Masthead header

Öykü: Aslı gibi* | Tayfun Çelebi

                                                             

                                                                                                            16.04.2019

Vasfını sorgulamayan herhangi bir nesne olmak istiyorum. Duygu ağlarından, yoruldum insan olmaktan. Bir plastik şişe yahut bir vazo olup belli bir yıldan sonra yok olsaydım yeryüzünden. Ne bir acıya ne de bir huzura erişmeden, kendi halimde savrulup gitseydim, Bunların hiçbiri gelmezdi başıma. Belki Berfin de olmazdı o vakit. Ancak Berfin’in olmaması da olmazdı. Çok yorgunum, her şey bitmese bile bu hastane işlemleri bitsin diye dua ettim içimden.

Dünkü öğrencilerden sonra düşüp bayılmasaydım doktora gelmez, asla öğrenemezdim unutkanlığımı. Ama hayat önünde sonunda yüzleştiriyor insanı gerçeğiyle. Bunca yıl kaçak dövüştüm. Ne birine ne de bir söylenene doğrudan cephe alabildim. Hep pardon’larla, yanlış anlaşılmalarla sıyrıldım işin içinden. Şu an küfürlerle anımsadığım nezaketim bile ne kadar da korkuyla, siniklikle doluymuş.  Ama şimdi hayat, yüzümde hissettiriyor soğuk elini. Belki birazdan o eli de bu doktoru da unutacaktım. Keşke dedim içimden. Keşke, yaşamımdaki bir nebze de olsa var olan güzelliklere rağmen var olmasaydım.

  Aklım ile varlığım arasında sürüp giden düşleri bir tarafa bırakıp yüzüme bakmadan konuşan doktorun, dediklerine odaklandım. Niye bakmıyor acaba yüzüme dedim, İnsan birazdan kendisini unutacak bir insana ve dünyaya tahammül edemiyor mu yoksa? Aynı korkuyu paylaşıyoruz doktor, demek isterdim. Yoksa ne bok yemeye vakit öldüreyim kalemin ve kâğıdın arasında.

 Yaşınıza göre gayet normal dedi, hafifletici sebeplerle konuşmaya başlayan doktor. Evet, biraz gecikmişsiniz doktora gelmekle. Ancak bundan sonra daha dikkatli olup kontrollere zamanında gelmelisiniz dedi, mesleğinin rütbesi kadar azarlayan bir ses tonuyla. Dediklerine uymayacağımı bildiğim halde sessizce onaylar gibi başımı sallıyordum. Bunu gittiğim berbere de karşılaştığım komşularıma da yapıyordum. Sanki birinin dediklerini onaylamasam çetin bir savaşa girecekmiş gibi çekinir, sessiz bir tebessümle başımı önce aşağıya sonra da yukarıya doğru hareketlendiriyordum.

 Onayımdan memnun kalan doktor, galibiyetini sürdürmek için bana ulaşabileceği bir yakınımın telefon numarasını istedi. Biraz fazla oldu bu dedim içimden. Ne yani velimin numarasını mı istiyor bu dedim içimden. Hayat idaresinin gözünde, hep korkan bir öğrenci miyim ben? Eşinizin numarasını veriniz, dedi sorusunu netleştirerek. Aniden duraksadım. İnsan duraksayınca kelimesiz konuşurmuş. Şey, hmmm eşim dedim yüzümü buruşturarak, cümlemi tamamlamadan dediğimi anlar gibi kusura bakmayın dedi mahcup bir ifadeyle. Peki, size ulaşabileceğimiz başka birinin telefon numarası var mı deyince İsmet Beyin numarasını vermek zorunda kaldım.

  Doktor numarayı aldıktan sonra sınavda çıkacak yerleri ısrarla belirten öğretmen gibi dediklerini tekrarladı. Ben de durumun vahametinin farkında olduğumu belirten yüz ifadem ve uysallığımı belirten kafa sallayışlarımla çıktım odadan.

 Yorgunluk kokan bir ağırlık vardı hastanenin koridorunda. Herkesin başı öne doğru eğik, tanrısal bir el tarafından okşanmayı bekliyor buralarda. Kapıya doğru ilerledikçe beni hastaneye getiren öğrencilerle karşılaştım. Yapmacık bir çeviklikle bana yönelmeye başladılar bir anda. Durumumun iyi olduğuna ikna edip uzaklaşmak istedim yanlarından. Çünkü alışık değilim kendi yaramı başkalarının ipliğiyle onarılmasından.

