
“46-48 beden
Hakiki yün kumaştan bayan palto satılık.”
Nezih, sabahları okumadan yapamıyordu. Ne az ne çok, tam dozunda kızarttığı bir dilim ekmeğin yanındaki tereyağı, peynir ve reçelin eşlikçisiydi bu rutini. Damağı da bu tamamlayıcı keyfe alışmıştı, olmazsa çayı aynı tadı vermeyebilirdi, hiç riske girmiyordu. Aslında rahmetli babasında gördüğü okuma alışkanlığını sürdürebileceği bir “entelektüel” hayatı yoktu. Anılarındaki manzara, tıpkı Amerikan filmlerindeki gibiydi. Süt, ekmek ve günün gazetesinin sokak kapısına bırakıldığı bir evde doğmuştu. Ki o ev, şu andakiyle aynıydı. Neredeyse her bir detayıyla. Yine kızarmış ekmek yanında çay olurdu ama fincan farkıyla. Gazete, babasına yetiştirilirdi, taze taze… Şimdi daha iyi anlıyordu; bu, sabahları babasına tanınan bir ayrıcalıktı. Çünkü annesi, sadece eki okurdu. O yıllarda çoğu gazetenin magazin eki vardı. Moda, yemek, sinema dünyasının meşhurlarının özel yaşamlarının fotoğraf destekleriyle anlatıldığı ekler. Halıdan çıkmayan lekelere öneriler, erkekleri evde tutmanın yolları, ojenin kolay çıkmamasının püf noktası, gazı çok olan bebeklerin sorunsalı, korseye girmenin kolay yolu, zeytinyağlının şeker miktarı, burca göre alışveriş önerisi. Hafif haberler. Babası, kahvaltı sırasında önce hızlıca gazeteyi okur; günün manşetlerine, üçüncü sayfa hariç siyasi haberlere, arkadaki spor yorumlarına bakar ve en tatlı lokmayı sona saklardı, bulmacayı. Onu halletmeden evden dışarı adım atmazdı. Bu, onun sabah sporuydu. Karısına hiç sormazdı, “önce sen gazeteyi okumak ister misin?” diye… Belki de annesi, bulmaca için gelişigüzel katlanarak mahremiyetini yitiren sonra da kenara bırakılan gazeteyi ellemek istemiyordu. Suskun bir kadındı. Ayrıca istese de kahvaltı sofrasını hazırlamak, çocuğu okul için kaldırıp son eksikleriyle ilgilenmek, herkesin istediği kıvama göre yumurta hazırlamak, önlük yakası iliklemek, tırnak ve kulak kiri kontrolü yapmak, sağa sola dağıtılmış ödevleri bulmak yani son ütücülük görevi annesinin yakasından bir türlü düşmediği için, gazetenin ilk ellenişi bir türlü babasından alınamazdı. Hassas karnı “yuvanın işleri” olan annesi, evden dışarıya adım atmaya hiç fırsat bulamazdı. Boş vakti hiç ama hiç yoktu. Bir o kadar da güzel ve bakımlı görünmeye takıntılıydı. Evin hiç bitmeyen temizliği sırasında bigudili olan saçlarını saat beş gibi açardı, başka giysilere geçerdi. Çok titizdi. İncecik bir kadındı. Çok güzel kokardı. Akşam olmadan, diktiği elbiseleri bir davete gidilecekmiş gibi giyinirdi. Nedense mutlaka kalın bir kemerle ince belini daha da sıkardı, alçak topuklu ayakkabılarını geçiriverirdi ayaklarına. Hiçbir yere gidilmezdi. Mükemmel yemek yapardı. Harika kanepe üretirdi bir kere. Televizyondaki Amerikan filmlerinde ne gördüyse o eve sokmaya ant içmiş gibiydi, hiç çıkamadığı dışarıyı eve uyguluyordu. Film karelerindeki gibi haşlanmış mısırı, et yemeklerinin yanına koyardı, koçanıyla. Salçalı spagetti ve mantar yatağında bonfile hazırlamışsa, büyük büyük bardaklara süt koyardı, bunu ille yemeğin yanında içme şartı getirirdi. Sonra da kareyi “apple pie” ile tamamlardı. Geceleri yalnız kaldığında boyuna dikiş dikerdi. Pantolon, gecelik, elbise, bluz, don, pijama, gömlek. İzlediklerinden canı ne çektiyse artık. Hepsini ama hepsini kendi dikerdi. En çok da geceleri uykusu kaçınca. Evde hiç fazlalık sevmezdi. Düzen insanıydı. “Dikey halı “sevmem derdi mesela. Doğru, filmlerde de yoktu. Yıllar sonra anladı Nezih. Annesi, kapıların arkasına sargılı konan halıları kastediyordu. Dolaptaki askılar aynı cinstendi. Beyaz ahşap. Giyilmeyecek, kullanılmayacak hiçbir eşya o eve giremezdi. “Onun evinin kuralıydı” bu.
