Masthead header

Öykü: Bir adam ve Kill Bill ıslığı | Mehmet Akgül

Sitemle, “Kaçtır yazı göndermiyorsun!” dedi.

Doğrudur, kaçtır yazı göndermiyorum. Bunun öyle özel bir sebebi yok. Sitem edenin kendisiyle de ilgili değil. Bu aralar oturup da yazamıyorum. Yazılanlara bakıyorum. Kitapları karıştırıyorum ama sadece karıştırıyorum. Yazamadığım böyle zamanlar bende sıkça oluyor. Bu zamanlarda su içtiğime, uyandığıma, evi tertemiz etmiş olmama şükrediyorum. Bunlar da olmasa yazmadığım zamanlara kat’iyen dayanamazdım.

Karşımdaki bunlardan haberdar değil mi? Haberdar da işte o kendisiyle ilgili bir durum olduğunu sanıyor veya sanmıyor da sebebini merak ediyor. Onun için yazı demek, hele hele de öykü demek, her şeyden öte. Yalnız benim öykülerimi pek yavan bulur. “Yazsa da şunun öyküsüne bir çatsam.” diye düşünür. “Hakkından bir gelsem!” Merak etmesi, sitemi bu yüzden.

Birinde bir kaynakçı çocuğun anlatıldığı öyküyü getirip koydu önüme. Bir hoca gibi. Putrel, hamlaç, ateş, kaynak maskesi, göz bağı, elektrot, kıvılcım… “Öykü bunlarla kurulmalı.” dedi. “Dümdüz değil, öyküde ne anlatılıyorsa onunla ilişkili her şey titizlikle ele alınmalı. Bu öyküyü okuyan,” dedi, “kaynakçılığı öğrenir… Hemen kaynak önlüğünü giyer, hamlacı eline alıp putrelleri kıvılcıma boğar. Lehim tırtıllarını görmek için can atar.” Falan filan… Birkaç öyküde de kahramanlarımın kıyafetlerini söz konusu etti. Kahramanlarımın kıyafetlerini orasından burasından çekiştirip durdu. Öykü kahramanının üstündekiler onun hakkında fikir verirmiş, benimkiler öykü vitrininden giyinmişmiş. Kahramanlarıma şöyle halis muhlis Karamürsel kumaşından yapılmış kıyafetler giydirip de ortalığa salamaz mıymışım?

Mıymışım!

Karamürsel kumaşı mı kaldı? Kalmasa da hak veririm ona. Sigara gibi. Ben sadece sigarayı ve nikotini bilirim. Üzerinde yazdığına göre içinde yetmiş çeşit madde varmış, belki daha fazla. Benim öyküler de herhâlde buna benzer. “Alın, okuyun işte!” der, “gerisini karıştırmayın!” Bir doktor da hastasına, onun iç organlarının adını, görevlerini sayıp dökecek, teşhisini bunlarla anlatacak değil ya! Ama kanaatimce öykü tam da budur. Görünüşün altındaki ayrıntılardır… İç organlarınca taltif edilendir. Öyledir. Ona hak veririm.

Koluma girdi, beni bir çayevine sürükledi. Öykü için en iyi yer, böyle yerlermiş. İnsanın kendini bıraktığı anlara şahit olduğumuz yerler. “Başka yere gidelim.” desem, sırıtarak alay eder, bana üstten üstten bakar, “Buradan daha iyi yer mi bulacaksın?” der. Bunu söylemezse o zaman da böyle düşündüğünü ben onun küçümseyen bakışlarından anlarım.

Benim niyetim bugün biraz dolaşmaktı. Hava güzeldi. Şubata rağmen iyice sıcaktı. Üstüme hırka bile almamıştım. Parklar çocuk sesleriyle doluydu. O yanımda olmasına rağmen meydanda oynayan küçüklere daldım. Güvercinlerle oynuyorlardı. Güvercinler havalanıyor, bir süre sonra küçüklerin yanı başında tekrar bitiyorlardı. Küçükler, zannediyorlardı ki güvercinler de onları kovalıyordu. Ama havalanamıyorlardı. Sadece koşuyorlardı. Saf bir güzellikle donatılmışlardı. İçimden karşımdakini bırakıp güvercinlerle bu oyunu oynamak geçti ama pek tabii beni bırakmadı. Gözlerini, gözlerime dikip, “Koskoca adamsın” dercesine baktı. Çay söyledi. Sigarasını çıkardı. Çay geldi. Küp şekerin ikincisini ortadan kırdı, yarısını çaya attı, diğer yarısını küllüğe. Çayını karıştırdı. 