Yalnız kalmak istiyordum. Sanki birileri etrafımda olsa yazık be şu adama diyeceklerini düşünüyordum. Acınmak, acımaktan daha kötü diye kendimi kendimle kandırıyordum.

Öğrencileri bertaraf ettikten sonra eve doğru yürümek istedim. Saat ilerlemişti gecenin ortasına doğru. Yürüdükçe göğsümde genişleyip daralan bir volkan hissettim. Patlamamak için eve kaçmalıyım dedim kendime. Bir takside olduğumu hissettim. O kadar çok odaklandım ki pencereden kayıp gidenlere, ruhumun bedenimden silindiğini düşündüm bir an. Abi dedi boğuk bir ses. Dönemecin ora biraz yoğun oluyor da burada indirsem olur mu? Başım, ağzımdan çıkanlara müsaade etmeden başladı aşağıdan yukarıya sallanmaya.

Tüm şehir sesten sıyrılmıştı sanki. Adımlarımdan başka konuşan yoktu. Kışı atlatmamıza rağmen hava hala soğuktu. Hızlı bir şekilde apartmana doğru yöneldim. Adımlarımı susturmaya çalışırken apartmanın paslanmış demir kapısı tiz bir çığlık attı. Dar merdivenlerden tek solukla çıkmak istedim ancak bir ağırlık çöktü ayaklarıma. Kapıya vardığımda derin bir soluk alıp ceplerimi aramaya başladım. Cüzdanın arasında buldum tekli anahtarı. Kapıyı açtığımda kilitli olmadığını anladım. Bir korku çöktü omuzlarıma. Ulan kapıyı kilitlemediler mi yoksa dedim içimden. Kapıyı hızlıca kapatıp içeriye geçtim. Salonda ışıkların yandığını gördüm. Salona yönelince üst üste dizilmiş taşlar vardı omuzlarımda. En ufak bir hamlede düşüp yaracaklardı sanki uzuvlarımı. Adımlarımla soluğumu dengeleyip ilerledim. Odanın kapısına vardığımda sarı kanepeyi bir sedye gibi kullanıp uzanmış Berfin’i gördüm. Geceliği, çıplaklığını örtmek değil sergilemek için vardı üstünde. Soğuk bir ter bastı ensemi. Sessizce Berfin dedim. Kanepenin küçük yastığında dağılmış saçlarına, sessiz bir orkestra gibi kalkıp inen göğsüne ve antik bir heykeli andıran boynuna baktım. Keşke bir yosun olup da tutuna bilseydim uzuvlarına. Bütünleşebilseydim seninle.

Kanepeye yaklaştıkça ellerim terlemeye başladı. Ağlamak istiyordum. Diz çöktüm kanepenin başında. Ellerimi, pantolonumla kuruttuktan sonra ürkekçe dolaştırmaya başladım Berfin’in saçlarında. Fısıltıyla bir buse kondurup saçlarına, hoş geldin dedim, hoş geldin yuvana.                                                                                   

                                                                                                                                                              11.04.2019

Bazı acıları anlatmak ve yazmak ahlaksızlık gibi geliyor bana. Dünyanın başına yıkıldığı bir günde ağzın, susmak yerine konuşmaya yaradığını görmek, başkasına değil de acının kendisine yapılmış bir saygısızlık olduğunu düşünüyordum. Ancak acıya da saygı duyulduğu günleri geçtim artık. Şu an bir ağırlık var göğsümde ve bunu hafifletecek her ihtimal kutsal bir vazife gibi geliyor gözüme. Eski bir alışkanlık olan günlerin dökümüne başladım. Başkasıyla değil kendimle konuşarak çatlatacağım, zamanımın zembereğini kıran taşı.

Koyu renklerin birleşimiyle oluşmuş bir grilik vardı gökte. Renklerden ve seslerden aşınmış bir sabah yerine, saatlerce dönebilirdim kareli yorganımın altında. Ancak sadece renk ve ses değil Berfin de yoktu ortalıkta. Geceliği, sandalyenin üstüne bırakılmış bir denizanası kostümüydü sanki. Kalçalarından yapışık bir şekilde bacaklarına doğru daralan transparan bir büyüydü gecelik. O kadar çok özdeşleştirmiştim ki Berfin’le geceliğini, saatlerce konuşabilirdim şu an sandalyeye bırakılmış olanla. Bitmeyen kavgalarımızın tohumunu söküp atabilir, olamayacak çocuğumuza zaten biz istemiyorduk demelerimizin altındaki irini akıtabilirdim. Sonra saatlerce aynı geceliğe sarılıp ağlayabilirdim. 

