Masthead header

Onur Çalı’nın, Hüsnü Arkan’la gerçekleştirdiği söyleşi

“Şarkı ve roman yazıp paylaşmaya çalışıyorum…”

Dünyaya baktığımızda Sanço Panza’nın değil, Don Kişot’un gördüklerini görmeye çalışmalıyız. Değişmeye elverişli ve savaşmaya değer bir dünya. Gerisi hikâyedir.”

Hüsnü Arkan’ı yalnızca müzisyen olarak tanıyanlar eksik tanıyorlar demektir. O aynı zamanda yazar. “Mino’nun Siyah Gülü” yayımlanan beşinci romanı. Ayrıca bir şiir kitabı da var; Hiçe Doğru (http://www.husnuarkan.com/solo/hakkinda/).

“Mino’nun Siyah Gülü”nde, 60’lı yıllardan günümüze uzanan, üç kuşağı içine alan bir hikayeyi anlatıyor. Türkiye’nin yakın siyasi ve toplumsal tarihine yoğun göndermeler içeren ve farklı karakterlerin bakış açılarıyla, özellikle kadınların söz almalarıyla zenginleşen bu anlatıdan yola çıkarak Hüsnü Arkan ile bir söyleşi gerçekleştirdik.

Kitapta ilk dikkat çeken şey, bağ evindeki Vicdan adlı köpeğin ölmüş, yerine de Üzgün ismi verilen bir köpeğin alınmış olması. Yani vicdan öldü ve yasını mı tutuyoruz? Bu bağlamda, edebiyat bu ölen vicdana yasımızı mı anlatır? Ya da şöyle sorayım: Edebiyat vicdansızların afyonu mudur?

Ben bu kadar umutsuz değilim. Ama umut etmek de ahmaklığın alanına pek taşmamalı; ifrattan kaçınmak lazım. Her şeyin kötü gittiği bir yerde her şeyin yolunda olduğunu söylemek ahmaklıktır, gerçek karşısında Panglosvari bir tutumdur. Değişme gücünü ve potansiyellerini bir başka şeye projekte etmek demektir. Bunu yaptığımız zaman, umut tanrılaşır. Adalet ve eşitlik taleplerimizin karşılanmasını artık o tanrılaşan şeyin sağlayacağını düşünmeye başlarız ki, buna boş umut diyorlar. Bir anlamda, dünyaya baktığımızda Sanço Panza’nın değil, Don Kişot’un gördüklerini görmeye çalışmalıyız. Değişmeye elverişli ve savaşmaya değer bir dünya. Gerisi hikâyedir.

Toplumsal vicdan, sürekliliği ve kararlılığı olan bir şey değil. Bazen yüzyıllarca uyuyor, bazı coğrafyalar söz konusu olduğunda hiç uyanmıyor. İnsan buna üzülebilir. Ama bunu soyut, kendiliğinden bir kategori olarak ele alamayız. Bu, uzun tarihi dönemi kapsayan toplumsal, ekonomik süreçlerin içinde olgunlaşan ve bizim artık bir sonuç olarak gördüğümüz bir şey.

Benim umudum, bunun bir sonuç olmadığıyla ilişkilidir. İnsanın sosyal doğasının bu sonuca uygun bir sabitlikte olduğunu düşünmüyorum. Yavaş da olsa değişebiliyor.

Edebiyatın da bir projeksiyon nesnesi olup olmadığı tartışılabilir tabii. Ama okurların, vicdani ağırlıklarını edebiyatın sırtına yıktıklarını söyleyebilecek durumda olduğumuzu sanmıyorum. En azından, Türk edebiyatı devletin bütün baskılarına ve yok etme girişimlerine rağmen özgürleşme için her dönemde toplumsal katkı sağladı. Bu, okurların özgürleşme eğilimini de yansıtan bir şeydir.