“Güvercinlerin hakkından gelebilir misin?” 

İşte onun meşhur Kill Bill ıslığı… Başladı.

Islığın ilk salvosundan kurtulmak için. 

“Güvercinler çocuklarla oynar. Çocuklar da güvercinlerle… Gerisini bilmem.” dedim.

Güvercinler ne düşünürler, insanoğlunu ne olarak görürler, tüylerinde kaç renk vardır, insana niye kımıl kımıl sokulurlar?.. “Bilmem,” dedim. Rahmanî bir yönleri var mıdır? Dün aralarında olanın bugün yoksa yokluğunu çekerler mi? Bir aradayken tüylerinin altında ne saklarlar? Bilmem. Buradakilerin hepsi de bizim gibi buranın sakini midir? Bir zamanlar Bolu’da, büyük caminin avlusunda gördüklerimden biri, şimdi burada olup da yolu benim gibi, bu şehre düşenlerden midir? Dahası geçim sıkıntısı çeker, sevdalanır, olur olmaz duygulanırlar mıydı? Hepsine “Bilmem.” dedim. “Bilmem!” 

Güldü.  

“Güvercinler… Ayrıntı yine yok. Bir de çoğul eki. Tümdengelim. Başına bak, güvercinin; gövdesine, ayaklarına, ayaklarında kaç parmak var? Küçükler ne görüyorsa sen de onu görmüşsün. Böyle mi yazar olunur?”

Güvercin(ler) üzerine iyice çalışmalıymışım. Dünyanın, yörüngesinde dönerken çıkardığı o hafif tınıymış benim güvercinler hakkında söylediklerim. Bir halta yaramazmış, öykülerim de öyleymiş. 

“Yörüngeyi bırak, içine gir,” dedi, “içine, dünyanın içine. Ayrıntı kardeşim, ayrıntı!”

Çırağın elindeki tepsiye baktım. Tepsi, içimden ne geçirdiğimi anlamışçasına ışıl ışıl parladı. Aklımı çelmeye çalıştı. Onu alıp karşımdakinin kafasına geçirdim.

“Al işte yörünge, al işte Dünya, al işte ayrıntı, al işte öykü, lan!” dedim.

“Al, al, al, al!..”

Çırak kendisine baktığımı zannetti. Masamıza yaklaşıp,

“Buyur abi,” dedi.

Şimdi söylediğimden de bir şeyler çıkarır diye bir şey demedim, başımı sorun yok anlamında salladım.

Kalkıp gitmek, sahile doğru yürümek istedim. Kalktım, sahile doğru yürüdüm. Yanımdakine, “Git işine!” diyemedim, o da yanımda. Daha doğrusu peşimde, dönüp arkaya birkaç kez baktım, göremedim ama peşimdedir.

Sigarasını yakmıştır. Islığı ensemde, peşimden pis pis gülerek, alay ederek geliyordur. Koşsam, o da koşar, nereye kaçsam yakalar. Buldu ya bugün beni, rahat bırakmaz artık. O yok gibi yaptım. Yürümeye devam ettim. Islığın son kısmını şiddetle duydum. Şerefsizin ağzından burnundan çıkan ıslık değil de sanki bando mızıkaydı. Ardım sıra küfrü basıyordu.  