Yataktan gerinerek doğruldum. Dün geceyi anımsadım yutkunarak, Berfin’inin sessizce uzaklaşmalarından doğan kavgalara yakınarak. Kötü geçmiş bir geceden sonra kahvaltı hazırlamak için uyanmaz diye düşündüm. Yalpalayan adımlarla lavaboya doğru yürüdüm. Ancak bir ses yoktu boşluktan başka. Lavabonun musluğu usanmadan ağır damlalarla yavaşça dökülüyordu. Yüz defa söylemişti Berfin, musluğun akıttığını ancak o da alışmıştı kulak ardı etmeme. Belki de bu yüzden susmaya başlamıştık. Söylenenler, yüzü sıyırıp kulaktan geçince insan bakmaz olurmuş birbirinin yüzüne. 

Mutfağa doğru yürüdüm. Geçmiş zamanı kanatlarında taşıyan bir sinek durmadan vızıldıyordu. Her şey yerli yerindeydi. Ancak Berfin’den arta kalan bir şey yoktu. Salona yöneldim. Keşke evimin koridorları upuzun olsaydı diye düşündüm. Saatlerce bir odadan diğerine doğru yürüseydim. Ne dışarıya ne de başka bir yere ihtiyaç duyar, saatlerce yürürdüm evimin koridorlarında.

Salona girdiğimde beklediğim gibi Berfin orda da yoktu. Ancak bu bir yokluk değildi. Çünkü evin her karışı Berfin’le örülmüş bir ağdı. Ağır bir yükü omzumdan atar gibi yığıldım salondaki sarı kanepeye. Yeniden uykuya dalar gibi düşlemeye başladım geçmiş zamanlı günleri. Öğretmenliğin ilk yılları geldi hatırıma. Tamtamına 22 yıl önce dedim mırıltıyla. Benden bir sene sonra atanmıştı. Ne ürkekti Berfin. Dokunsan solacak gibiydi.  Ama tanımlanmayan bir farklılık vardı bakışlarında. Gerçi bu farklılığı hala da anlamış değilim. Belki de beni, Berfin’e bu kadar yaklaştıran da bu anlama ihtiyacıdır. Sonuçta dünyayı anlamak isterken yanlışlıkla dünyaya bağlanmış sayısız insan mevcuttur yeryüzünde. Ancak bu söylemden sonra küfretmiş gibi susuyordum. Çünkü sevginin bir anlama ihtiyaç duymayacağını da biliyordum.

Bir şeyi anlamaya çalışmak en başta ilgi uyandırabilir. Ama bu ilgiyi diri tutup sevgiyi alevlendiren duygular olmazsa birlikte yaşanılmaz hiçbir insanla. Bizim de sevgimizi dirilten düştüğümüz zaman, uzatılan ellerdi belki de. Sürekli kavga eden ve bunu tutkulu bir sevişmeyle bitiren…

Oturduğum kanepeden doğrulup silkinmek istedim. Ellerimi önden kavuşturup yukarıdan arkaya doğru gerindim. Salonun perdesini aralamak için pencereye yanaşmak isterken televizyon ünitesinin üstünde biriktirdiğimiz faturaların yanında, bir zarf çarptı gözüme. Pencereye doğru yürümekten vazgeçip zarfa yöneldim. Beyaz bir zarftı. Kapak kısmını görmeseydim belki beyaz bir kâğıt parçası zanneder geçerdim.

Zarfı açınca uzun bir mektup çıktı içinden. Okudukça hem zarfın hem de benim rengim değişmeye başladı. Mektup biter bitmez bir daha okumaya başladım ancak hiçbir şey anlamıyordum yazılanlardan. Üçüncü okuyuşumda bıraktım mektubu yere belki de bırakmadım o düşmüştür elimden. Ancak üç defa okudum, bir veda mektubuydu. 44 cümleden oluşan bir veda mektubu. Faturalarımızın yanına bırakılmış mektup, 21 yıllık ilişkimizin faturası olan veda mektubu.

