Masthead header

Öykü: Adberilgen Hâtun’un pabuçlarıyla yürümek | Ezgi Fatma Açıkgöz

Pazar yeri yine alabildiğine kalabalıktı. Sebze ve meyve tezgâhlarının başında müşterilerini sabırsızlıkla bekleyen pazarcıların gür sesleri birbirine karışıyordu. Haftada iki kez yaşanan bu durum bazen öylesine gürültülü bir hâl alıyordu ki, kimi müşterilerin gergin yüz ifadelerinden, bir an önce alışverişlerini tamamlayarak pazarı terk etmek istedikleri anlaşılıyordu. Haksız da sayılmazlardı hani. Kısa süreliğine olunca neyse de, sabahtan akşama kadar böyle bir ortamda bulunmak çekilir şey değildi doğrusu.

Oysa Adberilgen Hâtun için durum çok farklıydı. Dışarıdan bakınca hâlinden hiç şikayetçi olmadığı izlenimini veriyordu. Genç sayılabilecek bir yaşta kocasını bir iş kazası nedeniyle kaybeden, tek başına hayata tutunmaya çalışan bir kadın için her gün kurulan giysi pazarında tezgâh sahibi olabilmek büyük bir şans  sayılırdı. O da bunun farkındaydı. Bugüne kadar hiç pes etmemişti. Sağlığında, kızına destek olabilmek için köydeki küçük tarlasını elden çıkaran sevgi dolu bir babanın mirasıydı bu tezgâh. Sonsuzluğa göç etmeden önce, tek kız evlâdının ele güne muhtaç olmaması için onu şefkatle bağrına basan bir adamın son arzusuydu. Bu yüzden Adberilgen Hâtun için yaptığı iş çok kutsaldı. Ortaokulda okuyan oğluna bakabilmek ve hasta annesinin pahalı ilaçlarını satın alabilmek için, sabahın erken saatlerinden akşamın geç saatlerine kadar pazarcılık yaparak geçimini sağlayan azimli insanlardan biriydi o da.

Adberilgen Hâtun’la ilk kez, tek katlı evimizin bulunduğu küçük mahallemizde karşılaşmıştım. Okuduğum üniversitedeki derslerimin ardından katıldığım bir seminer programı nedeniyle, o akşam eve daha geç saatlerde dönebilmiştim. Kaldığımız evin hemen yanında iki katlı, epey eski görünümlü bir ev vardı. Mahalleye giriş zamanımız aynı dakikalara rastlayınca Adberilgen Hâtun’un kan çanağına dönmüş gözleriyle karşılaşmıştım. Sokak lambalarının titrek ışıkları yüzünü aydınlattığında, komşumuz olan kadının bu kez al yanakları dikkatimi çekmişti. Hayli yorgun görünüyordu. Ben ailemle birlikte yaşadığım evin kapısının zilini çalarken, kül rengi pardösüsünün cebinden çıkardığı anahtarla evinin kapısını açmaya çalışan kadın, bana iyi akşamlar dilemişti.