Yol üstündeki inşaatın önünde durdum. Gündüz olmasına rağmen belki buralardadır diye geceleri inşaatın bekçiliğini yapan arkadaşıma bakındım. Pek tabii yoktu. Belki de kovulmuştu. Üç gece önce kaynak makinesi inşaattan çalınmıştı. Yürütülmüştü. İşçiler, ustabaşı ondan biliyorlardı.  Yapar mıydı, yapardı ama bana, “Yapmadım.” dedi. Öyle dediyse öyleydi, ötesini kurcalamadım. Tahtalardan, çivilerden çıkan, ritimli, tok keser, çekiç seslerini dinledim, onlar biraz olsun ıslığı susturdu. “Al işte sana ayrıntı.” dedim. Yerdeki tahtaların -onlar insanmışçasına- boyunu posunu hesaplamaya çalıştım. Hangi ağaçtan kesilip biçildiklerini… Kesildikleri ânda bir bebek gibi ne güzel koktuklarını; şimdi çamura, ise, betona batmış bir şekilde bizim gibi olduklarını gördüm. Çalışanların nereli olduklarını tahmin etmeye çalıştım. Çoğunun doğudan geldiği belliydi. Yüzleri, soğuktan ve sıcaktan iyice esmere çalmıştı. Yine bu yüzler, soğuğun, sıcağın etkisiyle kolonlar gibi sertti. Hepsinin de gözlerinde, iş bitiminde evlerine taşıyacakları, iki koskoca dünyanın yorgunluğu vardı. Onları öyle bırakıp sahile gitmek için yolun karşısına geçtim. Geçerken yaya geçidinde yedi tane kirli beyaz çizgi saydım. O da saymıştır. Dönüp baksam onun o yaya çizgileri üzerinde, pis bir gülüş içinde, meşhur Kill Bill ıslığının ilk başındaki sevimli kısmına dans ederek eşlik ettiğini görebilirdim.

Sahili buldum. Deniz havası biraz olsun iyi geldi. İskelenin dibine, denizle sahili ayıran betona oturmuş bir adam dikkatimi çekti. Uzaklara dalmıştı. Varıp ben de ötesine oturdum. Islık mâni olsa da ben de onunla uzaklara dalıp gittim. Islığı susturmak için hemen adamın üstünü başını Karamürsel kumaşından giysilerle donatıverdim. Ona mavi, çizgili bir gömlek giydirdim. Bağrını açtım. En üstten üç düğmeyi gevşettim. Oradan tek tük kıllar ortaya çıktı. Kıllar kahverengiydi. Deniz havası bu tek tük kılların olduğu gövdeye çarptı. Adam yanından yönünden geçenlerle ilgilenmiyordu, onlara uzaktı. Geçenler de ona. Buralı olmasa gerekti. Tanıdığı, kimi kimsesi olmadığı için yalnızca denizle konuşuyordu. Konuştukça dilini, bu masmavi, tertemiz deniz suyuyla çalkalıyordu. Çalkaladıkça dilindekiler güzelleşiyor, zihni engin bir maviliğe ulaşıyordu. Kulaklarında martılarla söylediği bir türkü çınlıyordu. Onu mavi mavi, ufkun sonsuzluğuna ulaşan bir sesle söylüyordu. Islık biraz olsun geri çekilmişti. Az biraz kulak kabartınca söylediği mavi türkünün “Vay hâlına vay…” olduğunu işittim.

Türküye adamın hemen yanı başında bulunan çay bahçesindeki müşteri ile yaşlı garsonun sesi karıştı.

Müşteri kendisiyle ilgilenilmediğinden rahatsız bir sesle,

“Çay var mı?” diye seslendi garsona. 

Garson,

“İçmek için mi?” diye cevapladı onu.

Garson, sözünde muziplik olsa da yüzüne ciddi bir tavır takınmıştı.

Müşteri,

“Ya ne için olacak?” dedi.

Garson,

“Ne bileyim, içmek içinse vereyim.” dedi, gülerek.

Biz de güldük.

Garson çayı getirdi, ben adama tekrar döndüm.

Muhabbet ve tekrar başlayan ıslık, türküyü alıp götürmüştü.

Sahile yanaşan vapur, adamın önünde durdu. Vapurdan genç, yaşlı, güzel, çirkin, kokulu, kokusuz, keyifli, yorgun bir sürü kişi, sahile onun üstüne başına basarak indiler. Adam onlar gidince orası burası ezilmiş, yamyassı bir teneke kutuya dönüştü. Öyle olunca gömleğinin iki düğmesini ilikledi. En üsttekini yine öylece bıraktı. Ama bu onun ezilmişliğini, yamyassılığını düzeltmeye yetmedi. Öylece oturmaya devam etti. Biraz da üşümüştü. Benden başka hiç kimse onun bu üşüyüşünü, yamyassılığını fark etmiyordu. İnsanlar ona bayağı uzaktı. Bir çift selam vereceği, bir çift selam alacağı kimse kalmamış gibiydi. Bundan memnun muydu yoksa değil miydi, belli olmuyordu. Islık, “Ayrıntıya gir!” diye şiddetini artırdı.