                                                                                                                                                         12.04.2019

Tek başına herhangi bir anlam taşımayan edatlar gibi yalnız ve anlamsız buluyorum her şeyi. Dünden beri bir boşlukta savrulup duruyorum. O kadar ani oldu ki hala inanmıyorum, 44 cümleyle tamamlanmış veda mektubuna. Saatlerce her an Berfin gelecekmiş gibi takılıp kaldım kapıya. Ancak ne bir ses ne de görüntü belirdi karşımda. İnanmadım yaşadıklarıma. Kalktım bir daha baktım odalara. Lavaboya girip saklambaç oynuyormuşuz gibi kapının arkasına, salondaki kanepelerin aralarına baktım. Ama yoktu Berfin. Yatak odamıza girdiğimde göğsümde bir ağrı hissettim. İlk defa göğsümdeki kemiklerin, kalbime çengelli bir iğne gibi battığını hissettim. Sandalyenin üzerindeki geceliğe uzunca baktım. Sanki biraz daha baksam bir Berfin’le dolacakmış içi. Ama olmadı, yoklukta bir Berfin tamamlanmadı.

Yatak odamızla salon arasındaki 10 adımlık koridora geçtim. Berfin’le dolu olan tek yerdi yatak odası. Eğer orda daha çok kalırsam içindeki her şey eksilecekmiş gibi geliyordu bana. Yatak odasının kapısını iyice kapadıktan sonra on adım ileri on adım da geri yaptım koridorda.

Mırıldanmaya başlıyordum sessizce. Çünkü düşüncelerimin sesten yoksun olması daha da artırıyordu kederimi. Onun için konuşarak düşünmeliyim dedim kendime. 21 yılın muhasebesini yapmak istiyordum. Ortaya çıkacak bilançoya belki de hazır değildim. Ancak kârlı bile olsam 44 cümlelik bir iflas mektubuyla sonlanmamalı ömürlük ilişkimiz.

Düşündükçe üzülüyor, üzüldükçe küfrediyordum. Yok, hayır Berfin’e küfretmiyordum. Bir şeyleri anlamama kızıyordum. İnsanlarla yaşarken onların mutsuzluğa sürüklenmesine kızıyordum. Sıkıcı olmama, kendimi evlere kapatmama, kimseyle ağız dolusu gülememe kızıyordum. Belki de hayatım boyunca kimseyle yaşamayı öğrenememişim. Sadece yanımda sürükleyip durmuşum insanları. Bunları düşündükçe terk edilişimin sebebini kendimde arayıp çıkış yolu için kendimi zorluyordum.

Yalnızlığımdan sıyrılıp sokaklarda Berfin’i aramak istedim. Belki de fazla uzaklaşmamıştır. Bir gören olmuştur mahallede. Ancak nasıl insanlara sorabilirim ki Berfin’i. Yıllarca insanların ona bakmasına bile tahammül edemeyen ben, şimdi nasıl karımı gördünüz mü diye sorabilirim?   

Birine anlatılmalı dedim sessizce. Ama bu kim olabilir ki? Bugüne kadar kendimden başka kimse, soru sormadan dinlemedi ki beni. Anlattıklarımdan sonra, gözleriyle anlattıklarımı anlatanlar vardı hep. Hayatım boyunca böylelerinden dolayı kaçtım etrafımdakilerden. Ancak şimdi biri lazım dedim. Kapı komşumuz İsmet Bey geldi aklıma. Geçen sene eşini kaybeden İsmet Bey anlayabilir beni diye düşündüm.

Koridordaki yürüyüşümün yönünü dış kapıya çevirip çıkmak istedim. Fazla düşünmeden çıkıp çalmalıydım İsmet Beyin kapısını. Çünkü bir saniye bile duraklasam kaçıp eve geri dönebilirim.

İsmet Beyin kapısında, elimi taşlaşmaya başlamış bir asa gibi ağır ağır üç defa tıklattım kapıya. Derin bir sessizlik oluştu apartmanın boşluğunda. Aniden geri dönüp kaçmak istedim evime. Keşke hiç çıkmasaydım dışarıya. Yüzüm yapmacık bir gülümsemeyle bekliyordu kapıda. Yavaş adımlarla evime dönerken büyük bir hazinenin asma kilitleri açılıyormuş gibi bir ses yükseldi kapıdan. Kapıya yaklaştım geri gitme düşüncemden uzaklaşarak.

