Masthead header

Öykü: Bayan Nikol’un elmaları | İlknur Ergun

Kimilerinin düşünmeye kafa yormadan yapabildiği bazı şeyler, benim ölmeden önce mutlak yapılması gerekenler listeme girebiliyor. Bisiklete binmek, bir ağaca tırmanmak, ikisi birbirinin aynı bir çift ayakkabı giymek gibi… Ancak listemde o gün gözüme kestirdiğim şey bunlardan biri değildi. Eğimli bir çayırın ortasından kollarımı açarak aşağı doğru koşabilmek niyetindeydim.

Çimenlerle bezenmiş az eğimli bir tepeden koşmaya başlamış ve henüz birkaç metre gidemeden düşmüştüm. Tanrının lanet olası denge arzusu… Biri diğerinden kısa olan bacağım yüzünden elbette listemdekileri tamamlayamadan ölecektim.

Toprak dizlerime bulanmış ve kan damlacıkları bu katmanı aşmayı başarmıştı. Ölü hücrelerimin bana varlığımı hatırlatmaları ne tuhaftı? Ölüm dışında beni varlığıma inandıran başka bir şeyle hiç karşılaşmadım.

Yaşama telaşını yüzüme vuran bahar esintisi diğerlerine yaptığı gibi anlamsız bir huzur yaratmıyordu içimde. Kurumuş dallardan tomurcuklanmaya başlamış yapraklar, etrafı saran çimen kokusu, kuzuların tasasız melemeleri ve kırmızı elmalar… İçimi kaplayan hiçlik hissini rahatsız ediyordu bu canlılık. Niye her şey bu kadar cüretkardı ki? Dudağımda hissettiğim ıslaklık hissi ve ağzımdaki kanın tadı… Evet Yüce Tanrım! Her şey dengedeydi.

Çimenlerin arasında baş gösteren beyaz papatyaları, dallardan sesleri yükselen minik kuşları, kulağıma sesi ilişen çoban köpeğini… Hepsini öldürmek istiyordum. Beyaz ve berrak bulut kümelerini, uçsuz bucaksız yeşil dağları… En çok da şu elmaları… Nasıl da kızıla dönmüş renkleri? Hadsiz, arsız, şehvetli elmalar… Capcanlılar… Ölmeyi hak edecek kadar canlı.

Hala evlenmemiş olmamın, yaşlı anneme dert olduğu bir yaştayım. Bana kalırsa bir çocuğun bile koşabilmekle ilgili sıkıntısı yokken ben hala bunu başarabilmek için uğraşıyorsam yeterince büyümüş sayılmam. Koşmayı dahi beceremiyorken, bir kadını anlamamı beklemeleri ne tuhaf? Gerçi bunu bekliyorlar mı emin değildim. Her fırsatta benimle evlenmek istediğini belli eden Agnes’in bile onu anlayıp anlamayacağıma dair bir beklentisi yok. Muhtemelen tarlayı sürmem, haftada bir pazara gidip sattığım mahsulden elde ettiğim parayı ona vermem, sobayı sıcak tutmam ve ona boy boy çocuklar vermem yeterli. Aptal bir sözleşme, bayağı bir kutlama ve çiftleşme… Kadınların tek istediği bu!

Benim gibi topal bir adamla evlenmek isteyen en az birkaç kadının olmasının başka bir açıklaması olamazdı. Zaten nizamsız duran dudağımda açılan yarayla kim bilir ne çekilmez hale gelmişti yüzüm? Tanrının beni yaratmak konusunda çok da kafa yormadığını sanıyorum. İki farklı insana aitmiş hissi veren alt ve üst dudağım ile biri diğerinden kısa olan bacağımın başka ne açıklaması olabilir?

Güneşin rahatsız edici aydınlığı yüzüme vurmuş, bir süre gözlerimi kapatmak zorunda kalmıştım. Elma ağacını bir testere ile kesmek kökten çözüm olabilirdi. Ya da başka ağaçların da olduğu alanı topyekûn ateşe vermek. Ancak az ötedeki incir ağacının suçu yoktu. Bu ağacın gövdesinden taşan yapışıklık hissini öldürmek değildi niyetim. Ayrıca derdim ağaçlardan ziyade elmalardı. Yaşama dair fazla umut taşıyan bu elmaları ayırmalıydı dallarından. Kafamda kırmızı elmaların cinayetlerine ilişkin planlar yaparken gürültülü bir traktör durdu önümde. Başındaki şapkası yana kaymış şoförün bıyıkları tıpkı benim dudaklarım gibi ölçüsüzdü. Hangimiz ölçülüydük ki? İnsanların ruhlarındaki ölçüsüzlük duygularına sirayet etmiş ve dünya bu denli anlaşılmaz bir yer haline gelmişken bıyıklardaki, dudaklardaki, iki bacak, iki kol arasındaki ölçüsüzlüğün ne önemi vardı?

Traktörün sahibi motoru kapatmaksızın bağırarak konuşmaya başladı;

-Ernie’nin oğlu sen misin?

