Masthead header

Öykü: Abdigiller | Abdulkadir Kızıltaş

I

Yüzlercesinin sırt sırta verip oturduğu soğuk ..larda varlığımı henüz yazılmamış kelimelerin ardına yaslamış bekliyordum. Kafamın arkası parmak uçlarımda zonkluyor, kâğıt gözümü alıyor, kıpırdanıp duran kalem dengemi bozuyor, midemi bulandırıyordu. Bir de esasında içimdeki tenhalığın başka tenhalıklarla iş birliği yapacağından ve dahası kalemle kâğıdın ha çiftleşti ha çiftleşeceğinden korkuyordum. Hâlbuki ben buna alışık değildim. Onca zaman kendimle çiftleşmiş, kısır yalnızlıklar doğurmuştum. Hâliyle yapayalnızlığını çoğaltmaya meyilli bazı insanlar gibi kendimi kendimden başka her şeyin yanında rahatsız hissediyordum. Bu zamanlarda çılgınlığım sık sık makas değiştiriyordu. Durup dururken “Kâğıtla kalem bana istenmeyen üçüncü muamelesi çekiyor,” diyordum mesela. Hani üç kişilik arkadaşlıklarda iki kişilik alt küme oluşturan hayırsızlardan biri çıkıp da daha az samimi oldukları üçüncü kişiyle arayı açınca alt kümenin diğer elemanı da sebepsiz yere üçüncüyle arayı açar ya, işte bunlar da öyle diyordum. Kâğıtla kalemin, birbirine eğilip fısır fısır konuşan bu iki kadim dostun aralarından harf sızmıyor ve ben de yanı başlarında somurtup duruyordum. Somurturken ağzını yüzünü kaydırdığım kitaplarımdan medet umuyordum. Esrik kuduruk deliler gibi birini alıp ötekini bırakıyordum. Kitaplar bize ilişme, ne yapacaksan unuttuklarınla yap diyorlardı. Ben de Allah Allah, bu işin içinde bir iş var diyor, huylanıyordum. Babam aksi gibi, bana kitapların arasından başını uzatıp “Adamı bazen mahsus huylandırırlar oğlum,” diyordu. Anlaşılan bir ömür işsiz gezen babam sonunda en iyi bildiği işi yapmaya karar vermiş, benimle hayaletcilik oynuyordu.

Babam aldı, aksi gibi,

insan en iyi bildiği şeyi yapmalı oğlum. Misal ben, hayal gücü yüksek olmasına rağmen istidadı alçak bir gençtim. Hayattaki tek tutkum resim yapmaktı, biliyorsun. Sonra,  olacak ya, serginin birinde gezinirken tepem attı. Paltomun içine sakladığım çamaşır suyunu çıkarıp bütün resimlerin üzerine döktüm, dökerken de “Böcek gibi yaşayıp tanrı gibi düşünüyorsunuz ulan,” diye bağırdım. Beni tuttukları gibi götürdüler, biliyorsun nereye götürdüklerini. Orada, “Hababam, şahane, şahane…”  diye ünledim, acayip çığlıklar attım. Ardından bana bir takım kâğıtlar gösterdiler. Gösterecekleri bitince kendiminkileri çıkarıp gösterdim onlara, biliyorsun işte onları, körlük üzerine mastır yapmışları, yalayıp yutmuşları. Bunlar boş dediler. İnanabiliyor musun, bu kâğıtlar boş!