Soğuk karlı bir kış günü Ankara’dan babasının kuzeni Nazmiye Teyze gelmişti. Yeni emekli olmuş bir büyüktü. Kendi de “büyükçe” bir hanımdı. Kütüphaneci olduğu anlatıldı Nezih’e. Çok okumuş, görmüş, gezmiş bir kadındı. Sürekli konuşuyordu. Ama hiç boş olmayan cinsten. “Ayaklı kütüphane” dediklerinin O olduğunu düşünmüştü. Evde değişen bir tansiyon hissedilse de henüz onun aklı yetmiyordu bunu değerlendirmeye. Babası işe gidince annesiyle bıdı bıdı hiç susmuyorlardı. Ya da daha çok Nazmiye Teyze konuşuyordu.
“Neden gazeteyi önce İbrahim okuyor?”
“Yahu bence fazla çaba harcıyorsun?”
“Harcanıyor musun?”
“Hiç düşündün mü?
“Niye?”
“Sence?”
“Ne istiyorsun?”
“Kendi aklına güvenmiyor musun?”
“Doğrusu yanlışı var mı?”
“İçine atmazsan ne olur?”
“Ne olur yanlış yapsan?”
“Dışarda giymek için bir şey diktin mi? Hiç palto dikmediğinin farkında mısın?”
Üç ay kadar yatılı kaldı Nazmiye Teyze. En çok bir sorgucu halini, bir de köşelerini hatırlıyordu Nezih. Komik bir kadındı. Karnını tuta tuta güler ve güldürürdü. Rahattı, düşündüğünü pat diye ortaya koyuyordu. Havalıydı. Annesinden farklıydı, başka bir özgüveni vardı. Sesi hiçbir yerlere kaçmıyordu. Evde herkese görünmez bir ayar çekmişti sanki. Ya da görünür.
Artık 42 yaşındaki Nezih’e “titiz bir bekâr” denebilirdi. Sevgilisi oluyordu ama çabucak terk ediyordu kızlar. Başlarda pürüz çıkmıyordu, sonrasında kızları evinde konuk edince ne oluyorsa oluyordu. Bazen güzel güzel içeceklerini yudumlarken, fıstığın uçuşarak yere düşen kabuğunu, halıya konmuş bir adet çörek otunu asla görmezden gelemiyordu. Hemen koşup şarjlı süpürgeyi getirerek, kız arkadaşının ayaklarını kaldırıp, dökülenleri yok ediyordu. Biraz sıkıcı, çokça iticiydi. Hep birilerine lâyık olma telaşı vardı, kime olduğu tartışılabilirdi. Böyle görmüştü anneciğinden. Sevimliydi de. En azından dürüsttü, tutkuluydu, saygılıydı en çok da geçmişin değerlerine. Erken yaşta kaybettiği anne ve babasının gölgesini ela gözlerinde taşımayı severdi. Çelimsiz vücudu, ince uzun boyu, onu olduğundan daha da uzun gösteren boynu ve sarı iri dalgalı saçlarıyla alımlı bir adam olmuştu ama bunu göstermekten yana değildi, üşeniyordu. Ailesinden kalan bu evde bilemediği bir özlem içindeydi. Salonunda çalışarak, evinin sıcaklığından çıkmadan, dış dünyayı gözleyerek, hayatı güncelleme gereği duymadan günlerini tüketiyordu. Artık gazete almasa da telefonundaki uygulamalardan takip ettiği bazı hesaplar vardı. En çok sevdiği, mahallesinin kurduğu grubun hesabıydı. Binlerce, hatta yüzbinlerce üyesi vardı. Herkese çok şaşıyordu. Birbirlerine