İlerleyen günlerde ona bir kez daha rastlamıştım. Sabah erkenden üniversitenin yolunu tuttuğum saatte komşumuz da, öğrenci olan oğlunu okuluna uğurladıktan sonra, ellerinde taşıdığı ağır çantalarla otobüs durağına doğru yürüyordu. Birkaç dakika içinde gelen tıklım tıklım otobüse ben de onunla birlikte binmiştim. Yolculuğumuz ayakta sürüyordu. Birkaç durak sonra hemen önümdeki koltukta oturan bir adam otobüsten inince, yakınımda duran orta yaşlı kadına boş koltuğu işaret ettim. Ellerindeki  yüklerden  dolayı  ayakta durmakta zorlanan kadıncağız sevinerek koltuğa oturdu. İçleri ağızlarına kadar dolu çantalarını, özenle ayaklarının önüne yerleştirdikten sonra bana gülümseyerek kibarca teşekkür etti. Onunla kısa bir süre sohbet ettik. Adını sorduğumda “Adberilgen Hâtun” diye cevapladı beni.  Bu ismi hayli ilginç bulmuştum. Hatta önce telâffuz dahi edememiştim. Pek çok kişi adını söylemekte zorlanıyormuş meğer. Kimileri adını değiştirmesini dahi öneriyorlarmış. O bunları anlatırken gülüştük. Rahmetli büyükbabasının Anadolu tarihine ve kültürüne çok meraklı, çevresinde bilge bir adam olarak tanınan biri olduğundan bahsetti. Tek kızının ilk çocuğu doğunca adamcağız torununa “Adına lâyık, ününü hak etmiş kişi” anlamına gelen “Adberilgen” deyivermiş. “Hâtun”u da eklemiş yanına. Büyükbabasının  anlattığına  göre, daha önceden hiç düşünmediği, birdenbire gönlüne güneş gibi doğan ve ağzından çıkıveren bir isimmiş bu. O da şaşırmış kendi söylediğine. Fakat etrafındakiler, çok saygı duydukları yaşlı adamın sözünü hikmetli kabul ederek bu adı hemen kabullenmişler.

Yol arkadaşım bunları anlattıktan sonra “Gerçi adıma lâyık bir hayat sürdüm mü, o da tartışılır ya.” diyerek bakışlarını bana yöneltti. Ansızın buğulanan gözlerine bakınca, hayatın içindeki tüm duyguları özümsemiş bir kadının, her hâli yansıtabilen doğallığıyla karşılaştım. Birkaç durak sonra Adberilgen Hâtun büyük pazar yerinin yakınında otobüsten indi. O kalkınca boş kalan koltuğa oturdum. Son durak olan üniversite kampüsüne kadar,  her insanın hayatta ne büyük deneyimler yaşadığını, bir insanı tanıyabilmek için hayatı onun gözünden görebilmek gerektiğini düşündüm.

O gün otobüste aklımdan geçenlerin, birkaç ay sonra bambaşka kılıklara bürünerek karşıma çıkacağını nereden bilebilirdim ki?…

Zaman içinde Adberilgen Hâtun’la iyice kaynaşmıştık. Çalışma koşullarımız nedeniyle  evlerimize gidip gelemesek de, rastlaştığımızda ayak üstü de olsa sohbet ediyorduk. Hatta bir defasında üniversitedeki derslerimin erken bittiği günlerden birinde, pazar yerine uğrayarak onu tezgâhının başındayken görmeye dahi gitmiştim. Arı gibi çalışan, müşterileriyle yakından ilgilenen, bir yandan da beni ağırlamak için çırpınan samimi dostumu hiç unutamam.

Bir sabah tam okuluma gitmek üzere evden çıkmıştım ki, yan komşumun evinin önünde bir taksinin durduğunu fark ettim. Birkaç dakika sonra Adberilgen Hâtun’un ve ortaokul çağlarındaki oğlunun, yürümekte zorlanan, solgun benizli ve çok yaşlı bir kadının kollarına girerek onu yürütmeye  ve taksiye  doğru götürmeye çalıştıklarını gördüm. Taksi şoförünün de yardımıyla güçlükle araca bindirilen kadıncağız belli ki epey rahatsızdı. Annesinin yanına oturan Adberilgen Hâtun telâş içindeydi. Bir yandan taksiciye gidecekleri hastanenin adını söylüyor, diğer yandan üzerinde okul kıyafeti olan oğlunun gecikmeden okula gitmesi için onu uyarıyordu. Beni görünce, başıyla hafifçe selâmlayarak hızlıca taksiye bindi. Daha sonra konuşuruz dercesine  yüzüme baktı. Ben de geçmiş olsun diyerek onlara el salladım.