Romanda beni en çok Münevver etkiledi. Ona, aşkını yaşayışına aşık oldum diyebilirim. Neden Münevver gibi kadınlardan çok fazla yok? Erkeklerin yarattığı bu rezil dünya yüzünden mi? Bu rezil dünyada, Münevver’in yaşadığı aşk bir mitten öte bir şey olabilir mi?

Olabileceğini düşünmek lazım… Bugün sahip olduğumuz pek çok özgürlüğü önce bireyler hayal etti. Haftada kırk beş saatlik çalışma, sağlık sigortası, yaygınlaşmış eğitim, kadınların oy kullanması; bütün bunlar birer hayaldi. Ama hayal olmaktan çıkmaları için hayatı işlerine geldiği gibi düzenleyenlere birkaç yüzyıl isyan etmek ve sonuca ulaşmak gerekiyordu.

Avrupa Ortaçağı’nda cadı avı çok uzun sürdü. 1800’lerin başında bile bu tür olaylara rastlanıyordu. Bugün de birçok İslam ülkesinde, kadın eve kapatılıyor ya da kapatılmak isteniyor. Başka birçok ülkede ve bizim ülkemizde de kadın şiddet görüyor. Böyle bir dünyada özgürleşmek imkânsız değildir ama zaman alıyor…

Aşkın bir tarifi olduğunu sanmıyorum. Biyologlar, nörologlar bir takım vücut iklimi değişikliklerinden söz ediyorlar. Bu konuda edebiyatçılardan çok onlara güveniyorum. Çünkü ancak maddi ve gerçek olan bir şey, algı alanlarımızın içine tamamıyla girer. Gerisi yanılsamadır. Yanılsamaları genelleştirmek, kategorize edip anlaşılır kılmak bana pek mümkün görünmüyor. Birer yanılsama olarak milyarlarca aşk deneyimini felsefi bir kategori haline getirebilmek için çok yalan uydurmak gerekiyor.

O kadınlardan çok var mı bilmiyorum ama dürüstlük söz konusu olduğunda, o erkeklerden de çok fazla yok.

Münevver, dünyayı küçük bir kasabaya benzetiyor. Sen hem romandaki gibi, sokaklarında kıvraklı kadınların dolaştığı kasabada yaşamış hem de -Yiğit Bener’den ilhamla- bir “heyula” olarak başka dünyaları görmüş biri olarak ne düşünüyorsun? Dünya kasabasında nasıl özgür olunur?

Bizim başka dünya dediğimiz şey, aidiyetlerimize olan bağlılıklarımızı açık ediyor. Amerika’ya giden ilk misyonerler oradaki yerlileri ve tarlalardaki pamukları hayvan sanmışlardı. Bu, yabancılıklarla karşılaştığımızda onları tanımlamak gereğinin sonucu… Nasıl tanımlayacağız? Bize benzemiyorlar, bizim gibi davranmıyorlar, düşünmüyorlar. Bir tek yolu var. Milli, dini ve sosyal her türlü aidiyeti reddedip, eğer ille bir bağlılığa ihtiyacımız varsa, bu ihtiyacı hümanizmin de karşılayamayacağı en geniş gerçekle karşılamak. Henüz bu seçimi gerektiren yolların yakınlarında olduğumuzu söyleyemem.

Dünyayı Münevver’in yaptığı gibi küçültmek, sanırım bir anlama kolaylığı kazandırıyor. Özgürlüğün yalnızca bir kavram olduğunu, özgürleşmeninse mümkün olduğunu anlamak gerekiyor. Bunun yolu siyasidir, bütün bunlar siyasidir.

“Uzun Bir Yolculuğun Bittiği Yer” romanındaki Enver “Paşa” ve saz arkadaşları ile bu romanda bahsi geçen Evren “Paşa” ve avanesi arasında dişe dokunur bir fark var mı? Sarıkamış bitti mi?