Babamın sesi, sesi yavaş yavaş kısılan bir radyo gibi kısıla kısıla yok oldu, belki yok olmadı da artık duyamayacağım bir makama tenzil etti. Kâğıt, kalem ve ben yine baş başa kaldık. Galiba bir şeyleri aradan çıkararak yazmaya çalıştığım için böyle oluyordu. Çünkü aynı çıkarma ya da ekleme işlemlerinde hep farklı sonuçlar buluyordum. Bana dört işlem öğretmeye çalışan ilkokul öğretmenim Şükran Hanım’ın çaresizliği tebellür ediyordu gözümdü. Hâlime dayanamayıp “Aptal mısın oğlum sen!” diye çıkışmıştı. Ben de “Olabilir, benim için kendinizi paralamanıza değmez,” demiştim ona. Sanırım eski platonik aşkımın da dediği gibi ben her şeyin tadını kaçırıyor, mevzusu olmayan hayatıma bir mevzu biçmeye çalışıyordum. Ona göre tekrir bir edebi sanattı ve ben bunu da beceremiyordum. “Lütfen bir daha bu mevzuyla karşıma çıkma,” demişti. Sözünün alamet-i farikasını idrak edememiş, bakışlarındaki manayı kavrayamamıştım. “İhsan ne diyor bu kız?” demiştim. İhsan, “Başka bir mevzu bul diyor,” demişti. “Bir daha karşısına çıkayım mı peki?” diye umutla atılmıştım sonra. O da “Olabilir, karşısına çıkmaktan tümüyle men etmemiş seni.” demişti. Ama aşkıma mevzu dedi İhsan. Mevzu burada uydurma manasına geliyor biliyorsun. Bu şiirde maşuk, âşıkına aşkın uydurma, lütfen çekiniz, gidiniz demek istiyor. Gidince çekilir biliyorsun. Sus! Senin ben kelimelerini… Yapma! İntihar olacak. Hayır olmayacak!     

Kâğıt aldı,

şu an sizinle ne konuştuğundan habersizmiş gibi konuşan bu adam bir gün yolunu kaybetmiş bir okurun kararsız adımlarıyla geldi, ya da daha birçok şey gibi geldi önümde durdu. Geldiğinden habersiz gibi geldi, durdu. Geldi,

karşılaşmak, kelimeleri bir ayna gibi yüzüne tutmak ve orada, kelimelerin aynasında kendini görmek istiyordu. İnsan öyle ya da böyle, ömründe bir ya da birkaç defa kendiyle karşılaşmak ve irkilmek isterdi çünkü. Biz böyle derken, O da öylesi insana kafayı yedirir diyebileceği bir şeyin arayışındaydı; aslında oldum olası bu arayıştaydı. Hatta bir keresinde geçmişi geleceğe çalarak şimdinin mayasını tutturmaya uğraşmış, bu uğurda yeterli yoğunluğu yakalayamayan cıvık bir kitap bile yazmıştı. Hâliyle yazdığı kitap olmamış, bir şeyi başka bir şeye dönüştürmeyi mateessüf başaramamıştı. Sonra gene, ne alakaysa, evde kendi kendine yoğurt yapmaya uğraşırken Youtube’ı açmış, orada lalettayin bir teyzeciğe denk gelmişti. Teyze tutmamış yoğurdunu tekrar mayalıyor ve bu defa arzusuna nâil oluyordu. Birden sanki Tanrı’nın yitiği bir şeyi bulmuş diyesin; “Yalla, yallaaa,” diye çığlığı basmıştı. Bunun üzerine oturmuş olmamışı bir daha oldurmaya uğraşmış, gene olmadığını görünce yazamayacağım galiba diyerek umutsuzluğa düşmüştü. Tabii o zamanlar ben yoktum. Olsaydım eğer, hiç olmazsa sadece onun duyabileceği bir sesle “Bok buldun keriz,” deyiverirdim de onu olmayacak işlerin peşinde bu kadar koşturmazdım. Demek ki bulması gerekeni bulması için önce beni bulması gerekiyordu. Bir şey ararken başka bir şey bulmak bulanların yazgısında vardı belli ki.

Abdi aldı,

“ne diyor bu İhsan?”

İhsan aldı,

“bilmiyorum, senden bahsediyor galiba.”