Gün boyunca aklım hep komşularımızdaydı. Akşamüzeri eve döner dönmez kapılarını çaldım. İçeriye girmeden, bir şeye ihtiyaçları olup olmadığını sordum. Adberilgen Hâtun hastaneden yeni geldiklerini, doktorların gözetiminde verilen ilaçlar sayesinde annesinin sağlığının biraz daha iyi olduğunu söyledi. Buna sevinmiştim sevinmesine; ama nedense komşumuzun yüzündeki endişeli ifade gözümden kaçmamıştı. O akşam, annemin pişirdiği sıcak poğaçalarla dolu tabağı kendisine vermek için Adberilgen Hâtun’un evinin kapısını bir kez daha çaldım. Komşumuzla ayaküstü konuştuk. Vakit hayli geç olmuştu. Ona yarın üniversitedeki derslerimin öğle saatlerinde sona ereceğini, bu nedenle okul dönüşü pazar yerinde kendisini ziyaret edebileceğimi söyledim.

Ertesi gün öğleden sonra, giysi tezgâhının başındaki Adberilgen Hâtun’un yanındaydım. Annesinin hastalığından, düzenli olarak hastaneye gidilerek kendisine ilaç uygulamasının yapılmasının öneminden bahsetti. Her sabah pazara gelmeden ve evden çıkmadan önce, yaşlı annesinin yanı başındaki sehpaya yemeğini ve ilaçlarını koyduğunu anlatırken gözleri doldu. Oğlu okuldayken, annesini evde yalnız bırakmak zorunda kaldığı için hüzünleniyordu. Uzak şehirlerde yaşayan erkek kardeşlerinin hayırsız çıktıklarından söz etti. Onların annelerini ziyaret etmemelerine, yaşlı annesi çok üzüldüğü için, kendisinin de üzüldüğünü anlattı. Hele “Annem başımın tâcıdır, seve seve ilgileniyorum onunla; fakat  onun, çocuklarının vefasızlığı nedeniyle üzülmesine hiç dayanamıyorum.” deyişi vardı ki ne diyeceğimi bilemedim. Adberilgen Hâtun’a, bir süre daha böyle idare edebilirlerse düzenli tedavilerle annesinin sağlığının daha iyiye gidebileceğini, asla umudunu kaybetmemesi gerektiğini söyledim. İçini dökünce biraz rahatlayan kadıncağıza, kendisi için elimden gelen ne varsa yapabileceğimi  dile getirdim. Bunun üzerine çekine çekine benden bir ricası olduğunu söyledi. Önümüzdeki iki gün boyunca tedavilerini sürdürmek için annesini hastaneye götürmesi gerektiğini, bu nedenle pazara gelmesinin mümkün olamayacağını, tezgâhını güvenle bırakabilecek birini de bulamadığını anlattı.

“Ekmek teknemizi ya kapalı tutacağım ya da emin birine bırakacağım. Başka çarem yok çünkü. Hafta sonları okula gitmediğini de biliyorum. Eğer müsaitsen, acaba iki gün sabahtan akşama kadar tezgâhın başında sen durabilir misin?” diye sordu.

O an, karşımdaki insana yardım etmekten başka hiçbir şey düşünmediğimden:

 “Elbette dururum. Siz yeter ki işinize dair küçük bilgiler verin bana. Tezgâhın düzenlenmesi, giysilerin fiyatları, müşterilerle iletişim.. aklınıza ne geliyorsa anlatın. O zaman sanırım başarabilirim bunu.” diye cevapladım onu.

Adberilgen Hâtun’un sevincini görecektiniz. Sanki az önce kapkara bulutlara teslim olmuş gökyüzünü andıran yüzündeki kasvet birdenbire dağılmış, güneş açmıştı. Al yanaklarında beliren gamzeleri çiçeklere benziyordu.

Gün boyunca, ondan pazarcılığın püf noktalarını dinledim. Akşam saatlerinde garip duygular içindeydim. Bir yandan, ihtiyacı olan bir insana yardım edebileceğim düşüncesiyle kendimi mutlu hissediyordum. Öte yandan daha önce hiç çalışmadığım bir ortamda bulunacağımı düşündükçe içimi çocukça bir heyecan sarıyordu. Tek dileğim,  Adberilgen Hâtun’a verdiğim sözü, görevimi lâyıkıyla yerine getirerek tutabilmekti.

