
Komutanım her sabah gün doğmadan gelir. Habercisi olarak onu kışlanın giriş kapısında karşılamak elbette bana düşer. Tekmil ve selamlaşma faslından sonra ona odasına kadar eşlik ederim. Hep bir adım arkasından yürüdüğüm halde kepini takış şeklinden dolayı yüzünü daima yarım yamalak görürüm.
Önce sesi gelir. Bazen boynunun yukarısında bir kafa ve bir yüz değil de yalnızca gür bir ses taşıdığını kurgular ve o esnada bahsettiğim bu gür sesin benim yerden bitme komutanımın o narin bedeninden bir çırpıda ve zahmetsizce çıkıyor olduğu gerçeğine şaşırmamak için her defasında gördüğüme değil duyduğuma dikkat ederim. En doğrusu budur.
Kışlanın geniş avlusuna uzanan ağaçlı yoldan iç kısımlara doğru ilerlerken arkasından komutanımı takip eder, usulca yürüyüp adımlarını izler ve onu rahatsız etmeden aynı hızda tempo tutarak gölgesi gibi konumlarım kendimi ve bunu öylesine ustaca bir yöntemle yaparım ki dışarıdan bakınca karşıdan gelenleri gerçekten tek bir kişiymiş gibi görürsünüz.
Komutanım bana bazen ‘HABERCİ!’ diye bağırarak bazen de ismimle çağırarak seslenir. Hangisini tercih ettiğine bakarak o günkü ruh halini çıkarsarım. Bana adımla emrediyorsa rahat bir gün geçirecek olmanın bilinciyle gizliden tebessüm ederim ama olur da buyruğunu HABERCİ!’ nidasıyla vurgulayıp gürültüyle savurursa en az onunki kadar kaygılı bir ruha bürünürüm (Kendim kaygılandığım için değil, bir başkasının kaygısının etkisiyle yaşanabilecek aksaklıkları göz önünde bulundurduğum için). O vakit bilirim ki alay, tümen veya daha başka bir yerden –böyle yerler saymakla tükenmez nasılsa- teftişe gelecek saygıdeğer konuklarımız bölgede oldukları herhangi bir an içerisinde kışlaya uğramak üzere yolda olabilirler.
Teftiş ihtimali olan günleri komutanım ve çevresindeki bütün rütbeliler ve diğer piyadelerle beraber diken üstünde geçiririz. Olası aksilikleri önlemek amacıyla herkes elini taşın altına koyar.
Burada olsanız Albay korkusuyla panik içinde koşuşturanları, koşuşturanlar arasında kendine saklanacak yer arayanları, çatı aralarına gizlenmiş kuş yuvalarını acımasızca bozanları, silah depolarındaki hasarlı tüfekleri dikkatle onaranları, ellerindeki bez parçalarıyla öncesinde zaten berrak ve pak olan camları bir kere daha parlatanları, yerleri silip süpürenleri ve çiçekleri sulayanları sizler de görürsünüz.
Bölük komutanlarının odalarını envaiçeşit güzel kokuyla donatanlar, bilmem kaçıncı kez sakal tıraşı olanlar, koğuşlardaki yatakları tekrar tekrar toplatanlar ve kıyafetleri düzgün görünmeyen erlere paldır küldür saldıranlar meydanda volta atar. Etrafı korku rüzgârları sarar, sonra ama bu uzun ve sancılı bekleyişin ardından teftiş söylentisinin yine bir yanlış anlaşılmadan ibaret olduğu anlaşılınca hayattan yalıtılmış yalnız ve biricik kışlamıza bir kere daha hiç kimseciklerin gelmeyeceği ortaya çıkar.
Batan güneşin seyrinde kendi kabuğuna çekili gizemli adamız giderek ıssızlaşırken aynen önceki günlerde yaptığı gibi biten günü sevinçle uğurlar.
Komutanım işte bu kez beni adımla çağırır, bir bardak su istediğini belirtir. Bu dileği aramızda kendiliğinden gelişen ve tehlikenin uzaklaştığını anlamamıza yarayan bir iletidir.
Ansızın gelen rahatlama hissiyle önce kepimi çıkartır; sonra komutanımın kapısını tıklatır ve süratle baş selamımı vererek bir bardak ılık suyu çalışma masasına hürmetle bırakırım:
‘Başka bir emriniz var mı komutanım?’ sorusunu sorduktan sonra ‘Çıkabilirsin!’ komutunu duyar duymaz odasının önündeki haberci taburesine oturur, kara kaplı defterime uzanır ve tuhaflıklar dizisine bir yenisini daha eklemek üzere batmakta olan kış güneşinin dokunduğu denizin mavisinde biten kızıllığa dalmadan yavaş yavaş yazmaya başlarım.
İşim gücüm budur benim.
Az çok anladınız, değil mi?