Biliyorsun, idareye memur olanların işleriyle ilgili yargılanmaları, İdare’nin iznine tabidir. Çünkü onlar bağımsız bir iş yapmazlar, emir kuludurlar. Aslolan idaredir, ötekiler memurdur, yani emir alanlardır. Burada idare dediğim, devletin kendisi değil. Devlet bir araçtır. O araç, memurları olsa olsa kişisel ikballerine ya da darağacına götürür. Öte yandan asıl ikbal sahipleri bütün bu olanların uzağında, dışında görünürler. Silah üreticileri, finans sermayesi böyledir. Şimdi artık böyle bir sınıf yokmuş gibi davranılıyor. Televizyonlarda konuşanlar burjuvazi kelimesini on dokuzuncu, yirminci yüzyıla hapsedip, onu geçmişte kalan toplumsal bir görüngü olarak gösteriyorlar. Burjuvazi neredeyse, ninemizin sandıkta unuttuğu tertemiz bir başörtüsü haline geldi. Enver Paşa, hiç olmazsa kendi kişisel kaderine hükmetme yolunu seçmiştir. Öteki tamamen memurdur; ne dendiyse onu yapmıştır. Onun amirlerine bakmak lazım…

Sarıkamış, bir yerlerde düşük yoğunluklu olarak sürüyor.

“Hiçe Doğru”da “Finale Rondo” şiirinin ithaf edildiği Şükrü Bulut “Bir kıza yürüyemiyor bile, aşkını söylemeden geçip bile gitti” mi? Bu romanda onun tabutu önünde selam duranlardan hayatta kalabilenler ne yaptılar unutmamak ya da avunmak için?

Bizden sonraki kuşağın buna benzer sorularıyla sık karşılaşıyorum. Hatta niye ayakta kalmadınız, niye direnmediniz, mücadele etmeyi niye bıraktınız diye de soruyorlar. Bu işi omuzlayan binlerce kişi kendilerini bir anda içerde buldular. Yalnızca solcular değil toplumun bütün siyasi organları felç edildi.

Bu felçten hâlâ kurtulamadık. Bir takım organlar, sendikaların meslek örgütlerinin gücü geri dönmedi. Hukuki üstyapı da geri dönmedi. Her siyasi dönemin kendine özgü koşulları var. Yaşadığımız döneme adapte olmak zaman aldı ve alıyor. 12 Eylül hukuksuzluğundan kurtulmak da zaman alıyor. Bütün bunlara rağmen enseyi karartmamak lazım.

Başkalarının ne yaptığını bilemem. Ben şarkı ve roman yazıp paylaşmaya çalışıyorum…

Romandaki kadınlardan Zehra, geçmişe bakarken, sevgi ve inancın olduğu yerde barışın mümkün olmadığını söylüyor. Barış nasıl mümkün olabilir, ne gereklidir?

Burada sözü edilen, hastalıklı bir sevgi… Karısını, sevdiği için öldüren bir çuval adam var ve git gide sayıları artıyor. Geçen yüzyılda, bir önceki yüzyılda çıkan savaşların hepsinde Tanrı’nın adı anıldı ve hâlâ anılıyor; adına milli değerler ve çıkarlar denilen şey yüceltildi, yüceltiliyor. Karşındaki adamın ne dediğini dinlemeye başladığın anda onunla kavga etmeyi bırakırsın. Hem dinleyip hem kavga edemezsin; komik olur.

Bu kadar çok silah üretilen ve tüketilen, bu kadar çok bankanın olduğu bir dünyada barış filan olmaz.

“Uyku” romanında, cezalandırılan tayfa bir rüyaya hapsediliyordu. Biz uzun, çok uzun zamandır bir kabusun içerisindeyiz; cezamız ne zaman bitecek, ne zaman uyanacağız?

Bilmiyorum. Uyanmanın kendisi de çok önemli değil aslında. Uyanmak çabası yeterlidir.

Söyleşi: Onur Çalı (19 Ekim 2011)

Ç o k   O k u n a n l a r