O sabah erkenden pazar yerindeki tezgâhı açtım. Önce, bir gün önce bana öğretildiği gibi tezgâhın tozunu aldım. Ardından, satılacak giysileri üretildikleri kumaş çeşitlerine ve kullanılacakları yerlere göre özenle gruplandırarak istifledim. Bir kısmını askılara geçirerek tezgâhın yan taraflarına astım. Böylece pazar yerinden gelip geçenler satılan ürünleri rahatlıkla görebileceklerdi. Tüm hazırlıkları yaptıktan sonra tezgâhın karşısına geçerek onun uzaktan nasıl göründüğüne baktım. Her yaştan çocuklar için renkli kazaklar, hırkalar, işlemeli pijama takımları, bebeklere özel giysiler, kadınlar için türlü desenler içeren albenili bluzlar, örme yelekler, fularlar, erkekler için farklı kalınlıktaki çoraplar ve mendiller.. göz dolduruyordu. Üstelik yakında bayram da vardı. Bu kadar özenle düzenlenmiş, kaliteli ürünler içeren bir tezgâh mutlaka müşterilerle dolup taşacaktı. Akşama kadar epey satış yapabilmeyi umuyordum.

Benim bulunduğum tezgâhın yakınında, seramikten ve camdan yapılmış  eşyalarla dolu bir başka tezgâh daha vardı. Ürünlerini hevesle düzenleyerek müşterilerini bekleyen tezgâh sahibi iri yarı, şişman bir adamdı. Bakışları, hırslı bir insan olduğu izlenimini veriyordu. Çok geçmeden bu tahminimde yanılmadığımı anladım. Henüz sabah olmasına rağmen sanki vazo, tabak veya fincan değil de portakal satıyormuş gibi bağıra bağıra müşterilerini tezgâha çağırmaya başladı. Satış yapmak için sabırsızlandığı belliydi. Anlaşılan pazarcılığın usulü böyleydi. Ben de bu arada, tezgâhıma müşterilerin gelmelerini umut ederken, daha önce düzenlediğim ürünleri yeniden elden geçirmeye başladım. Adberilgen Hâtun’un en önemli uyarısıydı bu. Satıcı her an tezgâhıyla ilgili olduğunu müşterilerine göstermeliydi. Aslında sadece müşterilere öyle görünmek için değil, zamanımı boş geçirmemek için yapıyordum bunu. Oldum olası zamanı iyi değerlendirmek gerektiğini düşündüğümden olsa gerek, aklımdan bir an için çantamda taşıdığım kitabımı çıkarıp okumak geçti. Fakat böyle bir ortamda uygun olmayacağını düşündüğümden bundan hemen vazgeçtim. Nasıl olsa birazdan müşteriler gelmeye başlarlardı. Böylece zamanım verimli hâle gelirdi. Yine de bu  satışı yapabilmek için, yan  tezgâhın başında avazı çıktığı kadar bağıran adam gibi olamayacağımı düşünüyordum. Çığırtkanlık yapabilmem çok zordu. Acaba  Adberilgen Hâtun da mallarını satabilmek için bağırıyor muydu? Bunu hiç bilmiyordum. Pazar yerine onu görmek için geldiğimde böyle bir şey yaptığına şâhit olmamıştım. Sonuçta müşterilerinin bir kısmı devamlı ondan alışveriş yapan insanlardı. Güler yüzü ve ilgili tavırlarıyla ağırladığı müşteriler hizmetinden memnun kaldıklarında, sonraki gelişlerinde yanlarında bir yakınlarını da getiriyorlardı. Bana anlattığına göre onun müşterileri az da olsa bu şekilde artıyordu. “Az ama öz müşterim olsun, bana yeter.” demişti bir defasında. Ben de onun yolunu izleyecektim.