Kapısını hafifçe aralayan İsmet Bey, beni görünce kapının aralığını daha da artırdı güvenle. Baya zayıflamıştı. Elmacık kemiklerine yapışmış beyaz kırışıklıklar, iskelete çevirmişti adamı. Saçları o kadar seyrelmişti ki kafatasındaki kahverengi lekeler çarptı gözüme.

Gülümseyerek merhaba, Osman Bey nasılsınız dedi bana. Merhaba, dedim ben de aynı gülümseyişi takınarak. Nasılsınız iyi misinizden sonra ıslanmış bir silah gibi tutukluk yaptı dilim. Ağzımda bazı kelimeler gevelenmeye başladı. Şey dedim, biraz konuşabilir miyiz? Olur, olur buyurun diye davet etti içeri. Ancak ben mahcup bir ifadeyle bizim evde konuşsak olur mu dedim? Dediğime anlam veremediği için bir an durakladı. Ancak bu çok da uzun sürmedi. Olur, dedi u harfini, anlamsızlığımı belirtir gibi uzatarak, siz geçin o zaman geliyorum iki dakikaya dedi.

Sadece konuşma isteğimi belirtirken bu duyguları yaşadıysam konuşmaya başladığımda ne hissederim diye iç geçirdim. Ve eve geçip İsmet Beyi bekledim.

                                                                                                                                                             13.04.2019

Evde İsmet Beyi beklerken her saniye daha da artıyordu huzursuzluğum. Neyi, nasıl yaşadığımı daha anlamazken nasıl anlatabilirim ki her şeyi. Keşke hiç çağırmasaydım dedim içimden. İsmet Bey, ona uzattığım mektubu okurken tekrar ettim pişmanlığımı içimden. Sürekli de kızıyordum kendime; bir şeylerin hesabını sürekli içimden yaptığım için. Ancak ne yapabilirim ki. Bilfiil, dünyanın değil kendi içimde sürdürüyordum yaşamımı. Çoğu insan da kendi içinde yaşamaz mı? Ama şu anda bunların ne önemi var ki? İçimde yaşamasına rağmen yanımda yaşamıyor Berfin.

Okuduklarını anlamamış bir şekilde yüzüme baktı İsmet Bey. Bir açıklama yapmam gerektiğini anladım. Hâlbuki mektubu okur okumaz bana sarılmasa bile elini omzuma koyup beni teselli edeceğini düşünüyordum. Yanılmışım bana apaçık görünen bir yara, başka gözler tarafından görünmeye bilirmiş.

Sessiz kelimeler seçmeye özen göstererek anlatmaya başladım. Ben anlattıkça aramızdaki mesafe azaldı. Masanın üzerindeki sürahiden bir bardak su doldurup uzattı. Mektubu ilk okuyuşundaki duyguları bir köşeye bırakıp soğukkanlı bir sesle yetkililere haber vermeliyiz dedi. Bunun bana yapılmış bir hakaret olduğunu düşünüp ne yetkilisi dedim sert bir ses tonuyla. Gerekli merci benim dedim. Yapılmış bir hata varsa o da bana yapıldı. Bu hatayı çözün diye çağırmadım sizi. Belki bir nebze de olsa beni anlarsınız diye düşündüm de çağırdım diye ters teptim söylediklerini.

Beni yanlış anladınız Osman Bey dedi mahcubiyetle. Benim amacım size yardımcı olmaktı. Bakın efendim bu mektupta çok karışık noktalar var, bunu anca devletin memurları çözer dedi resmiyetle. Eğer profesyonel bir yardım almazsanız bu mektubun kokusu çürütür acınızı. Çünkü çözülmesi gereken bir bilmece var dedi. Belki de haklı dedim içimden. Bu mektubu ve vedayı burada saklayarak bitiremem acımı. Ama bir yandan da işi resmiyete taşımak dışarıya aşina edecektir insanı. Samimiyetsiz bakışlar, perde arkalarından bir acıyı ağızlardan paylaşmak ve acımak.