Ernie’nin annemin hamile olduğunu öğrendiği an kasabadan ayrılmasına ve bir daha hiç geri dönmemiş olmasına rağmen hala onun oğlu olarak anılmam sinirimi bozuyordu.

-Sanmıyorum.

-Sanmıyor musun? Evlat, insan kimin oğlu olduğu konusunda nettir. Bu sorunun cevabı evet ya da hayırdır.

Dediği şeye katılmıyordum. Bu ancak her iki taraf da aynı soruya aynı kararlılıkla cevap verebilseydi geçerli olurdu. Altı yaşındaydım ve kasabalıya göre aptal bir çocuktum. Bazı çocuklar aptal olabilirdi. Ancak aptal ve topal oluşum beni çekilmez hale getiriyordu. Belki de başka şeyler, bilmiyorum.

Zaman zaman tavan arasına kaçıyor ve dayımdan kalan kitaplarla oynuyordum. Çoğunluğu rutubetlenmiş, bir fare tarafından kemirilmiş ya da hırpalanmış kitaplar… O kitapları seviyordum. Ne yazdıklarını bilmiyor olmam onları okuyamadığım anlamına gelmiyordu. Sayfaları her araladığımda kendime ait bir hikâye uydurabiliyordum. Uydurduğum hikayelerden en sevdiğim rüzgârın ansızın gri bir canavara dönüp tarlaları ve mahsulleri yuttuğuydu. Mısır koçanları etrafa dağılırken bahçesindeki ağaçtan birkaç elma çaldığım için beni ölesiye döven Bayan Nikol’un kolları koparak hortuma karışıyor, Nikol bu sırada kusmaya başlıyor ve onun kusmukları savrulan mısırlar ve uğruna dayak yediğim birkaç tatsız elma ile birlikte canavarın etrafında hızla dönüyordu. Bayan Nikol’un yüzündeki korkuyu aklıma her getirdiğimde keyifleniyordum.

Kasabada anlaşabildiğim tek çocuk benden beş yaş büyük olan Sabrina’ydı. Diğerlerinin şişman olduğu için dalga geçtiği bu kızın tombul yanakları hoşuma gidiyordu. İtiraf etmeliyim ki o koca poposunu da izlemeyi seviyordum. Mutfakta kimse yokken annemin sakladığı marmelatların kavanozlarını açıp kokusunu içime çekmek ve dilimi marmelata değdirip ağzımda kalan tatla birkaç saniye kendimden geçmek gibiydi. Hele bakışlarına yakalanmadan gözlerimi kaçırabildiysem açılan marmelat kapaklarını kimsenin fark etmemiş olmamasının huzuru kaplıyordu içimi. 

Sabrina, çoğunluğun söylediği gibi sıkıcı bir kız değildi. Bana okuma yazma öğretmiş ve iki kere de öpmüştü. Yine de dudaklarımda bıraktığı ıslaklık hissi bir miktar midemi bulandırmış ve üçüncüsüne izin vermemiştim.

Bir gün bir mektup geldi. Bu alışılmışın dışındaydı. Annemi defalarca mektup yazarken görmüştüm. Mektupları tırnak dipleri toprakla dolmuş parmaklarıyla yazar ve yazısı, bu parmaklardan beklenmeyecek kadar özenli olurdu. Yazısı, kasabanın öğretmeni Bayan Yuki’nin zarif ayakkabıları gibiydi. Bayan Yuki’nin ayakkabıları, çoğu zaman beni tesiri altına alır ve okuldan çıkıp evine doğru yürüdüğü toprak yolda peşine düşürürdü. Kimi zaman görmezden gelir, kimi zaman ise öfkeyle ardına dönerek,

-Bay Fermin. Bana söylemek istediğiniz bir şey mi var? diye sorardı.

Bakışlarını gözlerimden hiç ayırmamasına rağmen tiksinç bir duyguyla beni baştan aşağı süzdüğünü bilirdim. Normalde kafa yormadığım sökük kazağımdan, yamalı pantolonumdan ve diğerinden kısa olan bacağımdan şiddetle utanırdım. Kaçmaya çalışırken düşüp ikinci kez rezil olma ihtimaline karşı öylece durur, gözlerimi ayakkabılarından ayırmazdım. Kimi zaman sakince dönüp yoluna devam eder, kimi zaman kendini bana adamış olan zavallı anneciğim için iyi dilekler sunarak uzaklaşırdı. Gözden yok olana dek ardından bakmayı sürdürür ve minik ayakkabılarının toprak yolda bıraktığı izlere dalardım. İşte annemin yazısı da bu zarif ayakkabılar gibiydi. Etrafa coşkulu bir müzik yayar, ahenkle dans ederdi.

