
Söyleşi: Çemen Tozbey
Sevgili Nazlı Doğan Özsöz, Ağustos 2025’te Alakarga Sanat Yayınları’nda çıkan ilk romanınız Yüreğin Kabarmış’ı bu coğrafyada yaşayan, kalbinde nice yükler taşıyan kadınlarla ve kendimle yakınlıklar kurarak okudum. Okuduğum metinlerin yazarının kendi hayatından hangi izleri yapıtına taşıdığını hep merak ederim. Romanınız hayatınızdan izler taşıyor mu?
Merhaba, öncelikle sorular için teşekkür ediyorum. Evet bir otokurmaca bu. Elbette her kitap yazanının hayatından küçüklü büyüklü izler taşır. Belki benim hikâyemde bu durum biraz daha genişledi. Kendi hayatımdan çokça beslendiğim ama diğer yandan uzun uzun kurgu çalışması da yaptığım bir roman oldu. Sanırım bildiğim hikâye güvenli liman gibi hissettirdi ve yazın hayatıma oradan başlamak bana iyi geldi. Diğer taraftan işaret ettiğiniz gibi, Defne’nin hikâyesi duygusal ve sezgisel olarak bu coğrafyanın ortak hafızasına hizmet etsin istedim, bu yüzden ortak yaralardan da çokça beslendim.
Roman kişiniz “Defne” çocukluğunu yaraların, çatışmaların arasında yaşadığından, yetişkinliğinde de doğasından koparılmış bir kadın. Çocukluk dönemi ve cinsiyeti Defne’nin fiziksel eşitsizliğinin altını çizerken, yetişkinliğinde maruz kaldığı yalnızlık ve çatışmalar onun karakterinin manevi eşitsizliğini ortaya çıkarıyor. Roman boyunca onun kendini bulma, ayağa kalkma çabasına tanıklık ediyoruz. Sormak istiyorum; niçin ve neredeyse bütün romanlar, karşı koyan, eşitsizliği yaşayarak deneyimleyen, en sonunda da kendi kaderini değiştirmek için çabalayan insanoğlunun hikâyesini anlatır?
Çünkü mağduriyetten çok sıkıldık ve zinciri kıran karakterler daha anlatılmaya değer bulunuyor sanırım. Elbette rutini anlatan metinler de var onlar birer fotoğraf çeker gibi işliyorlar hikâyelerini, bunun kıymeti ayrı.
Doğduğumuz andan itibaren toplumsal roller içsel yaralarımızı oluşturmaya başlıyor. Bu yaralarla zihinsel ve gerektiğinde de fiziksel olarak mücadele etmezsek herkesleşiriz. Roman herkes gibi olmayanın peşine gittiğinde benim daha çok ilgimi çekiyor. İtirazsız olandansa yere düştüğünde bir avuç toprakla kalkan roman karakteri çok daha umut veren bir şey değil mi neticede? Ve bu coğrafyanın insanının en çok umuda ihtiyacı yok mu? O adımı atmaya cesaret edenlerin, kader diye öğretilen çemberi kıranların umudu büyütmesini ve aşılamasını da değerli buluyorum.

Eğer siz de bir kadın olmasaydınız, kahramanınız Defne’nin varlığını, onun aile ve toplum içindeki rolünü, duygularını, çatışmalı ilişkilerini ve bilinçaltı yaralarını böylesine derinlikli aktarabilir miydiniz?
Elbette doğduğum andan itibaren cinsiyetimle orantılı olarak cam tavanları, çocukluktan itibaren evdeki, sokaktaki, komşu evdeki ötekileştirmeyi, eşitsizliği gördüm, yaşadım. Kadının yalnız bırakılışına her alanda tanık oldum ve bunun defalarca öznesi de oldum. Bu coğrafyada kadın olmanın tanıklıklarından, beraberinde getirdiği yüklerden bağımsız hareket ettiğimi söylemek doğru olmaz. Ama bu demek değildir ki bir erkek bir kadın karakteri derinlikli yazamaz ya da bir kadın bir erkek karakteri aynı incelikle oluşturamaz. Burada edebiyatın diğer yüzü devreye giriyor sanırım, bizler yazan kişiler olarak yalnızca kendi deneyimlerimizle sınırlı bir edebiyat üretseydik başkasının acısına bakmak konusunda verimsiz birer toprak olurduk.