Nihayet ilk müşterim gelmişti. Genç ve süslü bir anne, sürekli ağlayan dört-beş yaşlarındaki oğlunun elinden tutmuş, çekiştire çekiştire onu tezgâhın önüne getirmişti. İnatçı oğlan fırsatını bulsa annesinin elinden kaçıp kurtulacaktı. Kadıncağız bir yandan, ağlamaktan burnundan sümükler akan oğlunu sakinleştirmeye çalışıyor, diğer yandan onun için pijama takımı bakıyordu. Önünde duran, içlerinde pijamaların olduğu şeffaf poşetleri, hangi yaş grubuna ait olduğunu bile sormadan rastgele açmaya başladı. Annesinden güç alan yaramaz oğlan tepinmeye ve bağırmaya devam ederken, tezgâhın ön kısmında elinin erişebildiği ne varsa dağıtmaya, poşetli ürünlerin naylonlarını yırtmaya başladı. Annesi kendi işine öylesine dalmıştı ki,  yumurcağın yaptıklarını ancak benim uyarım sonucunda fark etti. Çocuk ağlıyor, annesi ona pijama satın alabilmek için ısrar ediyor, bu da yetmiyormuş gibi seçip bir kenara koyduğu giysileri çocuğun üzerine geçirerek denemeye çalışıyordu. Ufaklık nasıl yaptıysa, annesinin tezgâhın arkasında asılı duran kıyafetlere odaklandığı sırada, burnundan akanları tezgâhın üzerinde açık olarak duran pijamalara silmesin mi? Çocuk pijamaları mendil niyetine kullanıp bir yana atıyordu. Bir, iki, üç.. derken, ortalık savaş alanına dönmüş gibiydi. Nasıl davranmam gerektiğini bir an için bilemedim. Gelenler müşteri miydi, yoksa savaşçı mı anlayamadım. Sadece çantamdaki kâğıt mendil paketinden bir mendil çıkararak oğlanın ağlamaktan ıslanmış yanaklarını ve devamlı akan burnunu sildim. Annesi bu yaptığımı görmemişti bile…

Sonra ne mi oldu? Genç kadın, oğlunun durmadığını bahane ederek pijama takımı almaktan vazgeçti ve oradan hızla ayrıldı. Ben arkalarından bakakaldım. Çocuk eğitimi, annelik, görgü kuralları, alışveriş âdabı.. daha neler neler geçti içimden. Sustum… Ardından tezgâhı eski hâline getirmeye çalıştım. Satılamayacak hâle gelmiş sümüklü giysileri de daha sonra Adberilgen Hâtun’a vermek üzere bir kenara ayırdım.

Öğle saatlerinde yaşlı bir teyze kendine kışlık çorap satın almak için usulca yanıma geldi. Görmüş geçirmiş, edepli bir hâli vardı. Teyzenin alışveriş yöntemi de usulca ve saygı doluydu. “Böyleleri de varmış demek.” diye düşündüm o an.

Herkes o teyze gibi olsaydı keşke; ama değildi işte. Akşama doğru orta yaşlı, hızlı ve bağırarak konuşan bir adam yanıma yanaştı. Sanki  karşısındakini dövecekmiş gibi bir tavır takınarak: “Kumaş mendil istiyorum; iyi kalite olsun ha!” dedi. Karşımdakinin kabalığına rağmen yine de ona, ılımlı  ve kibar bir yaklaşımla, şeffaf renkli kutulardaki erkek mendillerini gösterdim Onlarca kutuyu önüne yığdım; fakat adam bir türlü beğenemedi. Aradan epey zaman geçince, saatin geç olduğunu, pazarda başka yere bakamayacağı için mecburen bu tezgâhtan alışveriş yapması gerektiğini söyledi. Nihayet bir mendil satın almaya karar vermişti. Ben, adamın seçtiği mendil kutusunu paketledikten sonra o, bağırarak pazarlığa başlamasın mı? Küçük bir mendilin fiyatı zaten çok uygundu. Buna karşılık öfkeli müşteri, mendili neredeyse yarı fiyatına satın almak istiyordu. Olmaz diyorum; Adberilgen Hâtun’un bana söylediği fiyattan bir kuruş bile ucuza satamayacağımı belirtiyorum. Adam öyle inatçı ki dediğimi duymuyor bile. Üstelik mendili satın almadan tezgâhın önünden ayrılmayacağını da söylüyor. Sonunda pes ettim. Günün yorgunluğuyla, karşımdakine daha fazla lâf anlatmaya gerek olmadığını düşünerek, mendili çok ucuza sattım ona. Eskilerin deyişiyle, edepsizden edebini satın almanın benim için başka bir yolu yoktu. Müşterinin ödemediği miktarı kendim tamamlayarak, Adberilgen Hâtun’un kazandığı paraları koyduğu küçük siyah çantaya attım.

