Masthead header

Öykü: Bir kararın ilk günü | Deniz Dursun

Taksicinin yüzünde müşteriyi bilerek uzun yoldan getirmiş olmanın o sinsi, insanı tehdit altında hissettiren gülüşünü gördüğü halde hiç sesini çıkarmadan parasını ödeyip alelacele indi. İstanbul’la ilgili tek hatırası var. Bir keresinde okul gezisi olmuştu İstanbul’a da bütün arkadaşları giderken o gidememişti. Vapurda bir sürü fotoğraf çektirmişti kızlar; kimi Kız Kulesi’ni almıştı arkasına, kimi saçlarını rüzgara bırakmıştı. Ezgi dönüşte özlemle bakmıştı hepsine; henüz gidemediği bu yere, içine bir türlü çekemediği bu havaya duyduğu, ne zaman gelip yakasına yapışacak olsa daha gelişinden tanıdığı özlemle; içinde yıllar yılı çaresizliği büyüten özlemle. İndiği yerde bir süre kaldı. Etraf, dokusunda kentin suretini taşıyan, birbirinden kudretli, bir yanıyla da birbirine benzeyen binalarla doluydu. Belli, navigasyon doğru getirmişti. Zaten taksici de iyi biliyordu yolu, bile bile uzatabildiğine göre… Büyük Londra Oteli de hemen şurada olmalıydı, ya da belki şurada, öbürünün yanında. Çok geçmeden buldu – taksi biraz daha geride dursa tam önünde inmiş olurmuş. Önce uzun uzun inceledi yapıyı, sonra içeri girdi. “Fotoğraflardakinden daha görkemliymiş” dedi. Tabii, Beyoğlu’nun asırlık binalarından, şöyle bir bakınca tanıklığı yüzünden okunuyor; pencereler, kapı, duvar, merdivenler, hepsi şehrin ağırlığıyla yoğrulmuş. Ezgi gibi binlerce hayat geçmiştir bu kapıdan, yüzünde güller açarak girenlerin telaşla çıktığı olmuştur. Resepsiyondan sağa kıvrılınca girilen az aydınlatılmış bölmede bir tuvalet var. Tam otelden çıkacağı sırada ya da erken geldiği için kalacağı odanın boşalmasını beklerken kaç kişi oraya girip peçetenin bittiğini fark etmiştir? Hiç suyun kesilip insanların saçları şampuanlı, duşta kaldıkları olmuş mudur? Şu merdivenin başında mesela bir ayna duruyor; aynanın karşısında gür, yeşil yapraklı çiçekler. O çiçekler şimdi kaç yaşındadır? Daha dün yapraklardan birini hangi çocuk gizlice koparıp kaçmıştır?

Heyecanını gizlemeyi iyi becererek ve gayet soğukkanlı, resepsiyon görevlisiyle konuştu. Lisede rol aldığı tiyatro oyunlarının işe yaradığı anlardan biri. Bir belboy eşliğinde 306 numaralı odaya götürüldü. Valizini bırakırken yerdeki halıya takıldı gözü, yavaş yavaş perdelere kaydı, sonra yatağa değdi. Son aylarda hep oradan oraya koştururken bir yere kök salmanın ne demek olduğunu unutmuştu. Girdiği yerlerden çıkmayı iyi biliyordu da çıktıktan sonra döndüğü yer aynı değildi. Yine aynı yere döneceğini bilmenin tekinsiz rahatlığından uzakken aslında her şeyi yapabilirdi. Hayatını tehlikeye atabilir, büyük eylemlere imza atabilir, ülkenin kaderini değiştirebilirdi. Hiç değilse kendi kaderini. Diğerleri evden hep eve dönmek üzere çıkıyorlardı; alışverişe, işe, okula, tatile, protestolara hatta, eve dönmek üzere gidiyorlar, iş yerinde geçirdikleri tatsız bir günün ardından soluğu yumuşak yataklarında alabiliyorlardı. Çok sarhoş oldukları bir gecenin sabahında gözünü evinde açacağını bilmenin erinciyle hayatını sürdürebilenler vardı, sonra evine arkadaşlarını davet edebilenler, telaşsız ve uzun duşlar alabilenler, üç beş bluzunu, mutlaka diş fırçasını ve tabii yedek iç çamaşırlarını yanında taşımak zorunda hissetmeyenler. Ezgi’nin ise kaldığı yerlerden bütün çıkışı hiçbir yere dönememe ihtimali olduğunu bilerek olmuştu; sırtındaki çantanın ağırlığından azade şöyle bir yürüyüp gelme, tembel günündeyse eğer televizyon karşısına yayılıp aylaklık etme şansı yoktu. Fakat az önce otel görevlisinden -çok şükür ki- içinde sigara içilebildiğini öğrendiği bu odada ev hissine çok yakın bir koku vardı. Korktu.