Annem, elinde bir mektupla koşarak içeri girmiş, açılmamış zarfı, inip yükselen göğsüne bir müddet bastırmıştı. Onu sadece bir kere, kasabanın papazının kapıya gelip, bir hayırseverin yıllardır akan çatımızı tamir ettireceğini söylediği gün o kadar heyecanlı görmüştüm. Üstelik çatıyla birlikte birkaç aylık erzak yardımı da yapabileceğini iletmesini istemişti. Annem papaza o kadar uzun süre teşekkür etmişti ki, bir an kapıya gelenin papaz değil Tanrı olduğunu düşünmüştüm.

Dengede durmakta zorlanmış ve sırtını duvara yaslamıştı. Mektubu hızla açmış ve okumaya başlamıştı. Kesik kesik soluduğu nefes yüzünden göğsü hala inip yükseliyor, mektubu tutan her iki eli de titriyordu. Ağlıyordu ancak o an beni endişelendiren şey gözyaşlarından çok bakışlarıydı. Kadınlar genellikle ağlardı zaten. Fakat gözlerinde daha önce görmediğim bir korku vardı. Canavarın kolları arasında kusmuğuna karışan Bayan Nikol’un bakışları bile daha az endişeliydi. Annemin gözünde meraklı bir velet olmak istemezdim.

-Mektupta ne yazdığını merak etmiyorum, dedim.

Endişeli gözlerini bana çevirip uzun süre öylece kaldı. Sonra dizlerini bükerek sırtını duvardan ayırmaksızın yere çöktü. Uzun süre bana bakarak ağlamasını sürdürdü. Hıçkırık seslerinin tüm kasabayı sardığını hayal ettim. Kasabalının bu sesten rahatsız olmasını arzuladım.

Elinden düşürdüğü mektup, üst üste konmuş yün halının üzerinde birkaç gün öylece kaldı. Ve bir gün okudum. Henüz okula başlamamıştım. Tanrı bir gece ansızın okumayı öğrenmem konusunda bir emir vermediyse, bunu Sabrina’ya borçlu olmalıydım. Annemin yazdığı mektupların yanında, o mektup leş bir ahır kokusu gibiydi. Çoğunluğunu anlayamamış, sadece bazı kelimeleri okuyabilmiştim. Adımla başlayan cümleyi anlamadan geçmemeye kararlıydım. Nihayet başardım.

“Fermin’in benim oğlum olduğunu sanmıyorum.”

Ernie                                                          

Kimin umurundaydı ki? Annemin bunun için bu kadar ağlamış olduğuna şaşmıştım. Şimdilerde kadınların böyle şeyleri fazlaca kafaya taktığını öğrendim.

Traktörün sahibi motoru kapatıp çelimsiz bedenini aşağıya attı. Kanayan dudağımı ve dizlerimi fark etmesiyle yüzündeki anlamsızlığın yerini kaygı aldı. “Yaralı mısın?” diye sordu. Bu adam, bir kurt sürüsünün bir kümese saldırdığına hiç şahit olmamıştı sanırım.

-Saçmalama. Sadece birkaç sıyrık.

-Yardım ister misin?

-Elmalar… Onları öldürebilir misin?

Ellerini beline koyup gözlerini bir elma ağacına dikti.

-Bunları mı?

-Bilmem. Onlar ya da diğerleri… Elmalar fazla canlı.

-Bahar geliyor. Biraz sabırlı olursan kışla beraber elmaları da uğurlayabilirsin.

-Yine de ölmeliler.

Bunu, beni duyup duymadığını umursamadan ağzımda geveleyerek söylemiştim. Çelimsiz adam kendi ölü ruhundan bile haberdar değilken, ondan elmaları öldürecek cesareti beklemem tuhaftı. Anlayacağı dilden ve duyabileceği şekilde konuşmaya karar verdim.

-Buraya yabancılar pek gelmez.

-Öyle…

-Hele de buranın geçerken uğranacak bir yer olduğundan bahsetmek ahmaklık olur.

Buna cevap vermeyerek sadece kafa salladı. Gözünün elmalara takılmış olmasına şaşırdım. Ağaçtaki elmalara bakıp sahibinin tüccardan kazanacağı parayı hesapladığına yemin edebilirdim. Yaşamı sadece hesap yapmaktan ibaret sanan sürüden biriydi.

Cılız bedenlerimizi tesiri altına alan bir esinti başladı ansızın. Bu dağlarda bahara ancak bu kadar müsaade ediliyordu. Bana döndü ve gözlerini kıstı.

-Ernie öldü.

Bir süre bana bakmayı sürdürdü ve ardından traktörüne bindi, motoru çalıştırdı. Esinti etkisini arttırmış ve az önceki ılıklığın yerini içimi ürperten bir soğuk kaplamıştı. Dizlerimdeki kan lekesi bir miktar artmış, tükürmem kanın ağzımda bıraktığı tadı azaltmamıştı. Traktör gittikçe uzaklaştı ve bir süre sonra gözden kayboldu.

Ölmeden önce mutlaka yapılması gerekenler listemdeki koşmak eylemi başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Yine de kötü bir gün sayılmazdı.

edebiyathaber.net (29 Temmuz 2021)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r