Kağıt aldı,

işte bir gün dediğim o gün, ‘Kör’ lakabıyla bilinen sabık efendim, kimseyi korkutamayacak kadar çaresiz bir hayalet gibi şıp diye belirdi bizim adamın yanında. “Aradığınız belli bir şey var mı?” diye sordu. “Şey,” diye sendeledi beriki, “evet var, şuradaki yazma,” dedi. İhtiyar, kendi gibi şirazesi kaydı kayacak yazmayı ihtimamla yerinden aldı, adama uzattı. Adam yazmanın kapağına üfürdü. İhtiyar öksürdü. Öksürük adamın kulağında yankılandı bir süre. O an adam elindeki yazmanın da öksürdüğünü sandı. Öksürükler kesilince “Kelimelerin Aynası” dedi ihtiyar. Adamın kendisine aval aval baktığını fark ettiğinde “Elinizdeki kitap,” diye ilave etti, bir süre nefeslendi, sonra gene devam etti, “çok nadir bir parçadır, içinde kendinizi bulacağınıza eminim.” Yazmanın kapağında eski harflerle, Kelimelerin Aynası yazıyordu. “İçinde başkaca bir şey yazmasa bile yeterli,” diye düşündü adam. “Ne düşündüğünüze dikkat edin,” dedi ihtiyar. Adam bir şey demedi, ihtiyara bakıp bir güzel şaşırdı. Ne güzel şaşırır bizim adam bir bilseniz. İhtiyar adamın şaşkınlığını okşamaya kaldığı yerden devam etti: “Çünkü elinizde duran kitabın yazarı sizsiniz, ancak kitap henüz yazılmadı.” Adam ihtiyarın ne demek istediğini anlayamadı. Ne güzel anlayamaz bizim adam bir bilseniz. “Kıymetli bir kitap her okuyucunun gözünde yeniden yazılır, elimdeki kitap da okunduğu sürece yazılmaya devam edecek,” bunu demek istedi herhalde, diye düşündü sonra. Yazmayı çantasına attı. Hediyesini Kör Sahaf’a en kısa zamanda vereceğini söyleyip gitti. Kör Sahaf bir şey demedi, adam gittikten kısa bir süre sonra da düşüp öldü. Belki de Kör Sahaf diye biri hiç var olmadı, bilemedim şimdi. Keşke bir gün yok olup gidebilecek kadar dahi olsa var olabilseydim. Sus!

Beriki yazmayı kaptığı gibi sevinçle eve yürüdü, yürürken evin yolunu birkaç defa şaşırdı. Yazmanın şirazesini koklamaya, önünü arkasını okşamaya başladı. Maslahatı kabarmıştı namussuzun. Birazdan ilk dersini alacaktı ama.

Abdi aldı,

“ama bu yazmanın içi boş İhsan!”

Kağıt aldı,  

her şeyde bir hikmet vardı. Böyle düşünüyordu. Bu bir tesadüf olamazdı. Uzun süredir bambaşka bir şeyler yazmayı arzuluyor ama önce yazacağı şeye bir isim bulmak istiyordu. Sanki isim bulununca mesele hallolacaktı. İsmi bulmuştu. Kitabın adı Kelimelerin Aynası olacaktı. E, sonra? Sonrası yoktu. Her gün oturup sonrasını düşündü. Sonrası ona da bana da bela oldu. Yıllarca ne yazacağını, nasıl yazacağını bilemeden kalemi eline alıp boş boş yüzüme bakarken, ben de bütün dolulukları içine boşaltacak enginlikte bir boşlukla yüzüne baktım onun. Evvelim yoktu, ya da bana öyle geliyordu, ona da öyle geliyor olmalıydı ki, elinde kalem tek kelime bile yazmadan “Allah’ım, ne yapacağım ben?” deyip durmuştu. Başka bir olmamışlığa daha tahammülü yoktu. Dahası yazmaya korkuyor, korktukça içinde bir şeyler için için boşalıp duruyor, ben de sıkıntıdan patlamamak için bomboş sayfalar arasında geziniyordum. Yer yer hâşâ, arşının üstüne kapanıp hüngür hüngür ağlayan bir tanrı diyesin, üstüme üstüme ağlıyor, gözyaşları yağmur olup yağıyor, sırılsıklam ediyordu bütün sathı; gene de tek bir harf bile yazamıyordu. Yazamıyor değil de, yazmıyordu. Fena korkutmuşlardı garibimi. Derken, bir süre daha malum korkuyla üstüme eğilip uğuldadı bizim adam, uğultular ondan bana geçti, kalemin ucu sathıma değmek aşkıyla zonkladı, zonkladı, zonkladı;

 ve sonra, fecre doğruydu, zonklamalar kesildi. Bu defa da ben korkulu acılar çekmeye başladım. Nasıl olmuşsa olmuş, kalem bir anda içinde ne varsa içime dökmüş, ardından yanı başımda sessiz, kıpırtısız, gerçek bir ölü gibi yatmaya başlamıştı. İşte o günden aylar sonra, gene böyle soğuk bir mart akşamıydı, ben bir Abdi doğurdum.  

edebiyathaber.net (5 Mayıs 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r