Susan Forward – Craig Buck, Zor Bir Ailede Büyümek kitabında anne-babalarımızın içimize ektiği zihinsel ve duygusal tohumlarla büyüdüğümüzü söyler. Kimi ailelerde bu tohumlar sevgi, saygı ve bağımsızlık kaynağı olurken, ne yazık ki birçok ailede korku, yaptırım ve suçluluk gibi olumsuz duyguları ortaya çıkarabiliyor. Bu bağlamda romanın ana karakteri Defne’nin anne-babası tarafından içine ekilen tohumlar nelerdir? Anne babasıyla kurduğu ilişki, kahramanınız Defne üzerinde ne gibi etkiler bıraktı?
Defne çocukluğu boyunca sevgisizlikle sınanan bu yüzden de yetersizlik duygusuyla boğuşan bir karakter. Bunlar da ister istemez onaylanma arzusunu ve suçluluk duygusunu beraberinde getiriyor. Koşullu bir sevgiyle büyüyor bir kere bu bile başlı başına büyük bir yara. Bu yüzden cinsel açlık çekiyor ya da sevilme arzusuyla değersiz hissettiği ilişkilerin peşinden koşuyor. Kök salamadığı için kişiselleştirebileceği, kendine ait kılabileceği, nefes alan bir ev yerine kupkuru bir lojmanda kalmayı tercih ediyor. Yani tabirinizle çocukluğunda ekilen tohumlar yetişkinlikte yaralı, yalnız, sevilmek isteyen birine dönüştürüyor onu.
Diğer yandan kötülüğe bir şekilde maruz bırakılan birinin iyi, dengeli ve sağlıklı kalamayışı romanda Defne’de karşılık buluyor. O tohumlar Defne’yi dönüştürüyor. Anne ve babasına benzememek için verdiği mücadeleyi zaman zaman kaybediyor. Burada belki de şu soru doğuyor, peki anne-babası hangi kötülüklere maruz kalmıştı? Kötülük akışkan bir şeydir nihayetinde…
Defne’nin yaşadığı kalp hastalığı, ameliyat gibi fiziksel travmaları, karakterin zihinsel ve duygusal travmalarına geçit olan bir tavşan deliği gibi kullanıyorsunuz. Bu da; okuru karmaşık ve giderek derinleşen bir evrenin içine çekiyor. Metaforik kökeni Lewis Carrol’un Alice Harikalar Diyarında ’ya dayanan bu dikkat çekici anlatı tekniği, okuru tıpkı karakter gibi zaman ve mekân algısından kopararak kitabın içine gömer âdeta. Defne bu tavşan deliğinden geçer geçmez zihninin üzerindeki kontrolü zayıflıyor ve kalbinde taşıdığı yükler artık ortaya dökülüyor. Romandaki bu çözülme, Carl Jung’un “İnsan, aydınlığı hayal ederek değil, karanlığın bilincine vararak aydınlanır” sözünü hatırlatıyor. Defne’yi bireyselleşmeye götüren bu psikolojik yüzleşme süreci hakkında ne söylersiniz?
Ne güzel bir soru… Defne ne zaman gerçekten birey oluyor diye sordurttunuz bana. Defne sanırım zinciri kırdığı zaman gerçekten birey olmaya başlayacağını hissettiriyor. Çünkü artık o karanlığının bilincine varmaktan da öteye, eyleme geçti.
