Öykü: Askerlik hatırası | Hande Sarı

Ağustos 7, 2026

Öykü: Askerlik hatırası | Hande Sarı

Masanın önünde duruyor. Saçları dökülmüş, sol elinin parmakları içeri doğru bükülmüş. Yüzünde tekinsiz bir gülümseme.

“Bak,” dedi “Burada ne var.”

İşaret ettiği yerde cam bir akvaryum, içinde irili, ufaklı onlarca salyangoz geziniyor. “Kendime ordu kurdum.” dedi kıkırdayarak, “Dünyanın en büyük ordusu.”

Konuştukça tükürüğü dudağının kenarında birikiyor, gözleri büyüyor. Sesimin titreyişine engel olmaya çalışarak “Nereden topladın bunları,” dedim. Başıyla dışarıyı işaret etti, apartmanın bahçesini. Akvaryuma baktım, ince çakıl taşları zemini halı gibi örtmüş, taşların ortasında yosuna benzeyen yeşil dallar uzanıyor. Masadaki tabaktan salatalık parçalarını alıp salyangozların üzerine fırlattı.

“Yemekhaneden askeri birliklerimize.”

Kabukların üzerine bombalar yağıyor. Midemde güçlü bir bulantı, nefesim kesiliyor.

“Camı açalım mı,” diyorum çaresizce. Cam, yarıya kadar aralanıyor. Odanın ne denli ağır koktuğunu ancak o zaman fark ediyorum. Toprak, ter, sidik. Masaya eski püskü bir havlu serilmiş, üzerinde yarıya kadar dolu plastik bir sürahiyle bardak var. Duvarda günlük güneşlik pastoral bir resim, çerçevesi tozlu. Ahşap dolabın kapakları sonuna kadar açık. Eşyaları katlanmış, üst üste. Eşofman, tişört, yedek pijama, iç çamaşırı. Aylardan Şubat, hava soğuk ama üşümüyor. Üzerinde beyaz atlet, esmer ayakları çorapsız. Tabakta kalan son salatalık parçasını ağzına atıp hırsla çiğniyor. Bakışları kapıda, duvarlarda, evin kuytu boşluklarında. “Birlikler hazır olsun, teftiş yakın.”

Göz ucuyla ordusunu kontrol ediyor bir yandan. Cama tırmanmış salyangozlardan biri düşmek üzere. Kabuğundan yakalıyor hayvanı. Bir başkası sürünerek çıkıyor tepeye, sonra bir diğeri… Hepsini yan yana diziyor. Hareketleri ağır, sabırlı. Dayanamayıp omzuna dokundum. Başını çevirdi, göz çukurlarından tanımadığım biri bakıyor.

“Ne oldu sana,” dedim gözlerim dolu dolu.

Yüzüme baktı, aynı tonlamayla yanıt verdi. “Ne oldu bana,”

Yatağın kenarına oturdum usulca. Ellerim kucağımda, bakışlarım halıda. Titreyerek ağlıyorum. Farkında değil. Ne benim, ne kendisinin, ne de eşyalarına sinmiş deliliğin. Parmağıyla askerlerini takip ediyor, arkalarında bıraktığı yaldızlı izlerin üzerinden bir de o geçiyor.

Derken yan odadan güçlü bir ıslık yükseldi. Ses çok yakında. Canhıraş bağırmaya başladı. “Saldırı başladı, mevzilere çekilin.” Koca adam yere kapaklanıp oyuncak askerler gibi sürünerek yatağın altına girdi.

“Bir şey yok,” dedim. “Sadece çaydanlık.”

“Sus,” diye fısıldadı “Sus, duyacaklar.”

Yatağın altına eğildim, elleriyle kulaklarını kapatmış, salyaları parkeye damlıyor. Başımda müthiş bir uğuldama, dizlerim titriyor, kalan son gücümle kapıya koştum. Annem, koridorda. Yüzünde bıkkın bir ifade. Önlüğünün cebinden küçük bir anahtar çıkarıp odayı kilitledi.

“Birazdan sakinleşir.” dedi. “Sen git elini yüzünü yıka.”

Kendimi banyoya attım. Yüzüme avuç avuç su çarptım. Ellerimi, az önceki felaketin izlerini silmek istercesine kuruladım. Annem kapıyı tıklattı. Elinde çiçekli bir tepsi, içinde çay, kurabiye. Peşinden salona gittim. Sehpalardan birini önüme çekti.

“Daha iyi misin,” dedi çayımı koyarken.

Başımı salladım, iyi değildim.

“Bu kadar kötü olduğunu söylemedin. Bilsem ne yapar eder gelirdim.”

Karşıdaki kanepenin ucuna ilişti, arkasına yaslanmadan.

“Gelsen ne yapacaksın kızım. Hem çocukların okulu, düzeni. Kolay mı başka kıtadan buraya uçmak. Kaç saat.”

Çay bardağının kenarında erimeye başlayan küp şekerleri tepsiye koydum, kurabiyelerin yanına.

“Birkaç ayda nasıl bu hâle geldi? Doktorlar ne diyor?”

“Ne desinler. Düzenli ilaç kullanmaktan başka yol yokmuş. Onlar da ağır geliyor işte.”

Masanın üzerindeki ilaç kutularına bakıyoruz sessizce.

“Geçen yıl iyiydi, havalimanına kadar geldi benimle, yol boyu konuştuk. Ne oldu birden.”

Annem hırkasına sıkı sıkı sarınıyor. Saçları epeydir boyanmamış, yüzündeki çizgiler derinleşmiş.

“Doktor kalıtsal olabilir dedi. Amcanı biliyorsun, rahmetli baban anlatırdı. Askerlik de ona iyi gelmedi.”

Taşlar yerine bir türlü oturmuyor.

