Masthead header

Öykü: Baba yadigârı | Filiz Gündoğan

Yıllardır Aksoy ailesiyle aynı çatı altında yaşıyorum. Pencerenin sol kenarındaki fiskos masasının üstünde görevimi aksatmadan yerine getiriyorum. Eve ne zaman misafir gelse; hoş geldin, hoş gittin muhabbetinden sonra ilk konuşulan, bahsi geçen ben olurum:

“Aaa tavuklu saat! Dedemlerde de vardı bundan!” diye anıları yad eden cümleler, “Zili insanın beynini ütüler” şeklindeki sözlerle  hakarete dönüşür bazen.

Aksoy ailesinin bu salonda geçen her dakikasına her saniyesine şahidim. Ve bu durum bana kendimi özel hissettiriyor. Melahat Hanım, babasından yadigâr kaldığım için beni ayrı sever. Fevzi Bey ise sık sık  alay eder benimle: “Sanki babandan boğazda cumbalı köşk  kaldı. Tavuklu saatten yadigâr mı olur yahu…”

Melahat Hanım lafın altında kalmaz hiç. İstifini bozmadan yapıştırıverir cevabı: Çok kıskanıyorsan babandan kalma senet borcunu çerçeveletelim de duvara asalım. Ara sıra bakarsın yadigâr diye…”

Bu çekişmeler asla  kavgaya, küslüğe dönüşmez. Melahat Hanım çayın suyunu koyarken Fevzi Bey de kestaneleri çiziktirmeye başlar.17 yıldır iç içeyiz. Dile kolay. Herkesin huyunu suyunu bilirim. Yalnız Hasan ergenliğe adım attığından beri dil pabuç kadar maşallah. Saati saatine uymuyor. Dün kalbimi çok kırdı. Beni bit pazarında satacakmış. Aldığı parayla da sinemaya gidecekmiş. Elim ayağıma dolandı. Kalbim duracak sandım. Duyulmayacaktı tik taklarım.

“Ne gerek var sinemaya gitmeye çocuğum? Her akşam  televizyonda sinema kuşağı var. Neyine yetmiyor?” diye çıkışacaktım ama Melahat Hanım “Sen git bit pazarında kokuşmuş çoraplarını sat. Baba yadigarıma elini sürme” diyerek azarladı  Hasan’ı bir güzel.

Canım Melahat Hanım ne çok seviyor beni. Düşünüyor her zaman.

Dedikoduya giriyor belki ama laf aramızda misafir çocuklarından da az çekmedim. Hele şu karşı komşu Neriman Hanım’ın torunu yok mu.…! Her geldiğinde beni eline alıp  baş aşağı sallıyor. Bir keresinde  içimdeki tavuğu almak istedi. Bir avuç buğday getirmiş. Yedirecekmiş bana. Kafamdan tutup tam üç kez yere çarptı.

“Ben eski toprağım yavrum. Öyle ters dönmekle, yere çarpmakla kırılır mıyım sandın? Diye homurdanacaktım ki Melahat Hanım mutfaktan seslendi: “Ayşe gel yavrum. Çikolatalı kurabiye hazırladım senin için.”

Melahat Hanım böyledir işte. Kimselerin beni üzmesine izin vermez.

Bugün biraz gerginim. Akşam Adana’dan Fevzi Bey’in ablası Muhterem Hanım gelecek. Borç senetleri yüzünden yıllardır küsler. Altın kalpli  Melahat Hanımcım bu küslüğe dayanamadı ve barıştırdı iki kardeşi. Muhterem Hanım en son on yıl önce geldiğinde salonda yatmıştı.” Başını yastığa koyar koymaz: “Ayy bu saatin tik takları çıldırtır insanı” deyip beni mutfak balkonuna atmıştı. Soğuktan zembereğim titremişti sabaha kadar.  Ne çabuk akşam oldu anlamadım. Tik taklarıma laf dinletemedim. Yavaşlatmak istesem de zamanı yelkovanıma söz geçiremedim. Kapının zili çaldığında tam yediyi gösteriyordum.

Umarım yine dağdan gelip bağdakini kovar gibi balkona atmaz beni bu deli kadın. Hiç değişmemiş Yemeğini yer yemez karşımdaki ahşap kollu berjere yayıldı. İnsan bir yardım eder  masanın toplanmasına.

Ağız ucuyla sesleniyor göstermelik. “Melehatcım  gelsene canım. Yılların özlemi var. Biraz hasret giderelim. Sonra toplarız mutfağı beraber.

 Yılların özlemi Fevzi Bey bütün senetleri ödeyip bitirdikten sonra geldi aklına. Yazık, Aksoy ailesi dişinden tırnağından artırarak tek başına kapattı babadan kalma borçları. Hasan’ a bir kardeş bile düşünemediler maddi sıkıntıdan.

Çok geçmeden korktuğum başıma geldi. Muhterem Hanım ile göz göze geldik. Gözlerini bana dikti ve yüzünü buruşturarak: “Size bir hediyem var.” deyip  çantasından çıkardığı    paketi Fevzi Bey’e uzattı.

“Ben çay suyunu koymaya gidiyorum. Melahat ‘a ver hediyeyi.” dedi Fevzi Bey  huysuz huysuz.

 Melahat Hanım’ın paketi açmasını beklemeden konuşmaya başladı Muhterem Hanım:

“Sofistike saatler bu yıl çok moda canım. Camı safir kristal. Dokun bak, anlayacaksın. Kenarları da pirinç kaplama gördüğün gibi. Sizin salona çok yakışır.” diyerek bana tehditkâr  bir bakış fırlattı.

Yeni saati yanı başıma koydular. Nerde görülmüş iki masa saatinin yan yana durduğu. Birimiz fazla buraya. Melahat Hanım da benim gibi düşünmüş olmalı ki görümcesi Adana’ya gittikten sonra sofistike saati yanımdan kaldırdı.

  Bir  akşam, kestane tepsisini kucağına alıp karşımdaki koltuğa oturdu Fevzi Bey. Bana dalgın dalgın bakarak: “Melahatcım, şu karşı komşunun torunu geldiğinde  saati saklayalım. Ödüm kopuyor kıracak, bir yerini bozacak diye.

edebiyathaber.net (9 Kasım 2021)

  • Betül Şen - 09/11/2021 - 22:56

    Bayıldım bu hikayeye, olduğu gibi gözümde canlandı her ânı ve mekân,yüreğine sağlık yazarın.cevaplakapat

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r