
2019 Women’s Prize For Fiction uzun listesinde yer alan Sophie Van Llewyn’in Şişeye Tıkılan Şeyler kitabı Seda Çıngay Melor’un çevirisiyle Dedalus Kitap’tan çıktı.
Roman, 1970’lerin Ceauşescu dönemi Romanya’sında geçiyor. Diktatörlük, özgürlük, aile, sadakat, kendin olabilmek, kadınlık üzerine katman katman açılan bir hikâye anlatıyor. Genç öğretmen çift Alina ve Liviu rejimin baskısı altında yaşamaya çalışırken Liviu’nun kardeşinin kaçışıyla devletin tüm kuşkusunu üzerlerine çekerler. Alina, onu takip eden işkenceci ajanlar, şikayet eden öğrenciler, Alina’nın rejim yanlısı annesi arasında yaşamaya çalışan bir kadındır. Llewyn, onun bu olaylar karşısında yaşadıklarını ve yaşamadıklarını, gerçekle hayalin sınırlarının gitgide belirsizleştiği hikâyeyi flaş kurgu şeklinde anlatıyor.
Çok kısa bölümler, günlükler, kaçış listeleri, anlatıcı değişmesi, parçalı ve atlamalı anlatı metni takip etmeyi zorlaştırsa da bu parçalılık hali git gide Alina’nın varoluşunun yansımasına dönüşüyor. Bu da baskı altındaki hayatların gerginliğini ve travmalarını çarpıcı şekilde okura hissettiriyor.
Şişenin içindeki Beden, Sıkışan Ruh
Devlet gözetiminin, ihbarların, korkunun günlük hayata sindiği atmosfer, romanın önemli katmanlarından birini oluşturuyor. Böyle totaliter rejimlerde bireyin sınırlarıyla özgürlüğün karşı karşıya gelmesi onları her an izlenecekleri, her an işkenceye maruz kalacakları düşüncesi insanları iktidarın ajanına dönüştürecek bir ruh haline girmelerine neden oluyor. Yani Foucault’un Panoptikon modeli her sayfada kendini gösteriyor demek yanıltıcı olmaz. İktidar denen aygıt sadece tepeden inmez, her ilişkide hatta anne-kız ilişkisinden bireyin kendisiyle kurduğu ilişkiye kadar tehdit oluşturur. İktidar görünmez bir ruh gibi insan ilişkileri arasında dolaşır. Alina’nın yaşamı da bu kaosun içinde şekilleniyor.
Duyarlı her insan gibi sessiz kalarak direnmeye, görünmez kalmaya çabalayarak varlığını sürdürmeye çalışıyor Alina, bu baskının altında. Pek tabi ki bunun bir bedeli var. Yalnızlık. Totaliter düzen onu giderek yalnızlaştırır. Yalnız kalmak bir bakıma güvenlidir çünkü görünür olmak tehlikelidir. Despotik rejimlerde görünmez olmak kadının kendi olarak hayata tutunmasının yegâne koşuludur aslında. Devletin ideolojik baskısı ve erkeğin bundan aldığı güçle kadınlar iki kez baskı altına alınır. Fakat patriyarka ne kadar bastırmaya çalışırsa çalışsın kadınlar bu görünmezlik içinde kendilerini sessizce var eder. Bedenleri üzerinden yapılan ruhlarını parçalayan insanlık dışı tüm davranışlara karşı direnirler.
Kendine Ait Bir Oda ya da Kendine Ait Bir Ruh
Rejimi reddetmenin en radikal biçimi Alina’nın sessizliğidir. Konuşmak nasıl ki sistemin diliyse susmak da o dili bozmaktır. Bu açıdan bakıldığında kadın bedeni kitap boyunca kendini muhalif bir ses olarak gösteriyor. Böylece Llewyn travmadan bir poetika yaratıyor. Bu poetikada Alina sistem tarafından türlü şekillerde görünmezliğe sürükleniyor. Ruhu bu görünmezliğin içinde kendine ait bir yankı arayışına girer, bıkmadan bu arayışını sürdürür. Burada romanın başka bir katmanını fark ediyoruz. O katman da kadınların baskı altında bile yeni bir dil, yeni bir benlik, yeni bir sığınak oluşturma kudretini gözler önüne seriyor. İşte bu yüzden şişe de hapishaneden ziyade kendini her koşulda yeniden var eden rahimdir. O rahimden kendisi çıkar ama sessizce sistemi oraya tıkar. Kendisi o sessizlikten tüm gürültüsüyle çıkarken edebi ağ kurmayı da ihmal etmez.
Virginia Woolf’un Kendine Ait Bir Oda romanında kadınlar için talep ettiği alan, Alina için ruhsal bir sığınaktır. Dışarıda yeri olmayan kadının zihni yarattığı küçük adacıklarla sığınak kurabilir hâlâ.
Alina’nın sessizliği romandaki her kadının hayatına sinmiştir. Bu, Judith Butler’in toplumsal cinsiyetin ‘performans’ ını hatırlıyor. Llewyn bu kadın mirasını taç yaparak başında taşır. Kadınlar sözcüklerle yarattıkları dünyanın yankısını birbirlerinin seslerinde edebiyat aracılığıyla taşır. Bu yankı, patriyarkanın monolojik diline meydan okuyor.
Kırılan Şişenin İçindeki Işık
Şişeye Tıkılan Şeyler, dönem romanı gibi gözükse de özü itibariyle bir kadının varoluşunun anatomisi. Alina’nın hikâyesi gözetim toplumunun baskısı altında sıkışan bir ruhun direnişini gözler önüne seriyor.
Sonunda şişe kırılır mı kırılmaz mı bilemeyiz. Fakat şişedeki çatlaklardan sızan ışık gözetim ve baskı altında bile kadının dilinin, benliğinin, sesinin, ruhunun yeniden doğduğu yaşam fenerine dönüşür.
Son olarak, roman için sadakat ve ihanet ikileminin yeniden tanımlandığını söyleyebiliriz. Kitapta sadakat ahlaki değil hayatta kalma stratejisiyken, ihanetse insan kalmanın tek yolu olarak gösteriliyor. SophieVan Llewyn hayatın içindeki bu kavramları yeniden tanımlayarak her şeyin aslında sadece insana dair, bu kavramların da sistemin dayattığı şeylerden ibaret olduğunu ve denklemin içine insan faktörü girince nasıl da yok olduğunu çarpıcı şekilde gösterir okuruna.

