Lobiye indi, beklemeye başladı. Asıl heyecanın içinde şimdi büyümeye başladığını, bir şeyin midesinden yuvarlana yuvarlana boğazına kadar çıktığını hissetti. Bugün işteki ilk günü. Gözü hep kapıda. Sipariş ettiği kahve çoktan soğudu. Yine de hepsini içti. Ömrünün yarısından fazlasını nasıl geçineceğinin hesabıyla geçirmiş; bugün buraya, kalabalığından korkmaya bile henüz vakit bulamadığı bu kaotik şehre para kazanmak için gelmiş biri için soğumuş kahveyi beğenmemenin şımarıklık olacağını düşündü. Lobiyi giderek dolduran insanlara baktı. Kimi koltuklar cilveleşen sevgililerle; kimileri çocukları aman uslu dursun da koltukların yanına itinayla yerleştirilmiş abajurları devirmesin diye uğraş veren annelerle; kimileri etrafındaki genç kadınları gözleyen, olasılıkla yanlarına yanaşıp tanışmanın fırsatını kollayan kart zamparalarla doluydu. Ezgi kendini ne sevgililerden birinin, ne annelerin, ne kart zamparaların çapkın bakışlarına karşılık veren, ne de bundan tümüyle rahatsız olan genç kadınların yerine koyabildi. Yine de onunkine yakın bir hayat olacaksa bu, kart zamparaların göz hapsindeki genç kadınlarınki olurdu. Bugüne bugün kendisi de çoğunluğunu kart zamparaların oluşturduğu bir sürü adamın keyfi için buraya gelmişti. Öyle gerekiyordu. Yapabileceğini düşünmüştü. Yersiz yurtsuz ve sıklıkla yalnız olduğundan başta bu durum oldukça mantıklı ve basit geldiyse de şimdi burada bekledikçe, biraz da yerleştiği odanın kokusunun etkisiyle, korkuları gün yüzüne çıkmıştı. Tiksinti duyuyordu. Demek ki onu gözetecek ya da onun gözettiği, gönülden bağlı olduğu, sorumluluk duyduğu birilerinin; akşam oldu mu gittiği, mobilyalarını özenle seçtiği, düzenini bildiği, yuva dediği bir evin olmaması yetmiyordu. Bazı büyük kararları insanın içi de almalıydı.

Çat diye bir ses duydu, irkildi. Arkasını döndüğünde abajurlardan birinin gerçekten devrildiğini gördü. Anne bağırıyor, çocuk ağlıyordu. Bu manzarayla Ezgi’den başka ilgilenen yoktu. Herkes meşgalesine devam ederken bir tek Ezgi tüm dikkatini arka masaya vermişti. O sırada anneyle göz göze geldiler. Kadının bakışlarındaki buğu Ezgi’ye kendi annesini hatırlattı. Annesi Ankara’ya taşınıp Ezgi Eskişehir’de garsonluk yapmaya devam ederken, daha araları bozulmamışken ve en yakın arkadaşı yerine koyarken Ezgi onu, bir gün arayıp gece beraber olduğu çocuktan bahsetmişti. Akranıydı, sürekli Ezgi’nin çalıştığı bara gidiyordu, gel zaman git zaman birbirlerinden etkilenmişler, işte o gece de yatmışlardı. Bir başka telefon konuşmalarında bu kez başka bir çocuktan söz etti. Onunla da iş arkadaşlarından birinin vasıtasıyla mesai bitiminde tanışmışlar, birbirlerinden etkilenip etkilenmediklerinin farkında olmadan yatmışlardı. Kafası karışmıştı, onu söylüyordu annesine, “tam sevgili olunacak biri aslında ama daha çok vakit geçirmek, tanımak istiyor muyum bilmiyorum, galiba beni heyecanlandırmadı” diyordu. Sonra bir başkasını anlattı. Üniversitenin ilk senesinden arkadaşıydı, yıllar sonra ansızın karşılaşmışlar, eski günleri yad ederek başladıkları gecenin sonunda yatmışlardı. Annesi bir gün “benim canım burnumda, senin anlattıklarına bak, bu işe bu kadar meraklıysan bari para alsan üstüne” demiş, canının neden burnunda olduğunu söylememişti. Bir daha aynı sıklıkla konuşmadılar.

Kadınla annesinin bakışlarındaki benzerlik her şeye rağmen Ezgi’yi gülümsetti. Bu gülümsemeye aynı dudak hareketiyle karşılık veren kadın, kollarını iki yana açıp omuzlarını kaldırdı, “n’aparsın, hayat…” der gibi baktı. Bu esnada çocuğu kocasının başına atmanın bir yolunu bulmuş, gövdesini tamamen Ezgi’den yana döndürmüştü.

“Benden çok o istedi oğlanı, iş bakmaya gelince kem küm ediyor.”

Ezgi göz ucuyla babaya baktı, onun kayıtsız halini bir müddet izledi. “Hep öyle olur” dedi, “benim babam da beni çok istemiş ama ben onu en son yedi yaşımda gördüm.”

“Şimdi kaç yaşındasın?”

“Yirmi yedi.”