nasıl oluyordu da bu insanlar bu kadar güvenebiliyorlardı. Orada sıkıntılarını, sevinçlerini, şikayetlerini, yalnızlıklarını, beklentilerini neredeyse evlerinin adreslerini açıkça yazacak kadar paylaşabiliyorlardı. Korkmuyorlardı. Nasıl oluyordu da bu mahalleyi, bu semti, küçük, korunaklı bir çekirdek aile gibi görüyorlardı? Hayret ediyordu. Durmadan paylaşım yapanlar vardı. “Dün gece bir gibi, tam yatmıştım, bir su sesi duydum. Gül sokaktayım. Sabır Apartmanı teras dairedeyim. Duyan var mı?” diye konuyu açana verilen cevapları okumak en büyük eğlencesi olmuştu. Tek tek yapılan yorumları takip ediyordu. Yüz yüze kimseyi tanımasa da herkesi tanıyor gibiydi. Buna hem şaşıyor hem seviniyordu. Bu geniş ailenin içine izleyici olarak girebildiği için mutluydu. Ortak bir dil vardı orda. İnsanlar belki de kasapta, berberde, otobüs durağında karşılaşıyorlardı ama tanışmadıkları için geçip gidiyorlardı. Dün gece bu kadar derin bir muhabbete girdiklerini bilemeden yan yana oturup, sessizce kıymalarının çekilmesini bekliyor olabilirlerdi. Hiç tanışmadan, tanınmadan sadece o grupta birbirlerini biliyorlardı. Asrın mucizesiydi. Bu grup hesabında hiç kazık yemeyeceklerine, hiç yalan atılmayacağına, her söylenenin mutlaka bir iyiliğe vesile olacağına, birinin deneyiminin bir başka komşuya faydalı geleceğine inanılıyordu. Bu masalsı bir gerçeklikti ya da mahalli bir yanılsamaydı. Nezih de diğerleri gibi grubun nüfusunun 382 bin kişi olmasına takılmak istemiyordu, mahallenin bu kadar kalabalık olmayışına da. Bu hesap, sıcak bir yuvaydı. Sorulara cevap, genelde “yok duymadım, ya da duydum” şeklinde başlayıp, “öğlene yapılacak fasulyeye konacak tuz miktarına” kadar ilerliyordu. Oradan kâkül kestirilecek kuaföre geçiliyordu. Kopçası bozulan sutyenine tamirci, yazlığına kiracı, koltuğuna temizlikçi, evinde yalnız kalamayan köpeğine bakıcı, anneye yardımcı, boşanacak kıza avukat, hep kırılan tırnağa manikürcü, bozuk sinirlere falcı aranıyor da aranıyordu. Her arama yeni bir şeye yol açıyordu, şaşırtıcı kısmı da buydu. Belki de grupta siyaset konuşmak yasak olduğu için böyle konular konuşuluyordu. Bu sayede ülkedeki gündemden yorulan kafalar stres atıyordu. Herkes nasıl olup da aynı cenahtayız yanılgısını taşıyor diye düşünmemek hepsine iyi geliyordu. Güzel olan, sorgulamadan inanmaktı. Başlarda “burada dönenin ne olduğunu anlamalıyım” demişti, sonrasında o da bu girdabın müdavimi olmuştu. Günlük eğlence ve magazin ihtiyacını buradan besliyordu. Ama hiç yorum yapmadan, sessizce kenardan. Henüz varlığını fark eden olmamıştı.