İsmet Beyin dediklerine karşı burkulan yüreğimi bir kenara bırakarak başımı salladım aşağıdan yukarıya. Sağ olsun İsmet Bey kollarını sıvayıp gerekli yerleri aradı. Sonra da mektubu uygun bir yere bırakıp oturdu yanıma. Biliyorum dedi, biliyorum ne söylesem bir anlam ifade etmeyecek, ne söylersem söyleyeyim sizdeki ağrıyı hafifletmeyecek onun için yaşayın içinizdekileri. Hiçbir acı ertelenmeye gelmez dedi, elini yerden kesilmiş baldırıma koyarak. Gözlerim hafifçe yeşerdi. Ağlamak istemiyordum. Ancak elimde değildi sanki tutamıyordum kendimi. Bir çığlık geldi dışardan. Evet, bu İsmet Beyin çağırdığı yetkililer dedim kendime. Yüzümü çevirip işaret parmağımla sıyırdım gözümden düşenleri.

İsmet Bey kalkıp benim adıma yardımcı oldu gelenlere. Allah razı olsun adamdan. Yetkililer ne sorduysa yardımcı olmaya çalıştı. Konuşamayan dilim, bakamayan gözüm oldu. İşte bugün anladım ki yalnızlıktan daha değerli insanlar vardır bu hayatta.

                                                                                                                                                       14.04.2019

Tek bir teselli vardı elimde. Onu da aldı yetkililer benden. Neymiş, en ince ayrıntısına kadar inceleyip 44 cümlelik mektubun satırları altındaki şifreleri çözeceklermiş. Hâlbuki çözülecek bir şey yok. Çünkü ortada bir düğüm yok. Ortadan ikiye bölünmüş bir ip var. İşte o ip benim hayatım oluyor. Berfin’li ve Berfin ’siz günler diye ikiye ayrılıyor.

Yetkililer aldıkları mektupla evden çıktıklarında onlarla birlikte çıkmak istedim. Çünkü benle birlikte arta kalan tek şeydi o satırlardı. Ancak İsmet Bey benim evde durmamın, burada dirayetli bir şekilde kalmamın, daha doğru olacağını söyleyip kendisi benim yerime yetkililere eşlik etti.

Biraz fazla buldum İsmet Beyin bu tavrını. Acımı fazlasıyla sahipleniyordu. Sanki ben değil o terk edilmişti. Ama onu da anlıyordum. Ne de olsa geçen sene kaybetmişti eşini. Beni onun kadar anlayacak kim olabilir ki?

Yine yalnız kaldım. Duvarlar, omzumu okşayıp yanımda olduklarını belli ettirmek istediler. Bir yorgunluk vardı üstümde. Her şeyin kötü tasarlanmış bir şaka olduğunu düşünüp uyanmak istiyordum. Ancak acı bir gerçek yüzüme bakıyordu uzaktan. Kendimi kendime dökerken hafif bir tıkırtıyla kapı çalındı. Nasıl olduysa bir adımla kapıda buldum kendimi. İnsanın beklediği biri olunca koşulsuz koşullanırmış kapılara.

                                                                                                                                               15.04.2019

Kapının her çalışında Berfin’in; ya herkesi ayağa kaldırmışsın, sözlerini işitmek için koşuyordum kapıya. Ancak karşıma aşina olmadığım ama acıma ortak olmaya gelmiş fedailer çıkıyordu. Herkesin yüzünde özenle oluşmuş bir acı vardı. Derdime ortak olmaya gelmiş bu yığınlar, yetkililerin gelişiyle haberdar olmuşlar her şeyden. 

Hemen hemen hepsi de acının omuzlanışından sonra ilk soru olan nedenle başladılar konuşmaya. Bilmiyorum kardeşim. Bilmiyorum kardeşlerim, ne olur yalnız bırakın beni diye bağırmak istiyordum. Ancak kaç defa uyarmama rağmen halılarını üst katımızdan silkelemeye devam eden Bingöllü kadın, her Pazar günü tüm hemşerilerini evine toplayıp apartmanımızı köy ahalisine çeviren bodrum katında oturan Urfalı teyze ve merdiven parası diye iki haftada bir kapımızı çalan nereli olduğunu bilmediğim başka bir kadın sorularıyla daha da arttırıyorlardı içimdeki kederi.

İsmet Bey yetkililerle gittikten sonra gelen bu apartman sakinleri daha kalkmadan kapı tekrardan çalındı. Yerimden doğrulmama fırsat kalmadan Bingöllü kadın; ben bakar diyen yarım yamalak Türkçesiyle yöneldi kapıya.

