarıyı izliyor. Ragıp motoruyla hızla geçiyor. Övünçle, “Babası da bizim oğlana motosiklet aldı,” diyor geline bakarak.

İlay Bilgili kimdir:

1981 Elazığ doğumlu. Marmara Üniversitesi İngilizce Öğretmenliği bölümünde öğrenim gördü. Öğretmen olarak görev yapıyor. “Artis” isimli öyküsü 2017 Altkitap Öykü Seçkisi’ne; “Mimesis” isimli öyküsü 2018 Altkitap Öykü Seçkisi’ne girmeye hak kazandı. Öyküleri Oggito Öykü, Edebiyat Haber, Altzine, Koza Düşünce Dergi, Duvar Dergi, Öykülem ve Notos Dergi’de yayımlandı. Yazdım Sihir Oldu isimli bir kitabı bulunmaktadır.

edebiyathaber.net (13 Aralık 2018)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r