“Kısa dönem, doğuda bile değil.”

Sesi kısık, cızırtılı.

“Öyle deme, kolay değil. Tanımadığın yerde, bir başına.”

Ayağa kalktım, vitrindeki balerin biblolarının arasında duran fotoğrafı aldım. Dikkatim, tüfeğini omzuna yaslamış, gülümseyerek kameraya bakan adamda.

“Bir de üstüne gece nöbetleri.”

Fotoğrafı çevirdim. Arkasındaki tarihe baktım, gideli bir ay olmuş.

“Nöbetle ne ilgisi var?” dedim.

“Bölük pörçük bir şeyler anlatıyordu telefonda. Nöbet tutmak, gece dışarda olmak istemiyordu. Sayımız az, saldırırlarsa başa çıkamayız.” diyordu.

“Kim saldıracakmış?”

Camdan dışarı baktı.

“Ne bileyim, kıdemli askerler yeni gelenlere korkunç hikâyeler anlatıyormuş nöbette. Düşman da her hafta değişiyordu ona göre. Başlarda hayvanlardan korkuyordu, kapkara, vahşi hayvanlardan. Boynuzlarını kışlanın duvarlarına sürtüyorlarmış her gece. Sabah bakıyormuş iz yok.”

“Sonra,” dedim.

“Sonraları hayâli bir ordudan bahsedip durdu. Dilleri başkaymış, yüzleri başka. Psikolojik harp uyguluyorlar bize, orada olduklarını biliyorsun ama kendilerini göstermiyorlar. Hep tetikte tutuyorlar seni, yatak yerine diken üzerinde uyuyorsun diyordu.”

“İnanılır gibi değil, aklı başında mühendis adam.”

İçini çekti, önüne baktı.

“Sonrasını biliyorsun zaten. Nöbette askerlerden birine saldırmış, çocuk şikayetçi oldu. Rapor yazdılar, aldım getirdim. Hastaneye yatırın dediler ama daha kötü olur diye korktum.”

Daha kötüsü, daha kötüsünü hayal etmek zordu.

“Salyangozlar nereden çıktı peki?”

“Bir akşam yağmur yağarken dışarı çıktı. Baktım bahçede ıpıslak, dolaşıyor. Kürekle toplayıp getirdi hepsini. Başlarda kızdım, sonra kendi hâline bıraktım. Zaman öldürüyor onlarla, ne yapsın.”

İkimiz de sustuk, çayın tanıdık kokusuna sığındık. Bir şey hatırlamış gibi ayağa kalktı sonra.

“İlaç zamanı geldi. Verip geleyim, sen otur.” dedi.

Fotoğrafa baktım yeniden. Bacakları açık, üniformasının altında yeni boyanmış postalları. Askerlik hatırası. İçerideki odadan sesi geliyor. Bir annem konuşuyor, bir o… Bölük pörçük sözleri eski fotoğrafının üzerine düşüyor.

Salona göz gezdirdim. Dantelli perde, masanın üzerinde kristal şekerlik, köşedeki lamba. Hepsi bıraktığım gibi, hepsi geçmiş zaman kipiyle konuşuyor, bugünün mutsuzluğu yalnız bize ait. Annem, içerden bir çift terlikle geldi.

“Ayakların üşümüştür, yer soğuk.”

Terlikleri giymek, burada biraz daha kalmak demek. Parmaklarımın ucuyla yokladım içlerini.

“Yatağın altında uyuyakalmış bizimki. Normalde böyle yapmaz. Seni gördü ya, heyecanlandı.”

Saate baktım, fark etti.

“Odan hazır, çarşaflar temiz, havlu da koydum. Yorulduysan.”

“Yok anne sağol, otelde yer ayırtmıştım. Sizi rahatsız etmek istemem.”

Alt dudağı titredi. Çayına şeker attı, her zamankinden fazla karıştırdı.

“Nasıl istersen.”

Israr etmedi.

“Teyzemle konuşuyor musun? Geliyor mu arada?”

Kaşığını, tabağının kenarına yasladı.

“Arıyor bazen, hâl hatır soruyor. Bilmez misin onu, konu kardeşi de olsa başkasının acısını yüklenmek istemez. Kaçar.”

“Yok canım ondan değildir, belki böylesi…”

Yüzüme baktı, gözlerini kaçırmadı bu kez.

“Böylesi daha kolay.” dedi.

Sustuk. Duvardaki antika saatin tıkırtısı kaldı geriye.

“Otele dönmem lazım.” dedim “Kızları arayacağım, okuldan gelmişlerdir.”

“Tabii, geç kalma.”

Salondan çıktım, koridorun sonundaki odaya baktım. Uyuduğunu hayal ettim, bedeninin kıvrılışını, soluklarını, soluksuz rüyalarını. Gece olunca odası nasıl görünüyor diye düşündüm, başı sonu belirsiz, kan ter içinde sayıklamalarla zaman nasıl geçiyor. Ya salyangozlar, karanlıkta ne yapıyor…

Portmantodan çantamı aldım, aynada yüzüm soluk, bakışlarım cansız. Botlarımı giydim, montumu omzuma attım. Anneme sarıldım, odadaki ağır koku onun da üzerinde geziniyor. Cüzdanımdan bir tomar para çıkardım, önlüğünün cebine koydum.

“İhtiyacın olur.”

Parayı avucunda kavradı, sıktı, sıktı.

Gözüm yerdeki poşete ilişti.

“Kusura bakma unuttum,” dedim. “Fıstıklı baklava, abim sever.”

Poşeti aldı, zoraki.

“Sağol,” dedi, üzüntüsü sesinde.

Kapıdan çıktım. Hava daha da serinlemiş. İnterneti açtım, en yakındaki otelleri aramaya başladım.

Yorum yapın