Sorunun başına dönersem Defne babasının yere düştüğü andan çıkıyor, burada öldü mü yaşıyor mu sorgusu başlıyor, roman boyunca süren büyük bir çember çiziyor ve en sonda çıkış noktasına, babasının yerde yatan bedeninin yanına geri varıyor. Fakat bunun yanında bilinç akışı tekniğiyle yazdığım için zamanlar ve mekanlar arası geçişler var doğal olarak. Sanırım bu geçişler sizi tavşan deliği metaforuna götürdü. Bilinçdışının o çıplak ve dikey zaman kullanımı beni hep etkilemiştir, Defne’nin hikâyesinin buna çok uyacağını düşündüm. Çünkü karanlık tarafı çıkartmak için karakterin bilinçdışına odaklanmak şart. Bu noktada belki de Jung’un gölge arketipine de referans vermek gerekebilir. Defne kendi gölge tarafıyla yüzleşerek dönüşüyor çünkü.
Yazınsal serüvenin önemli ilkelerinden biri yaratıma ön hazırlıktır. Bu roman için nasıl bir hazırlık yaptınız?
Ben bu romanı Irmak Zileli mentorluğunda çalıştım. Irmak kendi yöntemini öğretti ve zihnimi müthiş şekilde açtı, bu yüzden onun tedrisatından geçtiğim için kendimi şanslı sayıyorum. Romanın kanavası az çok belirince yapı taşlarını ve meseleleri saptayarak bunlara dair edebi, akademik birçok çalışma okumamı istedi. Ben bu okumaları yaparken sayfalarca not aldım, karakterler böylelikle derinleşti, mesele daha da belirginleşti ve meseleyi hikâyenin içinde nasıl vereceğim konusu netleşti. Birkaç aylık bir okumadan sonra dolup taştığımı hissettiğim noktada ilk cümle kendiliğinden geldi: “Ona doğru bakmıyor, bitmesini bekliyorum”.
“Yüreğin Kabarmış” da kurduğunuz gerçeküstü anlatım, yazarlık kimliğinizi bizlere yansıtan dille yarattığınız bir mucize gibi. Şaşırtan, sürprizli, derin, etkili, alegorik bir dil. Karakterlerin hislerini aktarırken kullandığınız betimlemeler çok özgün. Alışıldık söz kalıplarından uzak. Gündelik dili böylesine güçlü bir metin diline nasıl dönüştürdünüz?
Zarif övgü için çok teşekkür ediyorum öncelikle. Sanırım metnin ihtiyacını gözetmek bu konuda bana yol gösterici oldu, nihayetinde bir mağdur dili mecburen olmalıydı ama asla melodram, ağlak, yakınan bir şeye de kaymamalıydı, bu metinde doğru dengeyi bulmak için sahiden çaba harcadım, olmuş diyorsanız ne mutlu. Bir de bu romanı yazarken konforlu alandan uzak durmaya da çalıştım, sahiden Defne’nin gözünden görmek istedim tüm olanları. O yüzden o dönemde çok içe kapanık yaşadım mesela, aklımın bir kenarında hep Defne vardı, ne yer ne içer nelere üzülür, sevinir… Yani Defne’nin bilinçdışının nasıl işlediği, gündelik hayatını nasıl sürdürdüğü, yaşadığı duygusal çarpışmalar kelimelerin düz anlamlarının ardına yerleşebilir mi yerleşirse nasıl yerleşir diye çok düşündüm. Belki bu sayede Defne’nin dünyasına tam anlamıyla girebilmişimdir.
Yüreğin Kabarmış, daha ilk kitabınız ve 2026 Duygu Asena Roman Ödülü’ne değer görüldünüz, tebrik ederim. Kitabınızla okuru yeni bir dünyaya davet ettiniz. Zengin diliniz, düş gücünüz ve kaleminizle birçok başka dünya yaratacağınıza inanıyorum. Söyleşi için çok teşekkür eder, edebi başarınızın devamını dilerim.
Çok teşekkür ediyorum hem gurur verici övgüler hem de güzel sorular için…


