Pazarcılığın en zor yanlarından biri de her müşterinin, satıcıdan, kendisine sanki o gün gelen ilk müşteriymiş gibi davranmasını beklemesiydi. Yüzünüzün hep gülmesi, samimi ve dinamik iletişim tarzınızın sabahtan akşama kadar aynı düzeyde sürmesi kolay değildi. İnsanın gün içinde yorgun düştüğü anlar da olur elbet. Fakat eğer bir pazarcıysanız, tezgâhınızı ilk kez ziyaret eden ya da  eski müşteriniz olsa bile o gün alışveriş yapmak için ilk kez yanınıza uğrayan müşterinizi mutlaka güler yüzle karşılamak zorundasınız. Kendisinden önce başka bir müşterinizle olumsuz bir iletişim yaşamanız, tezgâh komşunuzun ve etrafınızdaki pazarcıların satış yaparlarken  hiç susmadan avaz avaz bağırmaları sonucunda yaşadığınız baş ağrısı ya da kaşla göz arasında tezgâhınızın üzerindeki malları çalmaya çalışan birine olan kızgınlığınız yeni gelen müşterinizi hiç ilgilendirmez. Çünkü o yalnızca, yanınızda bulunduğu anlarda  sizden göreceği ilgiyi düşünür. Toplum önünde sürdürülen her meslek gibi pazarcılık da şartlarınız, sağlığınız, ruh hâliniz ne olursa olsun, müşterinize daima iyi görünmenizi ve işinizi fedakârca sürdürmenizi gerektiren mesleklerden biridir.

Hafta sonunda iki gün boyunca, sabahtan akşama kadar pazarcılık yapmak benim için önemli  mesajlar içeren  bir deneyim olmuştu. Adberilgen Hâtun’un neden akşamları o kadar yorgun olduğunu, yanaklarının al al, gözlerinin kan çanağı gibi göründüğünü, kimi zaman hiç konuşmadan derinlere daldığını şimdi çok daha iyi anlıyordum. Eskiden sadece uzaktan bakarak değerlendirdiğim bir insanı, onun penceresinden bakınca bambaşka gözlerle görebileceğimi hissetmiştim. Toplum olarak ön yargısızca sürdüreceğimiz bir hayatın, hepimiz için daha huzur verici olabileceğini de…

Aslında bir insanı gerçekten anlayabilmek için, onun gözleriyle hayata bakmak da yeterli değildi. Bu bile kısıtlı bir algılama anlamına gelebilirdi. Birden Kızılderililer’in: “Biri hakkında karar vermeden önce onun makosenlerini giy ve ay üç defa görünüp kayboluncaya kadar karar verme.” deyişlerini hatırladım.

Yalnızca çok sevdiğim bir dostuma yardımcı olabilmek için adım atarken, Adberilgen Hâtun’un pabuçlarıyla yürümenin sırrına ermiştim; anladım. Onun vesilesiyle kazandığım deneyimlerin, ileriki yaşantımda insanlarla kuracağım bağları sağlamlaştırarak, daha anlamlı kılacağının da tabii…

edebiyathaber.net (25 Haziran 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r