En çok da “Özleminiz” isimli kullanıcıyı merak ettiğini aylar sonra yine kendi fark etti. Onun hiçbir paylaşımını kaçırmadığı bir gerçekti, hiçbir. Kulpu kırık fincan, tokası düşmüş kemer, Amerika’dan alınmış paten, akrebi düşmüş saat, Meksika’dan getirilmiş sadece birkaç kez açılmış az sorunlu paraşüt, maden suyu şişesinin kapak koleksiyonu (aynı marka 1874 adet), dibinde biraz kaldığından emin olunan vişne rengi ruj (çevirdikçe çıkmasa da onu özel imal edilecek bir aparatla kazımak isteyenler için) fincanı olmayan tabaklar, teki olmayan çoraplar, şişesi olmayan oje fırçaları, göğüs arayan sutyenler…liste uzayıp gidiyordu. Her gün bitmek bilmeyen satış listesi paylaşıyordu Özlem. Bu kadar birbirlerine mesafeli, eskilerden kalmış, ne işe yaradığı tartışmalı, akla gelmeyecek kadar komik ve manasız parça nasıl olup da bir evde bulunabilirdi? Hiç atılmadan, hiç ziyan olmadan, hiç dönüştürülmeden hep mi tutulmuştu? Bu nasıl bir evdi? Hayal edemiyordu. Daha ilginç olan, bütün bu parçaların bir alıcısının çıkmasıydı. İnanılır gibi değildi. Belli ki tükenmez bir kuyu vardı o evde. Nerelerden nasıl toplanıyordu bunlar? Çok merak ediyordu Nezih. Ama hiç talep etmeye cesaret edememişti. Kullanılmayacak hiçbir eşyayı eve almaması annesinin öğüdüydü. Unutmuyordu. Bu hesabın sahibi bütün bu ilanlar için az da olsa bir ücret koyuyordu. Belki de inandırıcılığını arttıran buydu.
“Hakiki yün kumaştan bayan palto satılık.” O sabah kahvaltı sırasında okuduğu bu ilan onu başka türlü etkiledi. Satışa çıkarılan, çok gerçek ve işe yarardı… İlk kez.
“Kol ağızlarında az da olsa eprime mevcuttur. Ancak bu, ona ayrı bir hava katmaktadır.”
“Bu paltonun, bir zamanlar iri bir bedeni sarıp sarmaladığı belliydi. Demek ki şişman bir kadındı sahibi.” Profil fotoğrafındaki kişinin bir zamanların ünlü zayıf mankeni Twiggy olmasına takılmadı. Paltonun fotoğrafına tıkladığında kol kenarları biraz eprimiş gibi görünse de ben kaliteliyim diyen, özgüvenli ve zamanında işini layığıyla yapmış olduğu belli bir havası vardı. Adlandıramadığı yakınlık, düşündürttü. Belki uzunca bir süredir pirinç ayaklı, krem formika bir gardıropta sırasını bekliyordu. Kimse almazsa birilerine bağışlanacaktı belki. Özel dikim miydi acaba? Bağımsız ve özgün bir duruşu vardı. Konfeksiyonda üretilmişe benzemiyordu. Fotoğrafta görünen paltoyu giymiş olan belli ki biraz dikdörtgen gibi, hatta iri bir dikdörtgen gibiydi. Gülümsedi. Acaba nereleri görmüştü bu palto? Rusya. Mesela İskandinavya. Veya sahibi gibi İstanbulluydu? Hiç Beyoğlu’ndan dışarı çıkmamış olabilirdi. Torun torba görmüş müydü? Nasıl bir ev hayatının içinde ömrünü geçirmişti bu palto? Palto bu, neden ömrü evde geçsin ki? Sahibi evlenmiş miydi? Acaba kaç aşk yaşamıştı? Bir yerlere gidildiğinde ya da eve gelindiğinde, sahibinin vücudundan onu kim almıştı? Hiç omuza atılmış mıydı? Dışarıya gidileceğinde kim tutup giydirmişti? Duruşuyla ne anlattığı belliydi. Bu paltoya bir sırt çantası eşlik etmiş olamazdı. Eskise de gücünden eksilmeyen türdendi. İçi boş olsa da ağırlığı olan, karşı tarafa verdiği resimle önyargı sunan.
Nezih, bir anda gülümsedi. Bu ilanda cazip olanın ne olduğunu çözmüştü, şimdi rahatladı, hatırlayınca içi ısındı. Dışardan gelen vapur düdüğüyle eve de bir neşe girdi. “Hava nasıl acaba?” diye içinden geçirdi.
“…Görmüş geçirmiş bir palto olduğu her halinden bellidir. Arzu edilirse düğmeler aracılığıyla bedende oynama yapılabilir. Kumaş, zamanında İngiltere’den alınmıştır. Özelden bana ulaşabilirsiniz.”
Klavyenin başına geçti. Hiç tereddüt etmeden ilk kez yazdı.
“Ben almak istiyorum. Sattığınız sadece bir palto değil. Benim Nazmiye Teyzemin paltosu.”



















