Masthead header

Öykü: Ayaklarım beni taşımayınca | Buse Çetiner Üzer

Kuru, kupkuru her yer. Tek bir yeşil yok. Kızıl bir direniş… Hava puslu. Ağır bir koku genzi yakan. Koşmak istiyorum uzaklaşmak oradan. Grileşmiş toprağa basan çıplak ayağım dikenlerle dolu. Ağır aksak ilerliyorum. Lastiksiz, paslanmış bir bisiklet yıkık evin duvarına dayanmış.  İnsansız bu şehir, yüreğimin üzerine oturmuş bir kaya gibi ağır. Hava ceset kokuyor. Uyanmak istiyorum uyanamıyorum…

                                                   ***

Onu görmeliydim. Televizyonda yankılanan  sesleri duyduğum an kalbim nasıl sıkıştıysa, onun da sıkışmış olmalıydı. Ona koşup  sımsıkı sarılmak istiyordum.  Efkaristiya  Ayini * için kilisede olduğunu biliyordum. Günlerden pazardı. Kiliseye doğru yürüdüm. Oradaydı işte! Ulu ağacın altında beni bekliyordu. Çocukluğumdan beri  onu her gördüğüm an olduğu gibi, kalbim yine delice çarpmaya başlamıştı. Ağacın  altına yanı başına oturdum. Elini tuttum. Bakışları uzaklardaydı. Yüzüme bakmıyordu. Sarılmak istedim. Elini çekti, beni kendinden uzaklaştırdı. Suskunluğu, yüzündeki ifade, soğukluğu…  Aramıza görünmez bir  duvar örmüş gibiydi.

“Neyin var senin yüzüme bak!” dedim dudaklarım titreyerek.

“Artık seninle görüşmem mümkün değil!” dedi. Sanki ona ait değildi sesi; sert, buz gibi…

“Beni sevmiyor musun yoksa?”

“…”

“Hiçbir şey değişmeyecek ben seni seviyorum. Ne olursa olsun !”

“Artık seni sevemem. Şimdi kırılacaksın ama  beni anlayacaksın bir gün!” dedi.

 Sözleri kalbimi delip geçerken, rüyada olmayı diledim o an. Sustum… Dudaklarımı kımıldatacak halim kalmamıştı. Birlikte söylediğimiz şarkıların dili aynıydı. Kalbimiz aynı atıyordu oysa… Nasıl olurdu bu! Çocukluk arkadaşım, aşkım, her şeyimdi O. Yaşadığım hayal kırıklığı onulmaz bir oyuk gibiydi  içimde. İçimden söküp atılan duygunun bıraktığı o kahrolası boşluk hiç dolmayacaktı belki de… Susuzluktan kurumuş dudağımdaki çatlaktan sızan kan gibiydim, akamadan pıhtılaşan. Ona son kez baktım, elindeki  kuru dalla  toprağı oyuyordu. Neden sonra başını kaldırıp gözlerime baktı kısa bir an. Bakışları ona ait değildi. Sevdiğim değildi! İnsanın içinden aşkı, vicdanı, merhameti söküp atan her ne ise beni ele geçirmesine asla izin vermeyecektim. O son bakışta karar verdim buna…

Nereye gittiğimi bilmeden dakikalarca yürüdüm. Her gün selamlaştığım insanlar yüz çevirdi benden. Perdelerini kapadılar yüzüme. Yanımdan geçen yaşlı adam “İnsanın vicdanı körleşince, kalbi de kararır” dedi, acı acı gülümseyerek.  Gördüm… Kapkara yürekleri, dünyanın buna  sessiz kalışını! Aynı topraklarda yıllarca birlikte  yaşadığım insanların, düşmanca bakışlarını gördüm. Hiç “bir” olmamışız, birbirimize hiç aşık olmamışız, aynı sofraya oturmamışız gibi… İçimde sevgiden başka hiçbir şey yoktu oysa. İnsandık hepimiz, sadece insan!

Ayaklarımı sürüyerek yürüyordum artık. Kalbimin yangısı tüm bedenimi sarmıştı. Zihnimde dolaşan düşünceler korkutuyordu beni. Dün gece gördüğüm rüyayı anımsadım. Kan ter içinde uyanıp, salona koşmamla duyduğum patlama seslerini duydum yine. Canhıraş çığlıkları bir de. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı, artık  biliyordum!

Ayaklarım  beni taşımayınca,  paslı bir bisiklet gibi yıkık binanın duvarına yaslandım…

*Ortodokslarda ekmek şarap ayinine verilen ad.

edebiyathaber.net (1 Mayıs 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r