“Misafir misin burada?”

“Yok, temelli geldim, çalışmaya.”

“Bu otelde mi çalışacaksın?”

“Yok.”

“Ya nerede?”

“Uzun hikaye.”

“Dinlerim ben, kafam dağılır. Her gün tonla iş yapmaktan da, bu heriften de, çocuğu pışpışlamaktan da gına geldi. Burada bile rahat yok. Bağırınca da ben kötü oluyorum.”

Ezgi son cümlenin haklılığını düşündü. Herkes gözünü dört açmış, annelerin anneliğini tartışıyor, her şeyi yanlış, her şeyi eksik buluyor, üstüne bir de pişkin pişkin akıl veriyordu. Başa çıkmak kolay değildi. Hadi diyelim başa çıkmaya karar verildi, hangi birinden başlanacaktı? Kendisi bile bu kadını ilk gördüğünde çocuğuna bağırdığı için ayıplamamış mıydı?

“Siz tatile mi geldiniz?”

“Öyle sayılır, bizimki de uzun hikaye, geliriz biz böyle arada hayatımızı değiştirdiğimizi sanıp ama bir bok olmaz.”

“Ben de hep hayatımı değiştirdiğimi sanıp yerimde sayıyorum, sizinle benziyormuşuz.”

“Nereden geldin buraya?”

“Eskişehir.”

“Orada ne yapıyordun?”

“Garsonluk.”

“Burada ne yapacaksın?”

“Orospuluk.”

“Nasıl yani?”

“Basbayağı orospuluk.”

“Neden?”

Kadının bunu sorarken kendisine acıyarak baktığını gördü. Pek şaşırmadı. Herkesin ona acıyacağını, kınayanların olacağını önceden hesap etmişti ancak kınanmayı tercih ederdi. Kınanmanın kendisi acınmaktan daha gururlu duruyordu. Kınayanlara üstten bakabilirdi insan; gözleriyle, sözleriyle, belki kaşının bir hareketiyle ezip geçebilirdi. Acınmak öyle değildi ama. Senin sözünün hükmü yoktu artık, yerin belliydi. Ne kimsenin canını yakabilirdin ne de söylediklerin koyardı insana.

“Para lazım, mümkünse çok para.”

“Başka işler de bulurdun.”

Madem kendisine acındı bir kere, içinden geldiği gibi konuşacak ki acıyan biraz daha acısın. Acımaktan canı acıyana kadar acısın.

“Bulunmuyor. Hem tasını tarağını toplayıp İstanbul’a taşınacaksın, hem iyi para kazanacaksın, çok zor. Elalemin verdiği üç kuruş. Tecrübesiz insan çalıştırmaya yanaşmıyor kimse. Öyle çok becerikli olduğum pek bir şey de yok. Oldum olası İstanbul’da yaşamak istedim ben. Günün sonunda becerdiğim tek şey de bu. Aslında oyuncu olmak isterdim de geç kaldım onun için. Olamam da zaten. Mesela şuradaki heriflere baksanıza bi’, genç kadınları yiyorlar gözleriyle. Bir tanesi bana bakmış mıdır? Hayır. Çünkü görünmüyorum, ışıltım yok. Yine de oyuncu olmak isterdim. Karakterim yokmuş gibi hissediyorum çoğu zaman. Nereye çeksen oraya geliyorum sanki, bir gün başka, öbür gün başka biri gibi davranıyorum. En çok bu yüzden oyuncu olmak isterdim. En azından kim olduğum, ne yaptığım belli olurdu. Ama dedim ya, geç kaldım. Ya da kalmadım mı acaba? Derler ya öyle, hiçbir şey için geç değildir diye. Ne dersiniz?”

Deminki sohbetin yerini monoloğa bıraktığını fark etti. Kadın masasına dönmüştü; sesi çok çıkmasa da mimiklerinden ve el kol hareketlerinden kocasıyla hararetli bir tartışmanın ortasında olduğu anlaşılıyordu. “Görünmüyorum” dedi. Kadının onu dinlemeye devam etmesi için bir sebep bulamadı. Bulunduğu vaziyetten utandı. İnsan böyle birdenbire içini dökmemeli, kendini tutmayı bilmeli, kaybetmemeli, bir zahmet bazı şeyleri de susup günlüğüne yazmalı, diye düşündü. Saate baktı. Kaçta buluşmak üzere sözleştiklerini bir an için unuttu. Adam mı geç kaldı yoksa kendisi mi çok erken geldi de uzun süredir bekliyor, kafası karıştı. Otele girip çıkan müşteriler kapıyı her açtıklarında içeriyi ılık bir esintiyle dolduran rüzgarın peşine takılıp kapının önüne çıktı. Önce üç tane büyük beyaz karavanı, sonra alet edevatları yolun karşısına kurma hazırlığındaki film ekibini gördü. Şöyle bir baktı, başrol kendisiymiş gibi salınarak karşıya geçti ve yürüdü gitti.

edebiyathaber.net (2 Haziran 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r