Kadının gidişi tek kişilikken dönüşü beş kişilikti. Bunlar Berfin’inin öğrencileri 10/F dedim. İçimden. Çocuklar selam verip oturdular apartmanımızın kadınlarından arta kalan yerlere. Ama nerden duymuşlar ki diye düşündüm. Okuldakilerin haberi var mı acaba dedim içlenerek. Sahi bugün Salı ya okula da gitmedim, Allah’ım sen aklıma mukayyet ol diye söylendim.

Öğrencilerin gelişiyle daha fazla konuşamayacağını anlayan kadınlar müsaade isteyip kalktılar. Onları uğurlarken mutfağa; çorba, fırında tavuk ve pilav bıraktığını belirtti kadınlar. Sahi ne zaman yapmışlar ki bu yemekleri, hadi yapmayı geçtik ne ara mutfağa bıraktılar diye hayret ettim. Ama Allah razı olsun düşünceli insanlarmış dedim.

İçeri çocukların yanına geçtim. Hepsinin yüzü beni görünce düştü aniden. Bana üzüldüklerini kanıtlamaları gerekiyormuş gibi sessizce yüzlerini yere çevirip susmaya başladılar. İçlerinden biri nasıl oldu hocam dedi cesaretini toplayarak. Bilmiyorum, bir sabah uyandım ve böyle bir durumla karşılaştım dedim sessizce. Hepsi anlıyormuş gibi derin bir sessizliğe gömüldüler. Ama kimse anlayamaz içimdekini. Böyle bir şeyi anlamak için eşekten düşmek de yetmez diye düşündüm. Ama olsun hayat devam ediyor dedim. Çocuklara içecek bir şey ikram etmek istedim ancak onlar da kalkmak için müsaade istediler. Öğrencileri kapıya geçirirken bir ağırlık çöktü üstüme. Evet, yalnız kalacaktım birazdan dedim içimden. Acımı debine kadar sıyıracağım diye düşündüm.

Öğrenciler ayakkabılarını giyerken başımın döndüğünü hissettim. Kapının karşısındaki dolaba dayadım sırtımı. Ancak bir terslik vardı, her şey dönüyordu etrafımda. Biri yüzüme yaklaşıp hocam dedi. Nefesini yüzümde hissettim. Berfin geldi aklıma. Derin bir uykuya daldım düştüğüm betonda. Yüzümde sıcak bir soluk, kulaklarımda hocam, hocam nidaları.

                                                                                                                                                          17.04.2019

Son günlerde anlam veremediğim olaylar gerçekleşiyor hayatımda. Dün bayıldığımda sağ olsunlar öğrencilerim götürmüşlerdi beni doktora. Hafiften kaybediyormuşum belleğimi, unutmaya başlıyormuşum her şeyi. Aslında cazibeli gelmedi değil. Ancak bir tek yaşadıklarımı değil, kendimi de kaybedecektim. Zaten yaşadıklarımız, kendimiz dediğimiz şeyin ta kendisi.

Doktorun hastalık için dediklerini, bir yandan kurcalarken bir yandan da unutmaya başlayan zihnimin günlerini döktüğü kâğıtlara baktım. Başka birine ait yaşanmışlıklar gibi geldi bana yazılanlar. Çünkü ne hayatımda Berfin diye biri olmuştu ne de saçma sapan 44 cümleden oluşan bir mektupla terk edilmiştim. Tek bir kadın vardı hayatımda benim. Onun da ismi Kardelen’di.

Aslında Kardelen de beni bırakıp gitmişti. Ancak onunki bir mektupla değil odanın ortasına asılmış bir ağırlıklaydı. Evet, tam geçen seneydi. Pılımı pırtımı toplayıp uzaklaşmıştım o evden. Ama unutmam gerekirken her şeyi, yeni bir yalanla nasıl yazmış olabilirim ki gerçeğimi. Belki de bu son satırlarımdan sonra yazmayı bırakıp zihnim gibi yırtıp atmam gerekli yanlış yazılmış gerçekleri.

Ancak dönüp dolaşıp neden diyorum. Kendime uygun bir hayat seçerken gerçek hayatıma dönemiyorum.

edebiyathaber.net (28 Temmuz 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r