Adamın yüzü yoktu. Yüz yerine çürümüş bir patates kullanıyordu. Bu patates yüzün gözleri vardı ama oldukça renksizdi. Haydi, şöyle söyleyeyim, feri sönmüştü. Hiçbir güzelliği fark edemeyecek kadar mecalsizdiler. Bu mecalsizlik de boşuna değildi. Gördüğün güzellik senin değilse gözlerde yoksunluktan, mecalsizlikten başka hangi ifade olurdu ki! Gözleri işte tümden yoksunluk, tümden mecalsizlikti. Ama adamın eli ayağı vardı. Yerlerinde el ve ayak olarak vardı. Eli yumruk şeklindeydi. Kızgındı. Ayakları yürümekten, dünyayı adımlamaktan perişandı. İçimden varıp ona sarılmak, onun sağını solunu düzeltmek geçti ama bu neye yarar ki diye düşündüm. En sonunda yine bu yamyassılığın izlerini üzerinden silip atamayacaktı. Pasta cila atsam bile bu izler kaybolmayacaktı. 

Her gün mü geliyordu acaba buraya, yoksa bazı günler mi? O günlerde de gelmesini gerektirecek özel sebepleri var mıydı? Var olmalıydı. Bu kadar ezilmiş olmak için ona bolca sebep buldum. Geçim derdi değil belki ama yaşamak derdi olan sebepler. Yalnızlık. Hayal kırıklıkları. Başlamasını istediği ama bir türlü başlatamadığı dostlukların özlemi. Tutunacak hiçbir şey yapamamış olmanın eksikliği. Bir kadının hiç kaybolmayan düşü. Sevdiğini alıp başkasına vermiştim. Onu alıp kahveye götürdüm, onun için en iyi yer orasıydı. Önüne çay sürdüm, çayı ona boynu bükük, dertli dertli içirttim. Kırk bin çeşit adamın ipe salmaz gelmez sözlerini kulaklarına kurşun gibi döktüm. Onlara, onun için, alayla karışık, “Senden adam olmaz!” falan dedirttim. Buna ben de katıldım. Ben de ona ““Senden adam olmaz!” dedim. Onu kendi sessizliğinde boğdum. Beter olsun!    

Ayakları uyuşmuştu. Bu yüzden bir iki kıpırdadı. Bu, onun yamyassılığını biraz düzeltti. Kendine gelir gibi oldu. Bu sefer de yanaşan vapura binecek olanlar, onun bu, biraz düzeltilmiş hâlini tekrar eski hâline getirdi. Islığı vapurun düdüğünde duydum. Bu sefer hepsinden daha şiddetliydi. Kimse görmüyordu onu. Tutup denize atmalıydı böyle bir adamı. Bu hâliyle yaşamaya ne hakkı vardı? Denizin dibini boylasa daha iyiydi.

Adamı tutup denize atsam, sorana sebebini açıklayamasam da kendime hep bu ıslık yüzünden, ayrıntı yüzünden, derim, diye açıklama yaptım.

Yanına vardım. Beni fark edince,

“Hayırdır, birine mi baktın, birader!” dedi, sırıtarak.

Adamın konuşması da kendisi gibi yamyassıydı. 

“Yok!” dedim, “kimseye bakmadım.”

“Beni,” dedi, “herhâlde denize atmak geçiyor içinden.”

“Denize atmak mı? Bunu da nereden çıkardınız?”

“Hem de yamyassı olduğumu düşünüyorsun.”

“Olur mu, niye öyle düşüneyim, kardeşim?”

“Ben öyle düşündüğünü biliyorum. Islığı da…”

Sanki son söylediğini duymamışım gibi ağzını iyice yaydı. Yaydı da yaydı. Yamyassı yaptı, o şekilde, bir daha

“Islıığıı da…” dedi.

Apar topar uzaklaştım ondan. Islık yine peşimdeydi ama şimdi ıslık değildi. Peşim sıra yürüyen bir adamın adımlarıydı. Hızlandım, ben hızlanınca o da hızlandı. Ses gitgide şiddetini daha da artırdı. Koştum, boyuna koştum. Koşarken bir defa olsun dönüp arkama bakmadım. Biliyordum ki bu adımlar, peşimden pis pis, yamyassı, sırıta sırıta gelen bir delinin adımlarıydı.

edebiyathaber.net (24 Nisan 2022)

  • Nazan Çinko - 29/04/2022 - 23:34

    Yazmaya çalışan bir acemi olarak ben mesajı aldım. Kaleminize sağlık.cevaplakapat

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r